Galata Gazete


25 Ocak 2019 Cuma

Tatlı Kaçık


Tatlı Kaçık

“Ülkede demokrasi var ama çöplüklerde demokrasi olmaz…”

Şehrin banliyösünde terk edilmiş sanayi ve yerleşim yerinde bir iki katlı çöplük ev vardır. Yanından tren hattı geçmektedir ve her hattın belirli saatlerde geçen treni vardır. Her trenin geçişi binanın sallanmasına ve zayıf olan duvarların depremde olduğu gibi sallanmasına sebep olmaktadır.

Her terk edilmiş gibi duran yerin bir yaşayanı ya da yaşananları bulunur. Bütün ömrünü bir yerde geçiren ve sürekli aynı zamanlarda aynı hareketleri yapan yaşlı bir kadın. Onun tek düze giden yaşamına bir etki olacaktır ve onun yerleşik hayata bakışını da değişimine sebep olacak olaylar zinciri bir gün çöplerden çöp toplarken kullanılmış parfüm şişleri isteyen bir kadın ile tanışması ile değişecektir.

Durağan suya taş atarsanız o durağan suyun içinde oluşan dalgaların etkisinin ne olacağını suyun içinde yaşayanlar tarafından belirsizlik içinde dalganın etkisi içinde yaşarlar…

Yaşlı kadının adı Opal’dir. Kedileri ile yaşamaktadır, aslında kediler dediğime bakmayın tek bir kedisi vardır ama her şey onun için canlıdır ve konuşulmaya değerdir. Yaşlı kedi Mr Taner adındadır ve 15 yıllık ömrünü bu çöp toplayan kadının evinde bir çöp evinde geçirmektedir.

Parfüm şişesi hayatın akışına bırakılan bir suya atılan taş gibidir. Parfüm şişesine ihtiyacı olan Gloria, Opal’in evini ziyaret etmesi ile olaylar zinciri başlar. Gloria aslında yalnız değildir. Üç kişilik bir merdiven altı üretim yapan sahte parfüm üreten bir çetenin elemanıdır. Solomon, Gloria ve Bradford bu çetenin üyesidir. Gloria ve Brad Opal’i ziyaret ederken, Sol’ün bir baskın sonucu polislere yakalandığı ve fırsatını bulur bulmaz kaçtığını bu evin kapısını bir hırsız gibi girerek öğreniriz. Çete artık evdedir ve kaçak konumuna düşmüştür. Yıkıntılar içinde bu ev sanki gizli bir korunaktır onlar için. O korunak içinde hayalleri olan parayı bulmak için yeniden işe başlamayı düşünürler. Her liberal düşüncenin temelini oluşturan en kısa yoldan en verimli şekilde ‘zengin’ olmak! Bu çete üyelerin aklına bir fikir oluşmasına sebep olur.

Zengin olmak için ev sahibi olan Opal’i öldürmek. Öldürmeden önce onu sigortalatmak ve sigorta parasından faydalanabilmeleri için şirketlerine ortak olmasını sağlamak. Bu fikir çete üyelerinin ortak düşüncesi olur. Öncelikle sigorta, sonra ölüm. İflas eden şirketlerin bugünlerde yaptıkları gibi, iş yerini sigortalatıp yakmaları. Yeni iflas yolu, zengin olmanın ve rahat yaşamanın başka kapısını aralayacaktır…

Ölüm, yaşam ve rahata yaşama hayalinde olanların çöplük evde başka bir mutluluğu bulması hikayesidir. Öykünün kurgusu basittir, komik ve trajedinin buluştuğu, korkunun ve saf düşüncenin iç içe geçtiği, diyaloglarda toplumsal göndermelerin üstünün sıkı sıkıya örtüldüğü ama bir yandan da öykünün bütününde verildiği bir tiyatro oyunu.

Oyunu izlerken oyuncuların performansında ustalık görünüyor. Her bir oyuncu kendilerine verilen rolü en iyi şekilde yerine getirirken seyirciye ulaşırken sanki arada bir şeyler kırılıyor gibi bir his oluştu bende... Seyirci olması gereken yerde kahkahasını atarken diğer yandan oyunun akışında bir devamlılık öyküsünde var ama sahneden seyirciye ulaşırken bir kesinti ya da sahnede olmazsa olmazın bir noktası eksik gibi his oluşuyor. Belki havanın soğuk etkisinden kaynaklanan bende ki bir duygu yoğunluğu. Keskin bir soğuk havdan salonun sıcaklığına girerken insan üzerinde bırakılan bir uyum sorunun seyrettiğim oyuna yansıması…

Perdenin üzerine yansıtılan her bölüm ve geçiş için notlar. Oyunun zaman akışını da içselleştirmemize neden oluyor. Perde kapanıyor ve açılıyor. Zaman içinde duyguların ve hislerin değişimine şahit oluyoruz. Öldürmek amaçlı kurulan bir ilişkiden insani ilişkinin doğması ve duygusal yakınlık. Bir anlamda insan olmaya geri dönüş. Devleti sembolünün bir polis memuru ve geçmiş ilişkinin başka bir boyutu ile yaşanması… Yıkıntılar içinde de dolsa devletin kolları oraya kadar uzanmakta ama bir yönden de göz yummaktadır, çünkü devlet kontrol ederken güven duygusu ile hareket etmektedir. Güven duyduğu çöp evin sahibi Opal’dir. Opal’in sözü konukların yani çete üyelerin kimliklerin araştırılmasının önünde engeldir. Onun iyi niyeti ve yıllarca devletin sadık vatandaşı olması elbette bunda etkilidir.

Dünyanı güzellik ve güzel duygular kurtaracaktır, her ne kadar yüzümüz çirkin olsa da, çirkinliği ortadan kaldıran sevgi ile yaklaşımlarımızdır…

Opal, kendisinden çirkin olan kediyi beslemektedir, çünkü onun çirkinliği kendi çirkinliğini gölgede bırakmakta ve o kendi çirkinliğini hissetmemektedir. O yüzden çöp evinde çok mutludur. Çirkinlik görecelidir, eğer çöp evden çıkıp normal yaşam içinde üstünü başını düzeltmiş olsa belki dünyanın en sevimli yaşlısı olabilir ve çevresinde sevgi çemberi olabilirdi ama onun tercihi ailesi ile bağını koruduğu evde yaşamak ve yaşantısını çöplerden sağlamaktır. Kazandığını biriktirmektedir.

Oyunun öyküsünü anlamışınızdır, mutlu son ile bitecektir. Ölüm için girişilen her yol başarısızlığa uğrayacak her girişim bir çete üyesini Opal’e daha da yakınlaştıracaktır.

Oyunun müziği geçişlerde kullanılan vurgulu sazların baskısı oyunun akışına katkısı büyük. Oyunun sahnede ışık düzeni ve ışıkların sahneyi aydınlatması öykünün akışına uygundur ve oyuncuların ustalıklarını seyirciye taşımaktadır. Müzik ve ışık dışında oyunu esası olmazsa olmazı sahne düzeni, kostüm… Bir çöp evde olması gereken Victoria tarzı eski ihtişamın kırpıntılarını taşıyan bir salon. Yıkıntılar. Eski ve çöpten toplanan eşyalar. Mutfakta asılı ve kurutulan çöpten toplanmış sallama çay… Oyuncuların ihtiyaç duyduğu hareket alanı için konumlanışları. Koltuk, masa, kapılar, merdiven, sütün. Her tren geçişinde aşağıya dökülen evin parçaları… Çatıdan akan su… İnce ince düşünülmüş ve uygulanmış sahne, ışık, kostüm, müzik… Hepsi bir bütün olarak oyunun ruhunu ortaya çıkarmakta ve oyuncular o ruhu seyirciye oyunculukları ile iletmektedir.

Bu dünyaya ait olmayacak kadar iyi bir insanın hikayesi.

Sahnenin tozuna daha önce farklı sanatçılar tarafından sahnelen bir oyunun tekrar yeni kuşaklar ile buluşması. Her zamanın oyunudur. İçinde taşınan büyük bir iyimserlik vardır. İflah olmaz bir iyimserlik en kötülerin ruhlarını bile eritir, onları yeni iyimserlik kulvarına sokabilir. Dünyada sadece öykülerde olan bir konudur ama neden olmasın hissi ve keşke hep böyle pozitif olsa hayat dediğimiz bir oyun…

Son söz perdeye düşüyor…

“Tanrı bütün iyi insanları korusun, kötüleri de?”

İsmail Cem Özkan




Tatlı Kaçık
Yazan John Patrıck
Çeviren Ahmet Levendoğlu - Hasan Levendoğlu
Yöneten Naşit Özcan
Dramaturg Hande Ören
Müzik Düzenleme Orçun Tekelioğlu
Sahne-Kostüm Tasarımı Eylül Gürcan
Işık Tasarımı Özcan Çelik
Efekt Tasarımı Metin Taşkıran
Hareket Düzeni Özge Midilli
Yardımcı Yönetmen Özge Midilli
Asistan Erkan Akkoyunlu, Seda Yılmaz, Mehtap Gündoğdu
Oyuncular: Ayşe Kökçü, Çağlar Polat, Eylül Soğukçay, İbrahim Can, Mehmet Soner Dinç, Mert Aykul

19 Ocak 2019 Cumartesi

Hunililer


Hunililer

Karikatür tiyatro sahnesinde ete kemiğe ve zamana bürünüp seyircisinin karşısına çıkmış. Her oyun kendi seyircisini yaratacaktır, her karikatür kahramanı kendi okurunu yarattığı gibi…

Karikatür dergileri, sosyal medyanın vazgeçilmezi olmuş bir dönem huniler. Cem Karaca’nın “beni siz delirttiniz!” sözünün yıllar sonra belki de karikatür dergisine yansıması. Mizahın güldürme tarafını alan, inceden inceye tabular ile dalga geçen bir kahramandır. Yaratılmış ama toplum içinde karşılığı olandır. Mahallerin delilerin yerini karikatür sayfasının bir yerine sıkışmış, sonra mizah dergisinin baş kahramanı olmuş bir karakter.

Yiğit Özgür mizahi eleştirilerini Emre Özbay sahneye taşıyacak senaryoyu yazmış, Ezel Akay ise sahnede ete kemiğe bürünmesine sebep olmuş. Elbette iddialı bir yapım, okuyucusunu yaratmış bir mizahi karakterin sahneye taşınması. Elbette sahneye taşınan bir erin de iddialı olmasından kaynaklı beklentiyi en üst noktada tutan bir seyirci kitlesi.

“Ben evrim geçirdim. Sen maymun kaldın.”

Oyun başlamadan fuayede oyuncular kostümleri ve canlandırdıkları karakterlerine bürünmüş halde seyircilerin arasında dolaşmakta, isteyen ile fotoğraf çektirmekte, gerek gördükleri seyirciler üzerinden ince mizahi dokunuşlar yapmaktadır. Kostümleri Şile bezinden yapılmış kıyafet üzerine huniler şapka olmuş. Büyük ayak şeklinde ki ayakkabıları ile bir yandan bizim olan bir yakınlık sunarken, öte yandan modern tiyatronun da izlerini üzerinde taşımaktadır. Kostüm, maske, makyaj… seslerin bilerek kırılarak kesik halde çıkarılması. Ağız konuşması yerine gırtlaktan konuşarak bir anlamda ben rolümü oynuyorum demektedir.

Ve zil çalar, sahnenin kapısı açılmıştır, seyirci salona doğru sıraya girip biletini göstererek girmektedir. Önceden hazırlanmış seyirci içeriye girdiğinde sahne düzeni ve sahne içinde yatan, oturan hunileri görür… Oyunun başlamasına beş dakika vardır ve seyirci koltuklarına doğru adım atarken bazı oyuncular ile seyirciler arasında komik diyaloglar olur. Bazı seyirciler oyunculara laf atarken, bazı oyuncular da seyirci ile samimi diyalog içindedir. Salon biletli seyircisini içeri aldıktan sonra ışıklar kararmaya başlamadan bir oyuncu oyunun ilk şarkısını söylemeye başlar. Artık oyun başlamak için ilk adım atılmıştır, salon içinde oyuncular da sahneye çıktıktan sonra seyirci ile girişilen ilk diyaloglar ve seyirciyi oyunun içine davet eden diyaloglar ile kendilerini kısaca tanıtırlar… Oyunun akışının ilk işareti bu şekilde verilir. Kısa diyaloglar ve kısa oyunlar ile oyun örgüsü yani kurgusu yapılmıştır. Müzik gerek görüldüğünde oyuna nefes almak için bir ara olurken aynı şekilde içinde mizahi unsurunu da taşıyacaktır. Diyaloglar müzik içindedir, kelime oyunu içinde seyircinin gülümsemesi istenmektedir…

Sahne düzeni oyun akışı için hareketli planlanmıştır, dönen ve hareket halinde küçük platformlar maske içinde her karakter canlandırılırken, bölümler arası geçiş dönen duvar içindedir. Zaman kum saati ile ölçülmez ama zaman dönen dolabın ritmi içindedir…

Maskeler Commedia Dellarte’den alınmış gibidir, iyi ki de alınmış. Karikatürün insan yüzüne uydurulması. Muhteşem başarılı buldum. Her karakter maske içinde tam bir karikatür çizgi haline dönüşürken vücudu insandır. Sesler maskeler altında kırılmış ses yerine doğal ses tercih edilmiş… Bana göre iyi ki de öyle yapılmış… Ama müzik girince işin içine konuşma müzik altında ezilmekte ve seyirciye diyalog anlaşılır şekilde ulaşmasını engellemektedir. O engellenen diyaloğu anlamak için kendimi açıkça zorladım, acaba burada ne anlatılıyor ve kaçırdığım bir kelime oyunu var mı?

İlk bölümde konuşma metinlerini kaçırdığım çok oldu, skeçler ve küçük diyaloglar oyunun genel akışını seyirciye iletirken geçişlerde kullanılan müziğin yüksekliği beni oyunun içine dahil olmamı ve oradan kendimce çıkaracağım sonuçlardan uzak tuttu. Kelime oyunu çizgi karakterin genel yapısı içinde vardır ama oyun içinde bu karakterin tipik özelliğini yüksek ses içinde duymakta zorlandım, elbette bunda oyunun henüz sahneye ısınmadığı ve sahnenin de sıcaklığının tam kontrollü bir şekilde seyirciye ulaşmadığı gerçeğidir diye içimden geçirdim, çünkü izlediğim oyun henüz üçüncü kere sahneleniyormuş… İlerde dediğim aksilikler ortadan kalkacak ve kendi seyircisini yakalayan bir oyun olacaktır diye düşünüyorum…

Sahne düzeni, ışık başarılı buldum. Özgün müzikleri gerçekten başarılı bulmama rağmen geçişlerde sesin yüksek olması yüzünden diyaloglardan uzak kaldım… kostüm ve maskeler oyunun ruhunu yakaladığını düşünüyorum. Her bir oyuncu kendilerine verilen rolü içselleştirmişler ama abartı boyutunda ki ses değiştirmeleri zaman zaman anlaşılır olmaktan çıkmış…

Karikatür ete kemiğe bürünmüş, mizahın gülmece boyutunu öne çıkarmış şekildedir. İnce eleştiriler günlük hayata yönelik olmaktan daha çok genel eleştireler ve gülmece dozu daha yüksek tutulmuş… beklentiyi yüksek kılan günlük olaylara yönelik ince göndermeler ama genelde otosansürün içinde kalmış gibi geldi bana… Onu da doğal görüyorum, çünkü ticari bir olayın parayı verene karşı sorumluluğu diyelim ve öylesine inceden geçelim. Mizah tanımı gereği eleştiridir ama eleştirinin nereye doğru yapılacağını sanatçı ve sahneye koyanların tercihidir. Politik mizah yerini yıllar öncesinden dergi kapakları dışında iç sayfalarda balon ve sadece güldürme hedefli olanlara bırakmıştır… Ona rağmen davalar açılmıştır mizahçılara… Cem Yılmaz tercihli mizahın başka boyutu ile ama özgün içeriği ile Yiğit Özgür çalışması Ezel Akay tercihi ile sahnede hayat bulmuş… Beklentilerinizi biraz düşürerek salona girip izlerseniz mutlaka eğleneceğiniz bir oyun olduğunu göreceksiniz…

İsmail Cem Özkan

Yiğit Özgür’ün Hunililier
Yönetmen: Ezel Akay
Yazan: Emre Özbay
Sahne/Kostüm Tasarım: Naz Erayda
Müzik: Serdar Ateşer
Işık Tasarım: Cem Yılmazer
Oyuncular: Bahar Kaplan, Bertan Dirikolu, Emre Kıvılcım, Güliz Gündüz, Hakan Eke, Hasan Eflatun Akay, Kerime Obenik, Merve Polat, Reşit Berker Enhoş ve Tufan Afşar



13 Ocak 2019 Pazar

Kimliksiz muhalefet!


Kimliksiz muhalefet!

12 Eylül geliş süreci ve amacı çok net olarak çizilmiş bir projeydi. O proje başarılı bir şekilde seçilmiş figüranlar ile hayata geçirildi ve başarıldı.

12 Eylül başta siyasi kimliği yok etti, küresel politika olarak karşımıza çıkan “sınıfları ortadan kaldırma” adına uygulanan liberal ekonomiden çok beslendi. Onun doğal sonucu olarak “dört eğilimi bir parti bayrağı altında buluşturan” iktidarlar dönemi başladı. 24 Ocak kararları alarak ülkemizin kırıma noktasında önemli bir emeği olan Turgut Özal, geçmiş ile tüm bağın koparıp, sermayenin ilk gömlek değiştiren siyasetçisi unvanını alacaktı. Sivilleri temsil ediyordu ama askeri rejimin de gelme gerekçesi olacaktı. O muhafazakar kesimin politikası gibi sunulan ama liberal politikayı hayta geçiren bir siyasetçi olarak 12 Eylül rejimin kendisine açtığı kapılardan rahatlıkla geçecek ve ilk siyasi diyalog ya da kimliksiz muhalefetin de yaratıcı olacaktır. İlk büyük başarısı siyasetçilerin katıldığı tartışma programında köprülerin satılması konusunda muhalefet lideri “solcu” Halkçı Parti başkanı Calp ile girdiği inatlaşma. Aslında orada yapılan iş gelecek yıllarda politikacıların genel bir duruşu ve şablonu olacaktı. İlk algoritmalar amatörlük ve mizahı içinde taşıyacak şekilde yerleşti ve başarı kazanınca yöntem diğer politikacılar da karşısında kimliksizleştirilmiş muhalefete karşı uygulayacaktı. Her şeyi bile “muhalefet”in olduğu yerde algoritma sırasına bakarak istediğin sonuca ulaşabiliyorsunuz!

12 Eylül sonrası muhalefetin elinden kimliği alındı, işçi sınıfının örgütlü bir yapısı kitlesel boyuta ulaşmayacak şekilde ilişkiler parçalanmış, “kendisini kurtarma” telaşı içinde olan geçmişin liderleri önce kendileri ve yakınları için projeler üretirken sınıf artık yeni küresel dünya düzeni içinde kimliğini kaybetmiş gibi bir izlenim oluşmasına katkı sundular. Sınıfsız toplumda düşman ortadan kalktığında liberalizm sorunsuz bir şekilde ulus devlet ile mücadelesine girişebilirdi ve girişti de. Ulus devletin kazanımlarını tek tek elinden alırken, var olan tüm sosyal haklarda ortadan kalktı ya da altı boşaltıldı. Devlet küçülürken küçülen devlet olduğunu kabul ettik ama küçülen bizim kazanımlarımızdı aslında. Küçülen ilişkilerimizdi. Küçülen örgütlü muhalefetti.

Yeni bir ülke yaratılıyordu, liberalizm geçmiş ile yüzleşme adı altında o güne kadar hasır altı edilmiş sorunlara dokunulacağı, karşılaştırmalı tarih ile geçmişin yeninden yorumlanacağı konusunda iyimser bir hava yaratıldı. Askeri vesayetten kurtulma adı altına o güne kadar gelen sözde de olsa göreceli olan kuvvetler ayrılığı ortadan kaldırılıyordu. Elbette bunu iktidar tek başına yapamayacaktı, yapmadı da kendi muhalefetini yaratarak muhalefetin söylemleri iktidarın daha fazla propaganda yapmasına ihtiyaç olmadan en verimli şekilde sonlandırılmıştır. Muhalefet sağı yok etmek için sağ adayları ve sağ liderleri seçmenin önüne getirerek solun hiçbir zaman iktidar aday olmayacağını kabul etmiştir… Muhalefet hadım edilmiş konumdadır, iktidarın eline ve sözüne bakarak muhalefet yapmayı seçmiş ve ona göre söylem geliştirmektedir. Turgut Özal ile Necdet Calp’in “sattırırım” “sattırmam” diyalogları özneler ve içerikler değişmiş olsa da devam etmektedir ve iktidar her seferinde karlı çıkmaktadır… İktidarın sürekli kazandığı bir diyalog gölge oyunu Karagöz ve Hacivat diyalogları ile paralellik göstermektedir.

Uzun yıllardır aynı algoritmalar ile aynı sonuç elde eden iktidar yeni seçim yarışına yine bildik söylemler ve toplumun içinde yeni cepheler oluşmasına olanak sunan hareketler ile girmektedir. Bir eli ile barış güvercini bir kesime ulaştırırken, diğer ile yeni operasyonlara göz kırmaktadır. Diğer yandan muhalefetin vereceği tepki önceden belli olan bazı duyarlı alanlara sert söylemler yaparak, muhalefeti ve gündemi değiştirerek sanki ülkede çok şey oluyormuş ya da olmuyormuş gibi hava yaratarak gerçekte olmakta olanın üzerini başarılı bir şekilde örtmektedir. Bilgi eksikliği içinde olan muhalefetin ise elinde olmayan bilgiler ile sanki varmış gibi kabul ederek çıkardığı sonuçlar elbette yanlış sonuçlara götürecektir ve kaçınılmaz olan da sürekli yaşanmaktadır.

Peki, var olan bu oyun bozulamaz mı? Elbette bozulur, çünkü iktidarın oyunu bozmak istiyorsanız onun yarattığı muhalefeti ortadan kaldırmak ile mümkündür. Çünkü iktidarı güçlü tutan muhalefettin iktidarın istediklerin sürekli yapıyor olmasındadır…

Muhalefetin eleştirisiz durumu ve sürekli sağ adaylar ile seçmenin karşısına çıkan ana muhalefet partisi, toplumu bir arada tutuma yerine kendisine verilen küçük alanlarda sorunsuz ve kendi iktidarı içinde yaşamaktadır. Kendi iktidarı içinde tıpkı iktidar partisi gibi hareket etmekte ve içinde gelişme olasılığı olan muhalefetin yaşam alanı bile sunmaktadır… İktidarın ve muhalefetin elinde tuttuğu belediyelerde ki ortak özellikler o kadar fazla ki, farklı olanları saymak daha kolaydır, aralarında ki tek fark başkanlarının farklı olmasıdır, onun dışında bir birinin aynısı gibidir. Her ikisi de işçi sınıfının örgütlü günce karşı duyarlıdır ve gerek duyduklarında haklarını arayan işçinin üzerine biber gazı, istediklerinde kapı önüne koyarak açlık ile terbiye etmek istemeleridir.

Algoritma içeriği, sırası değiştirilecek bir yeni muhalefet partisine ihtiyaç vardır, aksi halde her seçim ve referandum döneminde aynı sonuçları alacağımız Hacivat Karagöz diyalogları ile oyalanmaya devam etmeye devam edeceğiz. Kimliksizleştirilmiş muhalefet yerine kimliği olan, duruşunu ve ilkesini ortaya koyan bir kitlesel muhalefet hareket gelişirse iktidar ve onun lideri bu kadar rahat gündem değiştiremeyecektir…

İsmail Cem Özkan


15 Aralık 2018 Cumartesi

1984 Büyük Gözaltı


1984 Büyük Gözaltı

Totaliter ve baskıcı bir iktidarın kontrolünde olan Okyanusya toplumu anlatılır. Toplum parti ve onun lideri Büyük Birader’in diktatörlüğünde sınıflara ayrılmıştır. Hiyerarşik sınıflamada ortalarda yer alan bir memur, oyunun başkahramanıdır. Doğruluk Bakanlığında çalışan dış parti üyesi Winston Smith’in gözünden baskı altında yaşayan Okyanusya toplumu anlatılır. 

Oyun üç bölümden oluşmaktadır ve iki bölüm olarak sahneye taşınmıştır.  İlkin toplumda günlük hayat ve Winston’un yeri tasvir edilir. İkinci kısımda Julia adında bir kadınla yaşadığı cinsel ilişki ve parti yönetimine karşı çıkan düşünceleri işlenir. Son olarak da Winston’ın parti tarafından ele geçirilerek işkencelerle sisteme uygun bir vatandaş yapılması anlatılır.

“Savaş Barıştır, Özgürlük Köleliktir, Bilgisizlik Kuvvettir.”

Her şeyi gören ve bilen bir devlet toplumun tüm denetimine hakimdir. Denetimini sürekli kılmak için toplumun hafızasını silmek önemlidir. günlük konuşulan dili sadeleşme adı altında rejimin ayakta kalması için düşünen değil, biat eden, itaatkar bir toplum yaratmaktır. Düşüncenin olmadığı yerde cümlelerin ve kelimelerin artık anlamı yoktur, kısa ve öz anlatıldığında toplum ne demek istendiğini anlayacak ve ona göre kendisini biçimlendirecektir. Bu amaçla oluşturulan bir büroda, çalışanlar hem İngiliz dilinde sadeleşmeye hem de geçmişte yayınlanmış haberlerde geçen kişiler içinde eğer bugün hain olarak ilan edilmişse onun geçmişinin hepten ortadan kaldırılması için çalışmaktadır. Ülkede tek yayınlanan dergi ve gazete tıpkı basım yapacak şekilde yeninden biçimlendiriliyor ve arşiv için yeniden basılıyor, elbette bu bürodan giden yeni düzenlemeye uygun olarak, bu sayede geçmiş yeniden yaratılmış oluyor.

“Geçmişi kontrol eden geleceği kontrol eder. Bugünü kontrol eden geçmişi de kontrol eder.”

Sürekli tekrarlanan bir cümledir belki günümüzde de, çünkü geçmiş her rejime göre yeniden yaratılıyor ve bize inanın deniyor, bakın geçmişimiz budur, hatta demekle kalmıyorlar popüler diziler iyi anlamamız için tekrarı bol şekilde seyrettiriliyor. Yaşanmışlıklardan daha önemli olan kurgudur, senaryo yazanlar elbette geçmiş ile bire bir anlatma derdi yoktur, onlar sanat yapmaktadır… Geçmişin tahrip edilmesi yeni değildir, çünkü ulus toplum olmak için önce geçmiş yaratılırdı, destanlar yazdırılırdı. Şimdi ulus devletinin çöktüğü yerlerde iktidara gelenler güya ulus devletin altında çok eziyet çekmişler gibi feodal düzenin en bilinmezlerinden yeni bir tarih yaratarak yakın geçmiş ve bugün ile hesaplaşmaktadır…

Diktatör rejimde savaş önemlidir, ülkelerin istilaya uğrayacağı korkusu ve ülkesi için savaş toplumun bir arada olması gerekenidir. Savaş haberleri ve savaşta ki zaferler ve yenilgiler gerçekte olup olmadığını kimse bilmez, çünkü bültenlerde anlatılan gerçek olarak kabul edilir ve o gerçek üzerinden toplum içinde zafer kazanan liderlerinin konumu daha da sağlama alınır…

Savaşların dışında bir de vatan hainleri ve liderine karşı suikast düzenleyecek insanlar vardır. Onlar hakkında ekrandan halka seslendirilir ve halk tarafından yuhalandırılır… Liderler halka kendisi için zararlı ve düşman gördüklerini meydanlarda, odalarda, kahve ve iş yerlerinde yuhalatmayı severler, bu sayede toplum içinde bir düşman varlığı kabul edilir ve kimse sorgulamadan lider ne diyorsa doğru odur ve onun liderliğinin devamı için jurnalcilik yaygınlaştırılır. Muhbirlik kurumsallaşmıştır, çocukluktan itibaren devlet yani parti ve lider için muhbirlik yapmak bir vatani görevdir.

Kimin ne tepki vereceği, nerede gösteri yapacağı, yuhalayacağını da parti belirler ve partinin belirlediğini hak yapmak ile yükümlüdür. Muhalefet olanlar ise görünmez olmak için halkla birlikte yuhlar ve onlar gibi davranır, bu görünmezlik toplum içinde var olduğunu bilen lider ve onun partisi onlar gibi gözüken partiye güya muhalefetlik yapıyormuş gibi adamlarını da toplum içinde görünmesi sağlanır ki, muhalefet olanlar ve lidere karşı olanlar için karakol kurulur. O karakola düşenler sorgulanacak ve gerek olursa bu dünyada hiç yaşanmamış hale getirilir… Zaten lider dışında her birey aslında yaşamıyordur!

Winston sıradan bir memurdur ve yan tarafında çalışan iş arkadaşı bir gün yok olmuştur ve artık o yoktur, kim olduğu dahi kimse anımsamayacaktır… Onun boşalttığı yere başka biri atanır ve gelen bir kadındır. Kadın daha önce Winston’u görmüş ve izlemiştir ama parti temsilcisi ile geldiği için tanımazlıktan gelir. Winston şüphecidir. Onu izleyen biri hayırlı bir iş için izlemiyordur, gizli ajan olduğunu düşünür. Gelişen olaylar sonucunda ajan olmadığı ortaya çıkar. Gizlice buluşurlar ve bir arada olmak için prol (proletarya)’ın yaşadığı yerde bir oda kiralarlar. Julia ve Winston iktidara karşı geliştiren memur konumuna gelirler. İkisi de mutlu değildir, değişim istemekteler ve geçmişte belki insanlar daha mutlu yaşıyorlardı. Geçmişi kendileri siliyor ve yeniden yazıyorlardı ama geçmiş de görülmesi ve hissedilmesi istenmeyen var olduğu düşüncesi onun hayatını etkileyecek konuma doğu hızla sürüklüyordu. Kendilerine yakın hissettikleri partinin yetkilisi Emmanuel Goldstein’in arkadaşına açılırlar. Gizli bir görüşme yaparlar ama gizli görüşme yaptıkları kişinin kendisi işkenceyi yapan olduğunu yaşayarak öğreneceklerdir. Toplum polisidir kısaca… Kiraladıkları odada yakalanırlar.

İşkence ile doğru bildikleri unutturulur. Winston işkenceden kaçabilmek için sevdiği Julia’yı dahi suçlamaktadır. Julia da çözülmüştür. Basit bir yaşantıya sahip olan Winston öykünün sonunda partinin gerçekliğini kabul etmiştir. Eskiye dair bir şey hatırlamaz. Julia’yı gördüğünde, tam da partinin istediği gibi, Okyanusya’ya yakışır biçimde davranır. Artık birer sade vatandaştırlar.

Sade ve yıpranmış vatandaş Winston satranç oyun sırasında 2+2 = 4 diye bağırarak özgürlük istemini dillendirir. Özgürlük istemi hangi toplumda olursa olsun, hangi baskıdan geçilmiş olsa da asla yok olmayacaktır, çünkü insan olmak ve insan olarak kalabilmenin bir şartıdır.

Oyun iki bölümden oluşacak şekilde sahneye taşınmıştır. İçeriğini yukarıda elimden geldiğince ayrıntılı bir şekilde anlattım, elbette oyunda oyuncuların anlatımı çok önemlidir, çünkü sahneye aktarılan her cümle hak ettiği bir şekilde izleyiciye ulaştırmak ile yükümlüdür. Vurgu, sesin kullanımı, vücut ve mimikler cümlenin içeriğinin seyirci tarafından algılayışını da etkiler. Elbette oyuncu her vurguyu usta bir şekilde yerine getirmiş dahi olsa, sahnede ki duruşu, sahne düzeni, ışık, müzik... Kısaca tiyatroda olması gereken her bir öğenin de uyumlu bir birinin yolunu açacak ve kolaylaştıracak şekilde olmasıdır. Rutkay Aziz yönetmen olarak birikimini bu oyunda ortaya koymuş, sahnede fazladan hiçbir şey yoktur, sade, oyuncunun hareketini rahatlatan bir düzenlemeyi, dekor, ışık tasarımı içinde uyumlu çözmüş. Oyun oynanırken kumanda başında olanların yetenekleri oyunun akışına etki etmektedir. Bir küçük hata, erken giren bir ışık, müzik akışta görünmeyen ama hissedilen bir teklemeye yol açabilir. Benim izlediğim akşam bir iki küçük hatanın sadece teknik masanın başında olan ve o sahnede detaylı prova yapamamanın getirmiş olduğu durum olduğunu düşündüm. Onun dışında oyuncular sahneye düşen ışığın ve bazı sahnelerde etrafı karartılmış ışık süzmesi içinde yer alarak hareketli olmayan ama önceden planlı bir şekilde yerleştirilmiş ışığın dengesi içinde oyunları ve rollerine olması gerekeni verdiler. Her biri usta oyuncunun ustalıklarını gösterdiği bir şölene dönüşmüş. Bazı konuşmalar sırasında oturduğu yer salonun arka tarafına doğru olduğu için müzik sesi bastırmış olduğunu ve sahnede kara mizahın ince göndermelerini ne yazık ki kaçırdım…

Büyük biraderin hem gözlem yaptığı hem de mesajlarını verdiği ekran ve kurgusu bana göre çok başarılıydı. Sahneye hakim bir yerden seyirciye de seslenmektedir. Tek kanalın ve tek söylemin hakim olduğu yerde muhalif olanların duyguları ve insani tepkileri seyirciye yansımasını çevremde oturanların verdikleri tepkilerden anladığım kadarı ile amacına ulaştığını düşünüyorum…

Fırsatı olanların elbette bu oyuna gitmesini isterim, günümüze dolaylı olarak bir şeyler söylemektedir. Kitap yazarının Sovyet Rusya ve komünist parti eleştirisi olarak kaleme aldığı bu kitap, okuyana ve yorumlayana göre değişiklikler gösterdiğini söylemden edemeyeceğim. Tek partinin hakim olduğu, tek doğru ve tek geçmiş, tek gelecek ideali içinde olan toplumların kara mizah eleştirisidir…

Bu oyunun eleştirisini yazarken iki oyuncuya vurgu yapmak istedim ama cümleler çok uzadığı için biraz da okuyanı düşünerek kısaca belirterek bitireyim cümlemi. Taner Barlas ve Ekin Aksu özetini yazarken de sizinde dikkatinizi çekmiştir, o iki ismi canlandırdılar. İkisi sahnede usta olduklarını bir kere daha gösterirken, usta birinin sahnede diğer oyuncu arkadaşları ile ve seyirci ile iletişimini izlemenizi isterim, çünkü muhteşem bir performans… Elbette her oyuncu çok başarılıydı, ekip başarılı olmasaydı bu iki usta bu kadar öne çıkmazdı… Emeği geçenlere teşekkür ederim…

Son cümlenin notu olarak okuyun, beni oraya davet eden BKZ iletişim çalışanlarına ayrıca teşekkür ederim…


İsmail Cem Özkan







1984 Büyük Gözaltı
Yazan: George Orwell
Uyarlayanlar: Robert Owens, Wilton E. Hall, William A.Miles
Çeviri: Artun Özsemerciyan, Celal Üster
Kurgu: Taner Barlas
Yönetmen: Rutkay Aziz
Dekor ve Kostüm Tasarım: Metin Deniz
Müzik: Cahit Berkay
Reji Asistanı: Andaç Sayın
Işık Tasarım: Mahmut Özdemir
Oyuncular: Rutkay Aziz
Taner Barlas
Ekin Aksu
Özcan Alpar
Levent Yılmaz
Aytaç Öztuna
Hüseyin Uçurtma
Hüseyin Demir
Projeksiyon Oyuncuları
Ali Gül
Gülşah Kıray Barlas
Ezgi Erdilek
Aykut İşpir
Bekir Akbaş
Özgür Can Akbaş

14 Aralık 2018 Cuma

İnsan tanrıyı yarattı, tanrı insanı…


İnsan tanrıyı yarattı, tanrı insanı…

Mitolojik bir öykü değildir tanrı ile insan ilişkisi, hala yaşadığımız ve bizi etkileyen bir kavramdır tanrı. Tanrı adına cinayetler işleniyor, onun adına aş evleri kuruluyor, onun adına mabetler inşaat ediliyor, onun adına kurbanlar kesiliyor. Tanrı kana susadığı an kan dökülüyor, çiçeğe ihtiyaç duyduğunda çiçek ama çiçekler genelde ölüm merasimlerinde taşınıyor. Çiçek bir anlamda son yolcuğunun bir sembolü oluyor…

İnsan doğa karşısında güçsüz olduğunda, her zaman onu yenmek için mücadele etmiş, mücadele ederken de ibadet etmiş, boyun eğdiremediği güce karşı. Ne zaman onu yenmiş başka bir güce yönelmiş, o güç karşısında boynunu bükmüş, çaresiz ve mazlum olduğunu haykırmış, her haykırış bir isyanın ilk işareti olmuş. İnsan neye boyun eğmişse onu yenmek için gizliden, açıktan çalışmış. Tanrı ile kavgasını sistemleştirmiş ve bilimi bulmuş, öğretilerini geliştirmiş, bilimin her adımı tanrının hakimiyet alanını daraltmış, o kadar daraltmış ki insanın, hayvanın doğumuna ve ne zaman doğacağına kadar kararı insan verir olmuş. O yüzden bugün her büyük şehirde bir doğum ve bebek konusunda uzman özel hastaneler oluşmuş, çocuğun ana rahminde DNA’sı ile oynanarak istenilen insan sipariş bile edilir olmaya başlamış, ilk adımları ve başarıları medyaya düştü bile…

Tutucu olan aileler de bu doğum yaptırma merkezlerine gidip spermlerini ve yumurtalarını bırakıp, orada yapılan işlemin sonucunu doğumhane önünde bekler olmuş. Kimse bunun anlamını sorgulamamış, çünkü çıkar her duygudan daha üstündür ve çıkarına geldiği sürece hiçbir işlem sorgulanmaz, çünkü belirleyici olana boyun eğmek gereklidir…

İnsan, kendi cinsi dışında ki tüm canlıların tanrısı oldu, istediği an kendi zevki için öldürüyor ya da dönüştürüyor... Evcilleştiriyor, evcilleştirdiklerini suni olarak doğum yaptırıyor ve kendi ihtiyacı için ihtiyacından fazla öldürüyor. Bugün evcilleştirilmiş hayvan sayısı doğada ki yabani olarak adlandırılanların oranı arasında ki uçurum çok büyük.

Evcilleştirilmiş hayvan sayısı doğada ki tüm canlılardan en az on katı daha fazla konumunda... İnsan üstelik hayvanları coğrafya, hava durumuna bakmadan her yere taşıyor ve orada insan zevki için kafeslerde sergiliyor...

İnsan tanrı oldu, tanrılar insanlara yaptığını şimdi insan her türden canlıya yapıyor...

“Ben tanrı görevinden kendimi feragat ettim ama benim cinsimden diğer insanlar ben rahat tüketeyim ve tükettiğim şeyin bir canlıdan elde ettiğini yok saymak için paketler içinde bana sunuyor…”

İhtiyaç diyerek ya da ihtiyaç haline getirilerek bize sunuluyor ve tüketiyoruz…

Tanrı insan, diğer tanrılar ile kavga ediyor, Yunan mitolojisinde tanrıların kavgasını okuduğumuz tüm destanları yaşıyoruz...

Peki, tanrıların hüküm sürdüğü tanrı olmayan insanlar, kim onlar?

İşte denek konumuna getirilmiş ülkemizin insanı, yarı tanrı konumunda kendimizi tanrı gibi sunmak için çabalıyoruz...

Büyük şirketlerin gelişmiş ülkelerde pazarlayamayacakları ve daha ucuza mal edilen ürünlerini tüketiyoruz, elde ettikleri sonuca göre yeni ürünleri ve daha ucuza elde etmek için deneklerden elde edilen sonuçlarını yapay zekalarında biriktiriyorlar… Bizler onların kobayı konumundayız, gelişmiş ülkelerde aynı marka ve biçimde tüketilen ile bizde tüketilenlerin içerikleri farklı… İlaçlarda da aynı kural geçerlidir. Algoritmalar (üretim şeması) aynı ama içerik farklı, daha insan dışı, sağlığa zararlı ne varsa daha ucuz olduğu için ülkemizde pazarlanıyor…

Dinler kendi inanç sistemine uygun insanı yarattı ve o insanlar bizi kendi homojen yapılarına uygun biçimde biçimlendirmeye kalktı. Bugün özgürce kendimizi ifade edebileceğimiz ne ortam ve ne de geliştireceğimiz coğrafya kaldı…

Her yerde hukuk maddelerinin konservatif yapısı içinde nefes alacağımız alanlar açma kavgası içindeyiz. Hukuk, var olan sistemi savunur ve korur, özgürlükler için kapılar açmaz, özgürlükler hukuka rağmen mücadele sonunda elde edilmiş haklar ile oluşur…

Yaşadığımız zaman içinde ise elde edilmiş haklarımızın teker teker ellerimizden alındığını ve buharlaştığı süreci yaşıyoruz. Yeni alanlar açmaktan daha çok, var olanı koruma telaşına düşüldüğü an, sistemin hakimleri için kolay kazanılan zaferler anlamına gelir, çünkü var olanı korursanız dahi zaten sistem bu konuda kazanılmış alanıdır…

İnsan sistemi yarattı, sistem insanı biçimlendirerek kendi ihtiyacına uygun eğitiyor… Her sistemin yaşama ömrü vardır, çünkü sömürünün olduğu yerde başkaldıracak ve yeni bir sistem kuracak güç her zaman var olacaktır… 

Bütün dünyanın kobayları birleşin, sizin üzerinizde deney yapanları ve onların ürünlerini çöpe atın! Gelişmişlik ile gelişmekte olan arasında ki uçurumu yok edin ki, sizin içinde özgürlük alanları oluşsun! Güneşin ülkesin de güneşi görmeyen insanları kobay ve köle olmaktan başka yaşamlarında olduğunu hissedin, sokağa çıkın, güneşi görün, onun ısısı altında da hayatın devam ettiğini bilin! Size sunulan ile değil, sunulmayanı isteyin! İnsan tanrı oldu ve tanrılar büyük şirketleri yönetiyorlar, onlar adına ve onların çıkarı için birbirimiz ile kavga etmeyelim! Onların sırça köşküne bir kuru kafa fırlatın gitsin, belki yerle bir olur!

İsmail Cem Özkan



4 Aralık 2018 Salı

Biz güzel çocuklardık.


Biz güzel çocuklardık.

‘Biz Güzel Çocuklardık‘ Hasan Kaplan 12 Eylül süreci içinde yaşanmışlıkları mizahı bir dil ile topladığı kitabın adıdır. Kitap her hangi bir art niyet taşınmadan, dönemin duygusu ve tepkilerini bugünden bakarken aslında acıların komik tarafını da gözler önüne serer.

Kitap; Suluova, Amasya, Vezirköprü, Yeni Çeltek düzlemindedir.  O bölgenin insanın acısıdır, yaşadıklarıdır. O bölgenin acısı diğer bölgede yaşananlardan ne fazladır ne de düşüktür, 12 Eylül sokağa çıkan panzerler panzerleri kullananlara verilen emir üstüne bir kuşak, ona bağlı olan tüm yakınlarının üzerinden geçmiştir. O dönemde yaşanan acılar, ölümler, faili meçhul cinayetler, idam ettiği gencin cesedi bile bugün bulunmamaktadır. Mezarı olmayan ama sadece tutuklama kayıtlarında veya idam fermanında ismi olan gençlerin mezarları yoktur… Kimsesiz ve çaresiz bırakılanların acısıdır 12 Eylül sabahı başlayan ve uzayan yıllar.

12 Eylül öncesi yaşananları bugün çoğu insan artık anımsamıyor ya da anımsamak istemiyor, yaşananları bir bölüm ise dokunulmaz ve idealleştirmek gayretindedir.  Geçmişe bakmak için işin boyutunu aşağılamadan ve olduğu gibi acıları ile birlikte anlatmak önemlidir. Mizah dili bir anlamda bizi geçmişe götürürken acılarımız ile yüzleşmemizi sağlayan en iyi seçilmiş araç olduğuna inanıyorum. Bugünden düne baktığımızda elimizde bir senaryo vardı ve o senaryoya uygun yaşadığımız duygusuna kapılıyoruz. Ama elimizde ne senaryo vardı ne de önceden kararlaştırılmış bir yol… 12 eylül sürecine giden bir kaos ortamı yaratmak isteyenler ve o kaos ortamında taraflar yaratılması ve saldıranlar vardı. Ulus devletine uygun olarak farklı ve öteki olarak görülenlere karşı planlı, istemli bir saldır olduğunu ve o saldırının doğal sonucu olan da bir savunmanın olduğudur. Devrimcilere düşen görev savunmaktır. Acılar ile karşı karşıya kalan, işçiler, Aleviler, Kürtlerin yanında yer alan bir savunma arayışıdır.  Bir senaryonun adsız kahramanları ve muhatabı olmuştuk. Bizler yaşadıklarımız seçme özgürlüğü bırakılan değildik, zorunlu olanı yaşadık, zorlukları yaşadık…

Karadeniz adı geçtiğinde ister istemez Fatsa ve onun seçilmiş bağımsız belediye başkanı Fikri Sönmez, yaptığı işe bakarak söylenince Terzi Fikri anıları da olmazsa olmazıdır. Onun da içinde bulunduğu cezaevi koşullarında Terzi anlatılır. Yeni Çeltek Madenci Direnişi ve Yeraltı Maden-İş ve Çetin Uygur adı geçmeden olmazdı. Olmadı da. Onların yanında yer alan, onlar ile birlikte yeni bir dünya kurma hayali olan devrimcilerin öyküsüdür bu kitap. Kitap ağırlıkla cezaevi süreci ile ilgilidir. Cezaevi öncesi Et ve Balık Kurumu için yapılmış bir binanın işkence merkezine dönüştürülmesi ve bodrum katının işkence tezgahı olarak işlev görürken hayvanların asılması gereken tellerde insanların asılıp, işkence yapıldığını görmekteyiz. Oraya kimler gelmemiş ki, solcu olarak görülen Aleviler hedef olmuş (her dönemde olduğu gibi). Onlar sadece Alevi oldukları için suçlar yüklenmiş, köyler basılmış, köyde yaşlı, kadın erkek ayrımı yapmadan düzenli aralıklar ile gidilip bu Et ve Balık Kurumunun alt katında ki tezgahtan geçmiş. Herhangi bir Alevi köyüne bir askeri tim ya da polis gelmişse bilinir ki oradan birkaç kişi o Et Balık Kurumunun “misafiri” olacaktır.  Aleviler dışında madende çalışan işçiler olmuş… Ezilenlerin yanında yer almış öğretmenler olmuş, emekçiler ile birlikte kurtulacağına inanan köylü olmuş... Kısaca muhalif olan kim varsa 12 Eylül darbecilerin hedefindeydi. Bu kitap onların hikayesidir. 

12 eylül öncesi tüm kasabalar, şehirler, köyler bile içten içe parçalanmış ve sağ ve sol arasında görünmez sınırlar oluşmuştur. 12 Eylül sabahından itibaren solcuların oturduğu mahallelerde ne kadar genç varsa, kuşkulandıkları ve potansiyel devrimci oldukları kabul edilerek onlarda tezgahların olduğu hücrelere seslerini bırakmış. Ceza almaları için devrimci gençler için yeni suçlar yaratılmış, çünkü 12 Eylül faili meçhul olayları çözmek için gelmiştir, failler yaratarak suçları ortadan kaldırıp “temiz” bir ülke yaratma iddiasındadır. Maneviyata önem vererek dinsizleri ve Alevileri Müslümanlaştırma adına işkence boyutunu yaşamın her alanına yaymıştır. 

“Her nasılsa Türkiye’de Amasya'nın Gümüşhacıköy ilçesinde doğmuş olan bu Ermeni oğlu Ermeni…” cümlesinin muhatabı olan Devrimci Garbis Altınoğlu’nun yargılanmasına dair kısa bir öyküsü de bulunmaktadır. Hukuk fakültesinden mezun olmuş bir hukukçunun yazmış olduğu iddianame de geçen bu cümle geçmişin ve kendi vatandaşına bakışın çıplak bir örneğidir.

12 Eylül korkuyu sokakta hakim kılmak için kimsesiz, sokakta yaşayanları bile cezaevine almış. Suçsuz oldukları anlaşılınca hiçbir kayıta ihtiyaç duymadan Et Balık Kurumunun bahçesinden ana yola bırakılmış. Bir kaza sonucu ölen işkence tezgahından geçmiş bir genç, kimsesizler mezarlığında yatmaktadır.

İşkence tezgahlarında direnenler, konuşanlar, işlemediği suçu kabul edenler, isim bezerliği yüzünden mahkum olanlar hepsi bizim geçmişimizdir ve o geçmişimizin trajikomik olaylar ve anılar bu kitabın içindedir. Cezaevinin kıt ve baskı altında ki koşullarda insanın insan olarak kalmasının mücadelesidir. 

12 Eylül öncesi odununu, kömürünü, gecekondusunu yapımını ve yıkmaya gelenler ile çatışan devrimcilerin iyi niyetini yaşamış, onları evinde ağırlayanlar 12 Eylül sabahından sonra onlara yüz çevirmişler ve göz göze gelmemeye özen göstermişler. Hatta tesadüfen karşılaştıklarında ise “Sizden ne çektik biz!” diyerek azarlayarak yanından uzaklaşanlar… Devrimcinin ağzının kenarında işkence izinin bırakmış olduğu acılık değil, yaşadığı bu durumun acı bir gülümsemesi kalmıştır.

Küçümsenen, aşağılanan bir vatan düşmanı olarak damgalanan gençlerin yaşadıkları günlük bir dil ile içten anlatılan öyküler toplamıdır…

Darbe ile iktidarı ele geçiren rütbeli subayların birer nutuk çekme ihtiyaçlarını giderdiği yerler olmuş cezaevleri, gözaltı merkezleri… İşkence tezgahlarında çalışan memurların egoları ve fail arama yarışları, örgütleri çözmek adına muhbir ve itirafçıların desteklendiği ama ödül olarak onlara hiçbir şey verilmediği karanlık bir süreçtir.

Sağcıların nasıl olsa solcular direnir ve haklarını alır bizde bundan yararlanırız diye baktıkları fırsatçılıkları…

Alttan alta dincilik faaliyetlerin cezaevlerinde yapılması ve solcuların işkence ve dayak yemeleri için ayarlanmış ortamlar yaratılır. İtiraz hakkı olmayan tartışmalar denilen söylevlerde devrimci gençlerin sadece dinleyici olması istenmiş, homurdanan, itiraz edenlerin yeri işkence tezgahı olmuştur…

Bütün bu olumsuzluklara rağmen hücrelerde, koğuşlarda yaşanan birlikler, ortak çözüm yolları aranması ve uzun sürede bir arada kalmanın getirmiş olduğu sorunlarda kitabın sayfaları arasındadır…

Kısaca okurken sıkılmayacağınız ama içinde bugüne dair derslerinde olduğu kitaptır. Lider olmayan, liderlik gibi iddiası olmayan her yerde emekçi, özverili, samimi olan bu gençlerin emekleri sık sık istismar edilmiş olmasına rağmen inandıkları yoldan ayrılmamışlar.

Su yayınlarından çıkmış olan bu kitabı alıp okursanız en azından 12 Eylül sonrası ve o kısa süreçte yaşayanların duyguların ile empati kuracağınız bir çok nokta bulacağınızı düşünüyorum… O günleri anlamayanların bugünü anlamlandırması gerçekten zor, çünkü kırılmanın başlangıcı 12 Eylül öncesine dayanır ama bugün ise sonuçtur…

Kırılma sürecinde o kuşak üzerinde sadece işkence tezgah izleri kalmadı, onların duyguları ve bakış açılarında ki derin ayrışmalarda kaldı.

O dönemin travmasını anlamak gereklidir.

12 Eylül darbesine doğru bir ülkenin nasıl hazırlandığı, hangi kesimleri bir birine çatıştırıldığı, ülkede birden var olan hükumeti devirmek için nasıl karaborsanın ortaya çıktığı ve devrimcilerden beklenen tepkilerin nasıl örgütlü bir güç ile karşı konulduğunu; bu kitabın içinde satırların arasında bulacaksınız…

İsmail Cem Özkan

Biz Güzel Çocuklardık
Hasan Kaplan
Su Yayınları
Mart 2018,  İstanbul


1 Aralık 2018 Cumartesi

Kendi Gök Kubbemiz (Yahya Kemal)


Kendi Gök Kubbemiz (Yahya Kemal)

“Artık demir almak günü gelmişse zamandan,
Meçhule giden bir gemi kalkar bu limandan.”

Cerrahpaşa hastanesinde bir oda ya da bir otel odası… Son geceden geçmişe doğru bakış ya da geçmişin son güne yansıması… Olayların kurgusu şairin iç dünyasına doğru yolculuğa çıkarken yaşadıklarının iç dünyasına yansımasına şahitlik edeceğiz.

Şairin hayatını değiştiren acılardır, annesinin son nefesi onda gerçek ile hayal arasında ki ya da günümüz dili ile söylersek yarattığı gerçek ile yaşadığı gerçek arasında gel gitlerin olmasıdır… Karıştırmaktadır hayalini ve yaşadığını. İç içe geçmiştir iç dünyası ile yaşadığı dünya. O bir rüya görür annesinin öldüğü gün, kendisini telefon ile arayan biri vardır, o arayan da aslında kendisidir. Kendisini bulmak macerasıdır hayatı.

Oyun şairin hayatından kesitler bir oda içinde seyirciye verilmektedir. Dönemim tüm yazarları ve şairleri o odanın içinde sohbete katılmaktadır. Onların İstanbul tutkusu, İstanbul’da yaşamanın getirmiş olduğu zenginlik. O Paris’de de yaşasa, Madrid’te de İstanbul'u yaşamaktadır.

Onun ilk ayrılışı değildir İstanbul’dan, doğduğu ve büyüdüğü şehirlere de gitmiştir. Üstelik Osmanlı toprakları olmasına rağmen pasaport ile gidilirmiş dönemin istibdat kurları içinde… Abdülhamid’in memurları ülke içinde seyahatlere de izin verirmiş. Onun Paris macerası izinsiz bindiği bir vapur ile başlar. Paris’de şiirin nasıl yazılması gerektiğini öğrenecektir, ona kazandırdığı en büyük ödül şiir masa başında çalışılarak ve o şiirinin ahengini yakalanacağını öğrenir ve Türk şiirine ya da kendi şiirine uygular. O bir Türk’tür ve Fransız Devriminden etkilenen bir ulusalcıdır.

Paris’e vardığında Türklerin yaşadığı mahallede bulur kendisini, o dönemin Jön Türkleri ve Prens Sahabettin gibi Osmanlı toprakları dışında Abdülhamid muhalifleri ile tanışır. Orada öğrenir insanın satılan bir varlık olduğunu yeter ki alıcısı olsun. Alıcı bellidir, Abdülhamid! O muhalefetin içinde değildir ama yan tarafında durur, onun ideali Türk yurdu ve o yurdun şiirin dili Türkçedir. O yüzden geçmişe dönmek gerektiğini sürekli vurgular, nedim, yunus... Geleneksel şiirin Anadolu kültürü ile yoğrulması ve yeniden yaratılmasıdır…

On yıl sonra ülkesine döner, o artık eğitimli biridir. Ama ülke de değişmiştir. Bab-ı Ali baskını ve sonrası… Bir baskıdan kurtulduk derken başka bir baskının altında ülkenin savaşa doğru iteklenişi ve ülkenin doğusunda başlayan ‘Kurtuluş’ savaşı… Oraya ilgi duyması ve yeni kurulmakta olan ülkenin idealleri ile kendi ideallerinin paralel olması, onu ülkenin kurusu ile görüşmeye iter. Okullu ve dil bilgisi yüzünden Madrid’e gider ve orada iç savaşın başlamasına şahitlik eder ve kaçar… O silahlardan kaçmaktadır, kan gölünden… İstanbul’da bir otel odasına sığınır… Sevdiği şehirdedir ve orada tek başınadır. Hastadır. Tedavi için gittiği Paris’den dönmüştür. Günlerden bir gün hastaneye gider, Cerrahpaşa Hastanesinde, 1 Kasım 1958’de hastane odasında son nefesini verir.

Şairin hayatı yazdığı şiirlerdir. Şairin yazdığı yazılar dekor olmuştur. Yukarıdan aşağıya doğru asılmıştır yapraklar ve yerde sonbahar yaprakları. Basamakların üzerinde savrulmaya ya da çürümeye yakındır…

Şairin hayatı soluksuz ve şiirlerin, kelimelerin arasındadır. O kadar çok şeyi anlatmak istemiş ki öyküyü yazan, hiçbir ayrıntıyı atlamak istememiş. Öykü içinde öyküler vardır ve her öykü bittiğinde başka öyküye geçiş için bile nefes alma aralığı bile kalmamış. Geçişler belirsizdir. Henüz izleyici olarak ben öyküyü tam kafamda sonlandırmadan başka öykünün içinde buldum, oyunun öyküsü ve kurgusunu takip ederken yorulduğumu hissettim. Oyuncu nefes almalıdır ama seyirci de bir nefes aralığı verilmeli ki, öyküyü ve verilmek istenilen mesajı alabilsin. Sorgulamak için kısa bir nefes boşluğu gerekli diye düşündüm…

Oyuncu Okday Korunan muhteşem bir performans sergiliyor. Şiirin ruhuna mimikleri ve hareketleri ile yeni bir şeyler katmakta… Ses inişleri ve yükselmesi ve arka fonda duyulan sesler ile uyumluluk seyirciyi ister istemez sahneye odaklıyor… Görünmeyen insanlar ile konuşması ve sanki karşısında ki ile varmış gibi davranması… Telefon çalması ve onu beklemesi... Nefes aralığını bir tek orada gördüm…

"Ben evlenmedim, yalnızlığın acısını hâlâ çekiyorum." derken yarattığı sevgilisini yaşamaktadır… Yalnızlık… Ailesinin içinde yaşamış olduğu travmanın izlerinin son nefesine kadar üzerinde olması… Hüzün... Bir sonbaharın kışa dönülmesi... Yalnızlık içinde bir hastane odasında ölüm… onu bir şair arkadaşı arayacaktır, soracaktır ama sevgilisiz bir yalnızlık, onun trajedisidir… 

Bir şairin trajedisini bir oyun içinde görmek isterseniz kaçırmayın, en azından Okday Korunan sahnede nasıl bir oyun sergilediğine şahitlik edin… Kurgusu ve oyunun sahneye uyarlaması çok başarılı gördüm. Öykü var ama o kadar çok şey anlatılmak istenmiş ki, ayrıntılar sürenin uzamasına sebep olur korkusu ile sanırım nefes aralığı bırakmadan öyküden öyküye geçiş yaptık... Yaşamalısınız, çünkü tiyatro her sanat dalı ile iç içedir ve o iç içeliği burada görün. Işık, ses, dekor, kostüm, saç tarama ve makyaj… Bir bütünün uyumunu göreceksiniz…


Tiyatro yaşadığı zamana da mesaj vermelidir ama son yıllarda yaşadığımız zamandan uzakta oyunlar sergileniyor ama seyirci ister istemez bugüne dair mesajları da içine alıyor… her seyircinin duruş noktasına uygun mesajlar bulabilir…

İsmail Cem Özkan



Kendi Gök Kubbemiz (Yahya Kemal)
Yazan : Sönmez Atasoy
Yöneten : Okday Korunan
Dekor - Kostüm Tasarımı: Şirin Dağtekin Yenen
Işık Tasarımı: İ. Önder Arık
Müzik: Timur Selçuk
Oyuncular: Okday Korunan
Yönetmen Yardımcıları: Funda Eskioğlu, Zuhal Acar
Sahne Amiri: İ. Cem Dağlı
Kondüvit: Süleyman Kaleli
Işık Kumanda: Oğuzhan Çelik
Dekor Sorumlusu: İlker Temur
Aksesuar Sorumlusu: Burçin Özdemir
Erkek Terzi: Kadir Metin
Perukacı: Ramazan Akbaş



29 Kasım 2018 Perşembe

Efsane Kadın


Efsane Kadın

Salon henüz kararmadı, tüm seyircilerin ve geç gelenlerin koltuklarına oturmasını bekliyoruz. Anons birazdan gelecek…  Bekliyorum sahneye bakıyorum. Sahnede bir koltuk, üç perde var. Büyük bir perde ortada. Yan yana konulmuş üç perde… Sahne çok sade… Bekliyoruz…

Salon karadı ve cep telefonların kapatılması uyarısı ile birlikte oyun başladı… Perdeye ışık arkadan vurdu önce, sonra büyük perdenin ortasına doğru bir ışık demedi, gazinolarda sanatçıyı takip eden bir ışık projektörden çıkmış salonun da karanlığını yok ediyordu. Dijital bir ses salonu doldurdu. Dijital ses bir tiyatroda beni oyunun dışına itekleyen ilk unsurdur, çünkü doğal ve sahneden gelen bir ses sahneye doğru dikkatimi yoğunlaştırırken dijital ses sağda solda ve salonun değişik yerlerine konumlanmış hoparlörden ses gelmektedir.  Bu seslerin arasında acaba diyorum oyuncu ‘playback’ mi yapıyor, yoksa canlı mı, çünkü sesi dinliyorum ayrım yapamıyorum… Oyuna ve oyuncuya yabancılaştıran bir unsurdur benim için…

80'li ve 90'lı yılların “Kızıl Bomba” olarak tanınan sahne ve sinema yıldızı Efsane Pars. Yıllar sonra onun hayatının bir kesitini tek kişilik bir oyun ile yeniden hayatımıza girmiş. o yıllara doğru yolculuğa çıkacağımızı düşündüm. Dönemin kırılgan sürecinde sanatçının toplumsal değişime uygun olarak psikolojik olarak değişimini, toplumsal değişimin birey üzerine yansıması, sahnelerden, sinemaya, sinemadan dibe düşüşü ve yeninden yükselişini anlatan bir dönemin anatomisi izleyeceğim ön yargısı oluştu bende, çünkü oyuna gelmeden önce oyun hakkında hiçbir şey okumamıştım, o yüzden ön yargısız oyuna adımımı atmıştım. Bir odada sevgilisinin silahı ile vurulan bir sanatçının trajedisi ve hesaplaşmasını izleme ön yargısı baştan bize verildi. Arabesk ve sinemanın gazinoya, gazinodan arabeske geçişin ve seyirciyi elinde tutmaya özen gösteren ve sanatçıyı pazarlayan menajerlerin dünyası. Maksim Gazinosu patronu ile anılır, onun elinden tutuğu sanatçılar ve star altında çıkanlar gibi... Bir çok anıyı yıllar içinde okuya okuya bir ön yargım vardı… Sahnede yaşananları izlemek isterken kendimi henüz oyunun içinde bulamadan geçmişin hesaplaşması içinde buldum. Bugün ki siyasi atmosferin yaratıldığı ve ilk adımların atıldığı bir dönemin kırılmanın yeniden yapılandığı sürecin içinde sanatçıların yaşadıkları, acıları, umutları, hayal kırıklıkları… Bir de intihar gibi bir konuda gündeme gelmiş birinin psikolojik çözümlenmesi önemlidir. Neden birine tutkundur, sadece aşk kadını veya sevgiye aç olduğu için değildir, elbette bunun başka nedenleri geçmişinde yatmaktadır… Taciz, tecavüz, öfke, hayal kırıklıkları, öykünme… Hepsinin iç içe geçmiş halinin kara mizahı…

Bir dönemin iyi analiz edilmesi gerekli ama sipariş üzerine yazıldığında, hedef bir isim üzerinden seyirci toplama olunca, seyircinin öncelikle belirlenmesi gereklidir. Kimse seslenecektir? Potansiyel seyirci ve yaş aralığı belirlendiğinde ona göre bir dil ve sahne tasarlanması gereklidir. Sahne sadece ekran ile mi olmalıydı, çünkü otel odası, yolda, sahnede, uçakta… Dağınıklık, yıkılmışlık, hayal kırıklığını en iyi vurgulayacak dekor, ışık…

Orta perdeye yansıyan görüntüler üzerine çok çalışılmış, ‘dekupe’ edilmiş dudaklar, saz sanatçıları, hareketleri üzerine uzun uzun çalışılmış olduğunu görüyoruz. Konunun akışına uygun gelen görüntüler. Örneğin uçaktan inişi ve selamlama, animasyon kullanımını çok başarılı buldum… Elbette özel tiyatroların yerleşik sahnesi olmadığından sahnenin taşınması ve gezici olması da sahnenin düzenlenmesi ve en tasarruflu taşınacaklardan oluşması önemlidir… O yüzden özel tiyatroların sahneleri en yalın ve en soyut olandan seçilmesi tesadüfi değildir… Her bir maliyet önemlidir, çünkü oyuncu ve tiyatro sahibi bütün emekçilerin alacağı parayı önceden bilmektedir, ona göre de seyirciyi oyuna çekmek ile yükümlüdür. Özel tiyatrolar özellikle popüler olmuş ve halen ekranlarda ve magazin haberlerinde görünür olan sanatçılardan oyuncu seçmeye çalışır. Bir popüler sanatçı oyunun seyircisini ve maliyetini karşılayacak ekonomik girdiyi sağladığı önceden hesaplanır ve ona göre sahneler kiralanır. Sahnelerin büyüklüğü seyirciyi çekeceği kadar olmak zorundadır, büyük salonun yarısı boş oyun oynamak o oyunun kısa sürede salonlardan uzaklaşması anlamına gelir, çünkü salonların kiraları da büyüklüğe göre değişmektedir.

Derya Alabora önemli bir sanatçıdır ve kendisinin özellikle istediği bir sanatçıyı sahneye taşımıştır. Sahnede alaturka, fantezi müzik olarak adlandırılan şarkı söylemektedir. Şarkıların arasında seyirci ile iletişime geçmekte ve onlar ile kısa da olsa sohbet etmektedir. Oyuna seyirciyi çekmektedir, bu sayede mikrofondan çıkan sesin canlı olduğunu anlıyoruz.

Efsane Pars, aşık olduğu her erkeğe birikimlerini kaptırmış ama kaptırdığı erkek hakkında da kötü konuşmayandır. Saf ve temiz bir yanı vardır ama o şöhret basamaklarından, kendi ifadesine göre “ara verdiği” sürecine kadar yaşadıklarından da ders çıkarmayan biridir. Hep umut ile bakmaktadır yarına, hayat akıyor ve akan sadece hayat mı? O her daim “Efsane is back” düşüncesindedir. Ve bir uçak kazası sonrası dönüşünü sağlamış…

Oyunun seyirci üzerine etkisine dokunmak istersem eğer, öykünün işleyişinden kaynaklanan bir akışta ve bugünün insanı yakalamada bir sorun var gibi geldi bana, ışık, müzik olayı bir anlamda sarmalamış ama öyküde ve öykülerin içinde geçişlerde bir aksaklık var gibi geldi bana… Şapkanın değişimi, ekrana yansıyan ışıkların değişimi konunun değişimini seyirciye fısıldamasına rağmen bir kopukluk ve şarkıların çok uzun olması ki ben bundan şikayetçi değilim, çünkü söyleyen büyük bir oyuncu olunca keyif ile dinledim ve alkışladım… Ama olayın kendisi tiyatro olunca beklenti başka bir açıya yöneliyor ister istemez…

Derya Alabora birikimli bir oyuncu olduğunu sahnede bir kere daha gösteriyor, fakat onun bu birikimi öykünün işleyişinde ve öykünün zayıflığından kaynaklanan aksamaları ne yazık ki ortadan kaldıramamış… Belki de mikrofonun da bir etkisi olabilir, ama ne yazık ki ben oyunun içinde olamadım, yanımda cep telefonu ile mesajların ve yazışanların ışığının da etkisi olabilir biraz uzaklaştım. Elbette zaman içinde her oyun oturur, aksaklıklar elbette başlangıçta olabilir, zaman içinde izlendikçe, sahnede oynandıkça aksaklıklar ortadan kalkacaktır…

Tek kişilik oyunlarda bir denge vardır genelde, mizah ve dram konusunda. Ben o dengenin ve zamanlamasının tam oturmadığını düşündüm yazımı bitirirken… Öykü dışında bir bütün baktığımızda ve en azından Derya Alabora sahnede keyif ile ve müziğin ruhuna uygun şarkı söylerken izlemek için bile olsa bu oyuna gidilir… Kostümü, ışığı bir efsaneye uygun seçilmiş ve düşünülmüş…

İsmail Cem Özkan



Efsane Kadın 
Yazan: Ali Kemal Güven
Yöneten: Naz Erayda
Oynayan: Derya Alabora
Dekor ve Işık Tasarımı: Cem Yılmazer
Müzik Direktörü: Cumhur Bakışkan
Kostüm ve Aksesuar Tasarım: Ubeyd Bayraktar, Cansu Tabak
Yönetmen Yardımcıları: Hande Selen Canar, Gizem Ertürk


Efsane Kadın


Efsane Kadın

Salon henüz kararmadı, tüm seyircilerin ve geç gelenlerin koltuklarına oturmasını bekliyoruz. Anons birazdan gelecek…  Bekliyorum sahneye bakıyorum. Sahnede bir koltuk, üç perde var. Büyük bir perde ortada. Yan yana konulmuş üç perde… Sahne çok sade… Bekliyoruz…

Salon karadı ve cep telefonların kapatılması uyarısı ile birlikte oyun başladı… Perdeye ışık arkadan vurdu önce, sonra büyük perdenin ortasına doğru bir ışık demedi, gazinolarda sanatçıyı takip eden bir ışık projektörden çıkmış salonun da karanlığını yok ediyordu. Dijital bir ses salonu doldurdu. Dijital ses bir tiyatroda beni oyunun dışına itekleyen ilk unsurdur, çünkü doğal ve sahneden gelen bir ses sahneye doğru dikkatimi yoğunlaştırırken dijital ses sağda solda ve salonun değişik yerlerine konumlanmış hoparlörden ses gelmektedir.  Bu seslerin arasında acaba diyorum oyuncu ‘playback’ mi yapıyor, yoksa canlı mı, çünkü sesi dinliyorum ayrım yapamıyorum… Oyuna ve oyuncuya yabancılaştıran bir unsurdur benim için…

80'li ve 90'lı yılların “Kızıl Bomba” olarak tanınan sahne ve sinema yıldızı Efsane Pars. Yıllar sonra onun hayatının bir kesitini tek kişilik bir oyun ile yeniden hayatımıza girmiş. o yıllara doğru yolculuğa çıkacağımızı düşündüm. Dönemin kırılgan sürecinde sanatçının toplumsal değişime uygun olarak psikolojik olarak değişimini, toplumsal değişimin birey üzerine yansıması, sahnelerden, sinemaya, sinemadan dibe düşüşü ve yeninden yükselişini anlatan bir dönemin anatomisi izleyeceğim ön yargısı oluştu bende, çünkü oyuna gelmeden önce oyun hakkında hiçbir şey okumamıştım, o yüzden ön yargısız oyuna adımımı atmıştım. Bir odada sevgilisinin silahı ile vurulan bir sanatçının trajedisi ve hesaplaşmasını izleme ön yargısı baştan bize verildi. Arabesk ve sinemanın gazinoya, gazinodan arabeske geçişin ve seyirciyi elinde tutmaya özen gösteren ve sanatçıyı pazarlayan menajerlerin dünyası. Maksim Gazinosu patronu ile anılır, onun elinden tutuğu sanatçılar ve star altında çıkanlar gibi... Bir çok anıyı yıllar içinde okuya okuya bir ön yargım vardı… Sahnede yaşananları izlemek isterken kendimi henüz oyunun içinde bulamadan geçmişin hesaplaşması içinde buldum. Bugün ki siyasi atmosferin yaratıldığı ve ilk adımların atıldığı bir dönemin kırılmanın yeniden yapılandığı sürecin içinde sanatçıların yaşadıkları, acıları, umutları, hayal kırıklıkları… Bir de intihar gibi bir konuda gündeme gelmiş birinin psikolojik çözümlenmesi önemlidir. Neden birine tutkundur, sadece aşk kadını veya sevgiye aç olduğu için değildir, elbette bunun başka nedenleri geçmişinde yatmaktadır… Taciz, tecavüz, öfke, hayal kırıklıkları, öykünme… Hepsinin iç içe geçmiş halinin kara mizahı…

Bir dönemin iyi analiz edilmesi gerekli ama sipariş üzerine yazıldığında, hedef bir isim üzerinden seyirci toplama olunca, seyircinin öncelikle belirlenmesi gereklidir. Kimse seslenecektir? Potansiyel seyirci ve yaş aralığı belirlendiğinde ona göre bir dil ve sahne tasarlanması gereklidir. Sahne sadece ekran ile mi olmalıydı, çünkü otel odası, yolda, sahnede, uçakta… Dağınıklık, yıkılmışlık, hayal kırıklığını en iyi vurgulayacak dekor, ışık…

Orta perdeye yansıyan görüntüler üzerine çok çalışılmış, ‘dekupe’ edilmiş dudaklar, saz sanatçıları, hareketleri üzerine uzun uzun çalışılmış olduğunu görüyoruz. Konunun akışına uygun gelen görüntüler. Örneğin uçaktan inişi ve selamlama, animasyon kullanımını çok başarılı buldum… Elbette özel tiyatroların yerleşik sahnesi olmadığından sahnenin taşınması ve gezici olması da sahnenin düzenlenmesi ve en tasarruflu taşınacaklardan oluşması önemlidir… O yüzden özel tiyatroların sahneleri en yalın ve en soyut olandan seçilmesi tesadüfi değildir… Her bir maliyet önemlidir, çünkü oyuncu ve tiyatro sahibi bütün emekçilerin alacağı parayı önceden bilmektedir, ona göre de seyirciyi oyuna çekmek ile yükümlüdür. Özel tiyatrolar özellikle popüler olmuş ve halen ekranlarda ve magazin haberlerinde görünür olan sanatçılardan oyuncu seçmeye çalışır. Bir popüler sanatçı oyunun seyircisini ve maliyetini karşılayacak ekonomik girdiyi sağladığı önceden hesaplanır ve ona göre sahneler kiralanır. Sahnelerin büyüklüğü seyirciyi çekeceği kadar olmak zorundadır, büyük salonun yarısı boş oyun oynamak o oyunun kısa sürede salonlardan uzaklaşması anlamına gelir, çünkü salonların kiraları da büyüklüğe göre değişmektedir.

Derya Alabora önemli bir sanatçıdır ve kendisinin özellikle istediği bir sanatçıyı sahneye taşımıştır. Sahnede alaturka, fantezi müzik olarak adlandırılan şarkı söylemektedir. Şarkıların arasında seyirci ile iletişime geçmekte ve onlar ile kısa da olsa sohbet etmektedir. Oyuna seyirciyi çekmektedir, bu sayede mikrofondan çıkan sesin canlı olduğunu anlıyoruz.

Efsane Pars, aşık olduğu her erkeğe birikimlerini kaptırmış ama kaptırdığı erkek hakkında da kötü konuşmayandır. Saf ve temiz bir yanı vardır ama o şöhret basamaklarından, kendi ifadesine göre “ara verdiği” sürecine kadar yaşadıklarından da ders çıkarmayan biridir. Hep umut ile bakmaktadır yarına, hayat akıyor ve akan sadece hayat mı? O her daim “Efsane is back” düşüncesindedir. Ve bir uçak kazası sonrası dönüşünü sağlamış…

Oyunun seyirci üzerine etkisine dokunmak istersem eğer, öykünün işleyişinden kaynaklanan bir akışta ve bugünün insanı yakalamada bir sorun var gibi geldi bana, ışık, müzik olayı bir anlamda sarmalamış ama öyküde ve öykülerin içinde geçişlerde bir aksaklık var gibi geldi bana… Şapkanın değişimi, ekrana yansıyan ışıkların değişimi konunun değişimini seyirciye fısıldamasına rağmen bir kopukluk ve şarkıların çok uzun olması ki ben bundan şikayetçi değilim, çünkü söyleyen büyük bir oyuncu olunca keyif ile dinledim ve alkışladım… Ama olayın kendisi tiyatro olunca beklenti başka bir açıya yöneliyor ister istemez…

Derya Alabora birikimli bir oyuncu olduğunu sahnede bir kere daha gösteriyor, fakat onun bu birikimi öykünün işleyişinde ve öykünün zayıflığından kaynaklanan aksamaları ne yazık ki ortadan kaldıramamış… Belki de mikrofonun da bir etkisi olabilir, ama ne yazık ki ben oyunun içinde olamadım, yanımda cep telefonu ile mesajların ve yazışanların ışığının da etkisi olabilir biraz uzaklaştım. Elbette zaman içinde her oyun oturur, aksaklıklar elbette başlangıçta olabilir, zaman içinde izlendikçe, sahnede oynandıkça aksaklıklar ortadan kalkacaktır…

Tek kişilik oyunlarda bir denge vardır genelde, mizah ve dram konusunda. Ben o dengenin ve zamanlamasının tam oturmadığını düşündüm yazımı bitirirken… Öykü dışında bir bütün baktığımızda ve en azından Derya Alabora sahnede keyif ile ve müziğin ruhuna uygun şarkı söylerken izlemek için bile olsa bu oyuna gidilir… Kostümü, ışığı bir efsaneye uygun seçilmiş ve düşünülmüş…

İsmail Cem Özkan



Efsane Kadın 
Yazan: Ali Kemal Güven
Yöneten: Naz Erayda
Oynayan: Derya Alabora
Dekor ve Işık Tasarımı: Cem Yılmazer
Müzik Direktörü: Cumhur Bakışkan
Kostüm ve Aksesuar Tasarım: Ubeyd Bayraktar, Cansu Tabak
Yönetmen Yardımcıları: Hande Selen Canar, Gizem Ertürk



22 Kasım 2018 Perşembe

Ülkenin yüzüdür konsolosluklar…


Ülkenin yüzüdür konsolosluklar…

Geçmişin karanlık yüzünü çağrıştıran bir çok şey günümüzde daha fazla gözüme batıyor. İkinci ve birinci dünya savaşının koşullarına benzer göçmen hareketliliği yaşanmaktadır ama insanlık bu iki büyük savaştan gerekli dersi almıştır diye umut ediyorum ama her umudun boşa düştüğü bir kırılma döneminden de geçtiğimizi göz ardı etmiyorum.

Popülist söylemlerin iktidara taşındığı, bir birinden daha tehlikeli liderlerin egosu altında belirsiz bir gelecek önümüzde durmaktadır. Belirsizdir, çünkü krizden krize doğru geçiş yapan kapitalist sistem, ulus devletinin üzerine yeni bir şey koyamadığı gibi, geçmişin ulus devletli reflekslerine benzeyen ama ulus kavramını da aşan yeni bir faşist liderlerin ve onları destekleyen geniş bir halk tercihi ile karşı karşıyayız. Bugün ki liderler ülkelerinde emperyalizm politikalarını sosyal devletin yerine ikame etmektedir. Savaş ve işgal ile içte yaşadıkları krizi aşacağını düşünen liderler, aynı zamanda özelleştirme adı altında ulus devleti için olmazsa olmaz sermaye biriktirme araçlarının elden çıkarılması ve küresel firmalara peşkeş çekildiği bir zamanın ruhu içindeyiz.

Popülist söylem elbette üçüncü dünya ya da daha kibarcası ile gelişmekte olan ülkeler için geçerli değildir. Emperyalist geçmişi olan geçmişlerinde faşizmi yaşamış toplum liderleri içinde geçerlidir. Faşizm ırk söylemi yerine göçmen karşıtı söylem ile kendisini ortaya koymaktadır. Popüler politikalar aslında gerçek anlamda krizlere / sorunlara çözüm önerilerinin olamadığının bir kanıtıdır. Liderler başarılarını daha ağırlıkta tesadüfi ve gelişmekte olan olgular karşısında anlık tepkileri ile çözüm arayışındalar. Uzun vadeli politikalar artık geçmişin soğuk savaş koşularında kalmıştır.

Ülkelerin küçük bir yansımasıdır başka ülkelerde ki konsolosluk işleri.  Suudi Arabistan'ın İstanbul Konsolluğunda işlenen cinayet ülke içinde doğal olanın küresel anlamda doğal olmadığının kanıtıdır. Orada kral istediğini asıyor, istediğini kılıç ile idam ederken dışarıdan gelen tepkilere pek kulak asmamıştır ama başka ülkenin vatandaşı ama aynı zamanda Suudi vatandaşı olunca ortaya karmaşık hukuki sorun ortaya çıkarmaktadır… Çünkü iki farklı hukuk ve bakış açısının karşılaştırmalı olarak bir olguda çatışmasına şahitlik etmekteyiz…

Onlardan bağımsız ama Ortadoğu ülkelerine silah satışı ile sürekli gündeme gelen ve benim de ikinci vatanım olan Almanya'nın dış temsilciliklerinden biri olan İstanbul konsolosluğunda yaşadıklarımı yazmak istiyorum…

Almanya’dan doğduğum ülkeye taşınma kararı verdim ve yeni Alman kimliğimi konsolosluktan alayım dedim ama sözde söylendiği gibi basit değil, sizi bir sıra zorunluluklar bekliyor… Alman vatandaşlığını alalı yaklaşık yirmi yıl olmuş ve bu arada ben bir çok şeyi artık biriktirmek ya da saklamaktan vazgeçmişim ve atmışım… Normal koşular içinde en fazla resmi bir belge on sene saklanıyor… Artık önemsiz olmuş şeyler yirmi yıl sonra baş ağrıtmasını da düşünemem… Neyse konumuza dönelim;

Bugün (22 Kasım 2018) ikinci vatanım olan Almanya konsolosluğuna gittim, birden kendimi zaman tüneline girmiş ve 1942 yılını yaşayanların ruh halinde hissettim. Elbette ben bir Yahudi duygusu hakimiyeti içindeydim... Düşünün ‘gestapo subayları’ kapıdan size bakıyor... Yahudi diyecek biri ve bizi hemen sarmalayıp sabun üretim merkezine götürüp suyumuzdan sabun, derimizden abajur yapacaklar... Almanya İstanbul konsolosluğunda çalışanlar kapıdakiler Türk, özel güvenlik elemanı, diğerleri Alman! Almanlar cam arkasında mikrofon ile iletişim kuruluyor... Aranda koskoca bir cam, camdan cama sohbetler Amerikan filmlerinde mahkumların birbiri ile konuşması gibi... Demokrasi, özgürlük sözlerini ağızlarından eksik etmeyenler, geçmişlerinde faşizm olan bir halkın devletinin konsolosluklarında geçmişi çağrıştıracak hiç bir şeyin olmaması gereklidir, oraya giden, ki sadece Alman vatandaşı gidebilir, vize almak isteyenlerin yeri özel firmalardır, Alman konsolosluğu muhatap bile değil, kendi vatandaşına SS subayı gibi yaklaşımın doğu olmadığını düşünüyorum... Ben bir Yahudi gibi hissettim orada ve Yahudi soykırımına uğrayan tüm Yahudilerin neler hissettiklerini yeniden anladığımı itiraf etmek isterim... Tüm konsolosluklar büyük olasılıkla böyle olmuştur, çünkü Almanlar standartlarına çok önem verirler...

İnsanın olmadığı yerde devlet var olmuş ne anlamı var?

Protokol: önceden internetten randevu almak... 

İnternette belirtilen evrakları toplamak... Almanya’da yaşayanlardan istenmeyen belgeleri istemek... Türk doğumluların Türkiye’deki nüfus kağıdı, doğum belgesi gibi... 

İnternetten aldığın randevu kağıdını istemek... Onsuz gelirseniz konsolosluğa sokulmayabilirsiniz... 

Yanınızda bozuk para, istenilen parayı kuruş kuruşuna bozuk almak için, para bozmuyorlar...

Cam arkasında mahkum ziyareti gibi, insandan uzak, resmi konuşma ve resmi formlar... 

Randevuda belirtilen işlemlerin yapılabildiği başka soruların alınmadığı bir konuşma düzeni...

Her geliş için, her randevuda aynı belgelerin istenmesi, kendi arşivine bakmak yerine belge toplanmasını istiyorlar... Günümüzde artık her türlü bilgiye her yerden ulaşılmasına rağmen hayır biz ulaşmayız siz getirin biz kontrol edeceğiz demeleri...
Fotokopi biz çekemeyiz, gidin dışarıdan çektirin! (Neden çekemezler, toner ücreti mi pahalı, çalışanın ayağa kalması mı paralı?)

Dışarıdan içeriye girerken cep telefonunuza ve yanınızda varsa eğer çantanıza el koyuyorlar, onlar bir dolapta... Telefonun kapalı olmasını istiyorlar, cemakanın arkasında olan görevliye kapalı vermek zorundayız… Çantanızı bir köpek koklayarak arıyor... Çantada hadi uyuşturucu olsa ne yapacaklar, yani Almanya’da uyuşturucu kullananlar yokmuş gibi, hangi alman kurumuna girerken uyuşturucu aramasından geçtiniz? Hollanda konsolosluğunda köpek araması var mı?

Konsolosluk içinde cep telefonunuz yok, iletişim hakkınız kapıdan girerken ortadan kalmış demektir… İnsan hakları mı dedi biri, yok canım o sadece kağıt üzerinde ki bir leke…

Bu arada kimlik değiştirme ücreti 59 Euro’dur, yanınızda bozuk para ile gidin... Bozuk paramız yok diyerek sizin paranıza devlet yardımı alabilirler.

Peki, neden bu kadar kontrol?

Sadece kendi vatandaşlarının girdiği bir yerde güven sorunu var. Kendi vatandaşına güvenmiyor ve korkuyor… aklıma başka bir şey gelmiyor… Eskiden bankalar cam arkasından hizmet verirdi, sonra camlar ortadan kalktı, yüksek masaların yerini rahat oturacak masa ve koltuklara bıraktı, işi olan elinde numara ile sırasını beklerken oranın havasından rahatsızlık duymadan orada zamanını sinirlenmeden geçirmektedir. Bankalar sistemin camekanıdır ve kapitalist sistem müşteri odaklı bir tercih yapmışken, devlet hala vatandaş merkezli değil… Vatandaşın ve bireyin hakları daha öne çıkarılması gereken yerlerdir devleti temsil eden yerler, çünkü orada küçük bir Almanya’nın profili olmalıdır. Misafirperver, dostça, insana yakışan ve geçmişini çağrıştırmayan ve geleceğe bakan bir çalışma alanı…

Peki bu çok mu zor?

Terör tehlikesi gibi kavramların ne kadar altı boşaltıldığı ve bugün ki teknoloji ile çok önceden tahmin edildiği bir yerde, güvenli alanda bir hapishane atmosferi ile gardiyan mahkum konuşmasının olmasını anlam veremiyorum…

Almanya insanı geçmişin karanlık yüzünü ortadan kaldırmış, sosyal devletin hala güzelliklerini üzerinde taşıyan ve ülkesine her türlü zenginliği davet eden ve zenginlikler ile kendisini güçlendiren bir ülke olduğunu hayal etmek çok mu ütopik?

Almanya içinde gelişen ırkçı, sağın yansımasını hiçbir zaman ülke dışında görmek istemiyorum…

İsmail Cem Özkan



21 Kasım 2018 Çarşamba

Uzlaşma


Uzlaşma

İki insan bir arada yaşamaya karar verir ve evlenir. Artık onlar eştir. Eşlerin en önemli dönemeci çocuk konusudur. Çocuk dünyaya geldikten sonra artık ebeveyn olarak anılacaklardır. Ebeveynler her ne kadar ortak karar verdik deseler de hayata gelen onların canı ister istemez bazı sorunları su yüzüne çıkmasına sebep olur ya da var olan sorunların bastırılmasına neden olabilir. Çocuklu yaşamın başlangıcı çoğu çiftler için henüz bir birini özümsediği bir süreç değildir. Özümseme ya da uyum zaman isteyen bir süreçtir ve çocuk bu sürecin bir yerinde hayatlarına katılır. Aşk öyle garip bir şeydir ki, kimse hiçbir şeyi önceden hesaplayamaz, bir an sevgili olanlar bir an sonra düşman olabiliyor, onları birbirine bağlayan varsa ortak çocuklarıdır.

Boşanmaya doğru giden adım içinde en çok duyulan söz “özgürlük”tür. “Kendi özgürlüğümü kazanabilmek için seni özgür bıraktım! Kısaca senden ayrıldım!”, üstelik herhangi bir neden öne sürmeden. Çocuk olacağını haber aldıklarında sevinçlerini yaşamaya henüz fırsat bulmadan iş dünyasının ve projelerin arasında yok olan Pierre (Gökçer Genç) boşanma için fırsat kollamıştır. Çocuğun bakımından kendisine dahi zaman ayıramayan Anna (Zeliha Bahar Çebi)kararını vermiştir. Ayrılık. Bu kararının sonucunu evliliklerinin bir buçuk sene geçtikten sonra mahkemeden almıştır. Boşanmışlardır. Onlar artık eş değildir. Ebeveyn! Anna eşinin ilgisizliğinden dolayı hayal kırıklığı yanında öfke doludur. Mahkemeden boşanma kararı almış olmalarına rağmen, çocukları için ortak bir karar alamamışlardır, çünkü babanın çocuğu görme hakkı vardır ama Anna için bu görme hakkının zamanı problem yaratmaktadır. Anna  ebeveyn olarak eski eşi ve kendisini yüzüstü bırakan kocası ile sorunlarını çözememiştir. Mahkeme bunun üzerine ülkemizde de uygulanan arabuluculuk sistemi içinde iki uzmandan yardım almaları konusunda tavsiyede bulunmuştur. Elbette burada zorlayıcılık yoktur, arabulucu olanlar işi olur tarafını ortaya koymak ile yükümlü, taraflar arasında diyalog başlamasına aracı olmak ile sorumludurlar. Sorunun çözüm yeri uzlaşama masası değildir, nihai kararı mahkemede hakim verecektir ama buradan alınacak her hangi bir tavsiye kararı hakim üzerinde etkili olacaktır.

Uzun bir giriş cümlesi kurdum, çünkü olayın anlaşılması için önemlidir. Şehir içinde yaşayan modern yaşamın en küçük birimi olan ailenin de parçalanmış halini ve çocukları üzerinden sorunlarına yaklaşımını anlatan bir oyun izleme şansını yakaladım. Toplumun en küçük bölümünü temsil eden ailenin boşanmış fertlerinin ebeveyn rolleri oturmuş trajik komik bana göre ise kara mizah unsurlarının bol bol serpiştirildiği Anna ve Pierre’in uzlaşama arayışlarına şehir tiyatroları sahnesinde izledim.

Oyunu izlerken oyunun akışı ve konuyu işleyişi açısından beni rahatsız eden her hangi bir şey hissetmedim, çünkü oyunun konusu, işleyişi ve akıcı hale getiren sorun içinde sorun ve sorunların çözüm yollarının bir yerde kesişmesi. Sosyal hizmet uzmanı İsabelle (Işıl Zeynep) ve stajı yeni bitirmiş ve işin henüz ilk deneyimini yaşamakta olan kızı Jeanne (Yeliz Şatıroğlu) arasında ki sorunun gün yüzüne çıkması ve birbiri ile yüzleşmesine de şahitlik etmekteyiz. Görüşme sırasında oluşan duygusal yakınlaşmalar ve yanlış kurulan empatilerin yanlış anlaşılması da oyunun komik ama aynı zamanda trajik yönünü vurgulamaktadır. Kuşaklar arasında bakış açısı, aile olarak kabul edilen ilişkilerin çözümlemesini de hissetmekteyiz.

Yaşadığımız çağ yalnız bireylerin geçmiş ile olan yüzleşmemesinin yaratmış olduğu sorun yumağı içinde boğuşması gibidir. Sorunlar baştan öngörülmemiştir ama öngörülmeyen yaşamın sorunları içinde çatışma halinde hesaplaşılmamış bir geçmiş bir gün zorunlu karşılaşmaları da ortaya çıkarmaktadır. Ebeveynlerde çocuk ve onun ile ilgilenme süresi olarak karşımıza çıkmaktadır, nafaka gibi maddi sorunlardan daha önemli olan duygusal boyutudur. Çocuk babasız ve ama annesinin aşırı ilgisi altında kişilik mücadelesi yapmaktadır.

İsabelle ve Jeanne arasında ki diyalogda ise babasız büyüyen bir genç kızın geçmişi ile annesi ile profesyonel ilişki dışında karşılaşmasıdır. İlk defa babasının fotoğrafını görecektir, aslında yakışıklı olmayan ama gülmeyi ve yaşamı seven bir babanın varlığı ile karşılaşır.  Aralarında ki çatışmada babasız büyümenin sonucunda oluşmuş olan bir tepkisel davranışlarını açıklar. Anna ve Pierre arasında ki gel-gitler ve uzlaşma adına atılan üçüncü buluşmada ki kırılmanın modern yaşam ve ailenin de sorgulamasını görebiliriz. Birbirine güvenmeyen ama kaybedeceğini hissettiğinde elinde tutma hesabı adına atılan düşünülmeden atılan adımlar ve sözler yeni hayal kırıklıklarının ve parçalanmış ailenin varlık sebebi de gözler önüne serilmektedir.

Oyuncular açısından oyunu değerlendirmek gerekirse, her biri kendisine verilmiş rolü içselleştirmişler ve duygusal geçişleri ve tepkileri hem vücut dili ile hem de mimikleri ile yerinde, abartmadan oyunun içinde seyirciyi kucaklamaktadır… Arka fonda kullanılan ses kirliliği şehir yaşamın homurdanması olarak algıladım ve duygu yoğunluğuna uygun olarak ses yükselmekte ve inmektedir. Oyuncuların vurgusuna pozitif katkısı göz ardı edilemez. Işık genel de orta masayı aydınlatırken bazı anlarda oyuncuların üzerine daha da yoğunlaşırken salonu karartmaktadır, bu ışık süzmesi elbette oyunun amacına uygun ve anlatılmak istenenin seyirciye ulaştıran uyarıcı olarak kullanılmaktadır, ben başarılı buldum… Sahne düzenlemesi de çok başarılı, üç tahtanın arkasında oyuncuların kulisidir. Orada dinlenmekte ve orada üstlerini değiştirmekteler. Kırımızı ışık ile aydınlatılması bir anlamda burası sahne değil, burası kulis ama sahnede olan bir kulistir demekte. Oyuncuların orada dinlenmesi ve rolün gereği sahneye çıkacağı anı beklemesi seyirciye arkadan fısıldamaktadır. Çok iyi düşünülmüş olduğunu düşündüm. Üç tahta üç ayrı bölüm, üç hesaplaşma...

Seyirci için düşünülmüş her anın hesaplandığı ve nerede sesin yukarıya çıktığı, nerede duygusal bakışın hakim olacağı ve de nerede aklın hakimiyetini ve aklın mantık diziminin sorgulanması iyi hesaplanmış bir oyun olarak gördüm.

Elbette ülkemiz sorunların hakim olduğu bir süreçten geçiyor, bu oyun sahnenin dolması için sahneye taşımış olarak düşünebilirsiniz, çünkü yaşananlara dokunmayan ve içinde bulunduğumuz sorundan çıkıp başka bireysel sorunların içinde kaybolacağımız bir oyun. Bir an içinde yaşadığımız coğrafyadan çıkıp Fransız sorunlu modern aile yaşamına bakmaktayız. Her toplumsal olayın bir sonucu vardır, tiyatrolarda ülkede ki baskı oranına göre toplumsal olaylara özgürce dil uzatabildiği gibi, baskın artması ile daha sanatsal ve daha dolaylı söylemleri seçerek yine topluma ve seyircisine belirli mesajları fısıldar. Özgürlük ile orantılıdır sahnede sesin tonu ve seçilen kelimeler. Yönetmenlerin, oyuncuların daha özgür olduğu ve korkmadan her cümleyi kurabilecekleri özgür sahnelerin özlemini duymaktayım… Ödenekli tiyatroların, parasını devletin kültür bakanlığından alanların elbette parayı verenin arzularına göre cümlelerini kısaltmakta ya da yuvarlama hakları vardır, çünkü tiyatro öyle bir şeydir ki, seyircisini bulamadığın an yapılmış tüm yatırımların zarar hanesine yazılmasıdır, oyuncunun aç kalması ya da emeklilik hakkının olmamasıdır… Oyuncu sonuçta işini para için yapmaktadır, yönetmenlerde oyuncuların beklentisine karşılık verecek oyunlar bulmak ile yükümlüdür, parasını alamayan idealist oyunculuk yoktur. Günümüzde tüm oyuncular profesyonellerdir ve onlardan bekleneni vermek ile yükümlüdürler… tiyatrolar kafalarda oluşturulan algılar ile örtüşmeyebilir, çünkü liberal ekonominin hakim olduğu düzlemde her tiyatro kendisini popüler söylem ve oyuncular ile ayakta tutma telaşı içindedir. Özel tiyatrolar seyircisini kendisi belirlemektedir ama ödenekli ve devlet tiyatrolarında seyirciyi belirleyen siyasi erktir ve onların öncelikleri sahnelerden hangi cümlelerin ve hangi oyunların konulacağını belirler…

Toplumsal mesaj yerini bireye seslenen mesajların aldığı oyunların bu dönemde sahnede olması tesadüfi değildir. Her geçiş sürecinin kendisine özgü dili vardır, bu dönemde kullanılan dil izlediğimiz oyunda ki dildir, özgürce bireysel çatışmaların birey boyutunda derinlemesine işlenen kara mizah, dram, komedi, trajedi boyutu ile bir çok oyunu bulacağız. Yabancı yazarlardan tercüme dilmiş oyunları genelde daha başarılı buluyorum, çünkü yazarı bizi düşünmeden kendi toplumu için yazmıştır ve bizi yönetenleri rahatsız edecek her hangi bir cümle içinde barındırmaz… Barındırırsa da zaten bize değil, yazıldığı ülkeyi iğneliyordur…


İsmail Cem Özkan


Uzlaşma
Yazan: Chloe Lambert
Çeviren: Zeynep Su Kasapoğlu
Yöneten: Aslı İçözü
Dramaturg: Arzu Işıtman
Sahne-Kostüm Tasarımı: Zuhal Soy
Işık Tasarımı: Mahmut Özdemir
Müzik-Ses Tasarımı: Ilgın İçözü
Oyuncular: Gökçer Genç, Işıl Zeynep, Yeliz Şatıroğlu, Z. Bahar Çebi
Yönetmen Yardımcıları: Tarık Köksal, Ercan Demirhan Ceysu Aygen, Derya Yıldırım


10 Kasım 2018 Cumartesi

Ali Asker


Ali Asker


Hozat’lı bir delikanlının atalarından duyduğu türkülere yaşadığı çağın ruhunu katarak yeniden üretmesi ile oluşur Ali Asker. Ali Asker devrime inanmıştır, devrimcidir. Bir gün gelecek eşit haklar içinde çok kültürlü bir ülkede yaşama hayalindedir. O Dersim’lidir. Acı ile yoğrulmuştur yakın tarih ve acıyı yaşayanlardan almıştır ağıdın, öfkenin nefesini. Henüz bitmemiş bir sürecin ara kuşağı olarak doğmuştur, zorunlu kalmıştır Elazığ'a göç etmeye. İyi ki de etmiştir, orada öğrenmiş ve yaşamıştır aşık geleneğini. Oraya gelen aşıklardan nefes almıştır, bilgi almış, onların önünde ilk sınavını vermiştir. İlk sınavını verdiğinde bir kahvede çay dağıtmaktadır. O emeği ile emeğin yardımı ile çıkacaktır, umudun merdivenlerinden.

O devrimcidir, devrimcilerin katledilmesini içinde yanan alevin yeniden dışarıya ezgiler ile vurmasını yaşamıştır. O artık şehir şehir, kasaba kasaba, köy köy, nerede bir direniş varsa, nerede bir örgütlü devrimci yapı varsa orada sahne alacak, içinden gelen ateşin ezgilerini sloganlar eşliğinde seslendirecektir. O kendi emeği ve gücü ile katılacaktır kavgaya ve hiçbir karşılık beklemeden, sürekli dayanışarak, hiçbir yardımı gözetmeden yola çıkmış ve yolda sesine ses katacaktır. O sadece yol parasına yola çıkmış, geri dönmeyi düşünmemiş bir devrimcidir ve o dönüşü olmayan tolda işkence tezgahında kaybettiği kardeşinden sonra yurt dışına sürgüne gidecektir, çünkü düşman onu yakalasaydı kardeşinden farklı bir sonuç beklemiyordu. Yoldaşları işkence tezgahlarında, darağacında, direnerek dağda vurulmuş, öldürülmüş ve o sürgünde onların öfkesini, acısını, beklentisini ezgiye dökmüş söylemiş dayanışma gecelerinde, devrimci etkinliklerde sahneden seslenmiş, sahne bulamadığı zaman evinde besteleri ile seslenmiş, o sadece ezgileri ile yol almış devrimcidir ve devrimci olmanın gereğini yapmış, elindeki nota ile saldırmış karanlığa…

O bir devrimcidir, devimci yolda düşenlerin olduğu yerde düşenlerin arkasından ağıt yakmamış, sadece öfken ile umudu birleştirmiş... O içinde beslediği büyüttüğü umudunu sürekli ezgilerine aktarmış, aktarmakla kalmamış seslendirmiş. Seslendirmek isteyenlere de izin vermiş bir alçak gönüllüdür. O devrimci dayanışmanın, devrimci olmanın ne olduğunu yaşamı ile kanıtlamıştır. O sıradan bir askerdir, o bir neferdir, o bir sanatçıdır. O büyük laflar etmemiştir, inandığını söylemiş, elinde olan teoriye uygun bir dünya hayal etmiş ve o hayalini hayata geçirmek için mücadele etmiş bir devrimcidir. O devrimci bir sanatçıdır ve üretmeye devam etmektedir. En umutsuz olduğunda bile yeniden umut bulmuş, en küçük tohumdan bir orman olacağını bilerek bakmış hayata.

“Yemeden içmeden mahrum kaldıysak
Her zaman zayıftan yana olduysak
Varımız yoğumuz hepsini serdiysek
Gelecek aydınlık günler içindir.”

Ali Asker 50. satan yılını kutluyor, selam olsun devrimcilere, selam olsun devrimci yolda yürüyenlere, selam olsun düşenlere, selam olsun varlıkları ve ruhları ile aramızda olanlara, selam olsun Ali Asker’e…

İsmail Cem Özkan

7 Kasım 2018 Çarşamba

Sermiyan Midnight


Sermiyan Midnight

Sermiyan Midyat’ı sahnede canlı canlı izlemek baştan söyleyeyim keyifli, o keyfi ben yaşadım ve sizin de yaşamanızı isterim.

Tek kişilik gösterisi iki bölümden oluşuyor. İlk bölümü kendi yaşadığı ailesi ve çevresinde gelişen olaylar üzerinden yaşarken doğal gördüklerini, ileri ki yıllarda pek doğal olmadığını anladıktan sonra geçmişe doğru bakış.

Adının anlamından başlayan yani doğumdan başlayan bir ergenlik dönemine kadar geçen bir ilk bölümden seçmeler ile seyirci ile buluşuyor, ikinci bölüm ise daha çok mesleğini eline almış tiyatro sahnesinden sinema platolarına doğru geçişini anlatan ve turneler ve çekim için gittiği yerlerde yaşadıkları “normal” davranışlardan seçtikleri ile seyirciyi kucaklamaya çalışıyor. Çalışıyor diyorum, çünkü ilk bölümde kucakladığı seyirciyi ikinci bölümde kucağından kaçırıyor. Belki de arada çalan müzik seçimi bu uzaklaşmaya neden olmuş olabilir. Ama benim gözlemin elbette başka, çünkü benim gözlemime göre hicvin ortadan kalması ve yerini balon esprilere dayanmasıdır. Platolarda ve turnelerde gözlemlerinin altında toplumun dokunuşu yok, daha ağırlıkta bireyin orası için doğal olarak algılanan tepkileri üzerinedir. Şimdi ilk bölümü Kürt sorunundan, solcu babasının tutuklanması ve Kürt bir çocuğun İstanbul ve Ankara’da yaşadıklarını 80’li yıllarda ki doğal olarak gördüklerinin aslında doğal olmadığını yıllar sonra anlamak ve onu anlatması daha içten ve sözler de küfürlerde sözün içinde sırıtmamasının etkisi var.

İlk bölümde Kürtçe ile Türkçe karışımı bir yaşamın çelişkilerini mizahın hicvini öyle bir yediriyor ki, hiciv mi, dalga geçmek mi arasında kalabiliyorsunuz… Kahkahası bol ilk bölüm eşliğinde Midyat sahnede adete salona hükmediyor. Ama ikinci bölüm için aynı başarıyı koruduğunu söylemek zor, çünkü onun seçtiği deneyimler ve film çekerken yaşanmışlıklar seyirciyi kucaklayamadı. Kucaklayamamasının nedeni ilk bölümde yaşanmışlıklar ve hiciv tonun yok olmasında yatıyor. Toplumsal eleştiri mizahın dilinde farklılaşır ama toplumsal olayların birey bazına indirgediğinizde ve bireyin ağzından çıkan küfürler ile anlatımı her zaman mizah olmuyor, seviye aşağıya doğru düşüyor… İkinci bölümde bende uyandırdığı etki, Amerikan oda tiyatrosunun küfürlü versiyonun Türkçeye birer bir çevrilmiş ve tek oyuncuya uyarlaması gibi geldi… Amerikan genç tiyatro yazarları ve dizi yazarları oyunlarını okurken veya izlerken hep aynı duyguya kapılıyorum, onların dilince siktir çekmek sokak dili içinde doğal ama bizde cümlenin başına aldığınız an batıyor, rahatsız ediyor... Küfürle başlayan ama sonra işin içinde entrikaların ve kara mizahın unsurların olduğu oyunu bir bütün baktığınızda tercümede bir yanlışlık olduğunu ve bizim toplumu tanımadan uyarlamaya çalışması olarak olduğunu düşünüyorum, kısaca tv için yapılan dizilerin arasına kahkaha yerleştirmek gibi bir şey ama olmuyor...

Sermiyan Midnight, hoş vaktinizi çalmıyor, size 80’li yılarlın yaşanmışlıklarının ve garip durumların Kürt bir ailenin çocuğuna yansımasını izleyeceksiniz, ortaya çıkan çelişkileri Sermiyan o kadar ince işliyor ki, sizi kahkahaların arasında bir dönemin geçekliği ile yüzleşmesini sağlıyor…

Sahne ışığı, müziği, dekoru konusunda bir şey demiyorum, çünkü tek kişilik oyunun öznesi sahnede ki performansıdır, seyirci ile kurduğu diyalogdur. Seyirciyi oyunun bir parçası yaptığı oyunlarda olduğunu kelime arasında anlattı, bazı zamanlarda seyirci ile bire bir diyalog kurmaya çalıştı ama benim olduğum oyun içinde seyirci sahneye sadece kahkahası ile katıldı…  Espriler arasında nefes alma ve boşluk olmalıdır ki seyirci nasıl bir espri bombardımanı altında kaldığını hissedebilsin, arka arkaya gelen öyküler beni bir ara kopardı, sadece kahkaham kaldı kulağımda!..

Dekor her zaman aynı mantık içinde işliyor. Bir koltuk, bir sehpa ve üzerinde içecek, bir köşede farklı ses çıkarmak için mikrofon ve yaka mikrofonu… Işık genelde sahneyi tam aydınlatır boyutta ve son öyküde otel ve müşterisi bölümünde sahnenin her alanı karartılıp oyuncu üzerine yoğunlaşması ve oyunun bitişi mum söndürülmesi… Müzik sadece verilen arada ve oyunun başlamadan verildiği halde oldu ve seçilen müzik seyirciyi hazırlayan şekilde değil, öyle tercih edilmiş sadece… Anonslar mizahi ve cd’den yayınlanması… Bana göre çok iyi olmuş, anons bile oyuna hazırlarken müzik dışında kalmış…

Vakti olanın, 80’li yılların bir çocuğa yansımasını ve “beyin yanmasını”  yani evde ve okulda ki yaşamın birey üzerine yansıması ve farklı dünyaları aynı anda yaşamasını anlamanız açısından gidin ve bol bol kahkaha atın ve soyun sonunda eğer vaktiniz varsa düşünün…

İsmail Cem Özkan