Galata Gazete


12 Nisan 2018 Perşembe

Balerin

Balerin

Medyanın kafamızın içini biçimlendirdiği bir zaman diliminden geçiyoruz. Görsel olarak sunulanların emek boyutu ve insanı içeriğini pek incelemeden öyle sunulduğu gibi alıyoruz, kendi algılarımız içinde değerlendiriyoruz.

Ülkemizin şanslı insanları bale, opera, tiyatroya gitme/görme şansına sahip, onlar orada, yani sahnede yaşanan olayları ve emeği; alın teri olarak görmekteler. Sanatçı seyircisi ile buluşurken “sahnede size sunduğum şölen yılların birikimi ve şu anda izlediğiniz dakikalardır.” demektedir. İzleyici ile göz teması vardır oyuncunun, oyun içinde canlandırdığı karakterin giysisi içindedir ama bizim dilimizde bizim alışkanlıklarımız içinde bize bizim imgelerimiz içinde bize daha önce yazılmış bir öyküyü anlatır.

Sosyal medya son yıllarda yaygınlaştı ve geleneksel medyanın yerini çoktan almış durumdadır. Bugün her birimizin cep telefonundan sosyal medyanın görselleri sunuluyor. Protestolar, şikayetler, homurdananlar görsel eklenmiş alt yazı ile sunuluyor. Bale ve balerin denildiğinde ise taciz, tecavüz, sahnede oyunculara karşı söylenmiş nefret söylemlerin sonucunda bir protesto olarak bazı fotoğraflar yayınlanır. Cinsiyetçi bakışa karşı sanatçıyı savunan fotoğraflarda emek vurgusu yapılır. Bakın denir ne fedakarlıklar sonucunda bu sanatçı sahnede yerini alıyor, nasıl bir eğitimden geçtiğini görün diye görsel materyaller eşliğinde cep telefonumuza yansır. Sosyal medyanın bir özelliği vardır, anında tepki duyar twitter hesabından siyasi bir metin yazar ve sonra hiç yaşanmamış gibi başka haberlere bakarız. Bir saman alevidir ve bizler samanın ne olduğunu bilemez konumdayız.  

Her birimizin ekranına düşmüştür yaralar bereler içinde ayak parmak uçları. Balerinin ayağıdır. Sargılar içindedir. Nasır bağlamıştır belki…

Balerin ya cinsel yönü ile ya da çektiği eziyet ile ekranlara düşer.

Nefret söylemi ya da cinsel obje olarak algılayanlar ve onlara karşı savunanlar… Yaşanan tüm olumsuzluklara karşı balerini, balerinler ve opera bale sanatının emekçileri kurumları ile birlikte basın açıklaması yaparlar ama bu zaman diliminde artık “normal” olarak kabul ettiğimiz gibi yaygın medyada yerini pek almaz, alırsa da görünmez olması için üzerine başka haberler serperler. Sahneden, yaşamdan kadının uzaklaştırılması için her türlü yol denenir. Kadın bazıların şehvetini azdırıyor, azanlar ise kadına her türlü acıyı hak görüyor. Yaşananlar ve mahkeme tutanaklarına düşenler ibretlik olacaktır belki gelecekte. Çağdaşlık yolunda ilerleyen bir memleketin çocukları bugün sahnede kadının varlığını ve konumunu tartışır hale geldi.

Balerin oyunu klasik bale eğitiminden başlıyor. Klasik bale eğitimin ne kadar zor, ağır ve çok çalışma üzerine oturduğunu sahnede görmekteyiz. Balerin imgesi kafamızda “tütüsü, point’leri (parmak ucunda durmasını ve dans etmesini sağlayan pabuçları), “beyaz”lığı, zarafeti, masumiyeti gibi… Evet, dışarıdan bakınca romantik bir görüntü… O görüntünün kuralları vardır ve o kurallar çok çalışmak içindedir. Kolay değildir, eğitmenin her emrini yerine getirmek. Üstelik eğitim müzik ile uyumlu sahne üzerine kuruluysa. Klasik olarak öğrenilen hareketlerin bale için yazılmış bir eserde sahnede hayata vermek, seyircinin önünde… Her gösteri, her sahne ayrı bir çalışmanın üründür, kaslar ısıtılmadan, belirli esnemeler yapılmadan sahnede balerin yerini alamaz, alırsa da başarılı olamaz. Başarı içindir çalışmak…

Balerini sahneden indirip aramıza aldığımızda ne görürüz? Bir insan. Onu bir insan olarak gördüğümüzde sahnenin büyüsü yok olacak mıdır? Acıları, sevinçleri, duydukları, hissettikleri, seyircin hapşırması karşısında çok yaşa diyen bir ses. Balerin aramızda olursa büyü bozulur mu?

Oyun yukarıdan aşağıya doğru süzülen bir ışık demetinin aydınlattığı alanda bir müzik kutusu üzerinde görürüz balerini. Müzik kutusu müzik eşliğinde dönmektedir. Nostaljik filmlerde gördüğümüz müzik kutusu dijital sesi eşliğinde kurulduğu kadar dönecektir. Balerin bir mekaniğin parçasıdır. Bir işlevi vardır.

Müzik kutusu üzerinde dönen balerin sonuçta bir insandır ve o kutudan indiği an insan olduğunu, nefes alıp veren, kılık kıyafet değiştirendir. Ayaklarındaki point’leri çıkarması, ayağını pudralaması, bakımını yapması, point’lerin bağcıklarının neden dışarıda olması gerektiğini anlatması, kurallar içinde davranmasının bir gerekçesi olduğunu anlatır. Aynaya karşı konuşmaktadır ama ayna aslında bizleriz, diğer taraftan da aksedilen balerin.

Dans, bale, tiyatro, video… iç içe geçmiş sanat dallarının birlikteliğinden doğan bir şölen…

Her sahne her farklı öykü bir kıyafet değişimi ile seyirciye hissettirilir. Her küçük öykü balerinin başka açıdan yorumlanışına ve onun insani boyutunu görmemize açılan pencereleri işaret eder. Sahne yatay şekilde kurgulanmış bir penceredir ve pencereden yansıyan ışık (video) bize öykünün başka boyutunu anlatır.

Dans ve tiyatro bir sahnede kesişmektedir. Müzik kurgusu ve geçişleri hareketlere bir anlam katarken seyircinin kafası içinde kelimelere dökülmektedir. Her notanın karşılığı bir hareket, her hareketin anlamı bir kelimedir. Kelimeler yan yana gelmektedir, uzun uzun cümleler öykünün ana fikrini oluşturmaktadır. Klasik baleden modern baleye doğru bir yolculuk, bale tarihinin yolculuğudur. Kronolojik geçiş yoktur ama kronolojik olmayan bir tarih yolculuğundayız. Ses, hareket, müzik, balerinin iç konuşması ve dışarında gelen komutlar.

Bir balerinin içinde biriktirdiği ve seyirciye anlatamadığını anlattığını bir şölene dönüşmüş. Bu şölene seyircinin tepkisi ayakta alkışlamak oldu. iyi bir şekilde kurgulanmış, iyi bir şekilde sahneye taşınmış ve sunumu mükemmel olan bir bütünlüklü dans, tiyatronun kesiştiği farklı bir sanat eserini gördük, yaşadık, içselleştirdik.

Balerin oyunu bir anlamda bir manifestoyu sahnede açık açık seyircisine sunuyor… Marx ve Engels’in kaleme aldığı Komünist Manifestosuna atıf yapılarak işçi yerine balerin kelimesi ekleyerek yapmış olduğu manifesto sahneden seyirciye direkt ulaşıyor…

Oyun bittiğinde aklımda kalın harfler ile cümleye dönüşen şu cümle oldu; “hep bir direniş hali.” Balerin sahnede yer alabilmek için sürekli direnmek ve esnekliğini korumak zorunda, üstelik zamanın acımasızlığı karşısında dimdik ayakta durmak zorunda. Modern, klasik dans hangi dansı yaparsanız yapın direnmeyen insanın dans etme şansı yoktur, trajedi, dramdır. O trajediyi mutlu ana döndüren öykünün sahnede hayat bulmasıdır…

Kuğu Gölü Balesi, Şirin, Giselle, Kamelyalı Kadın…

Pyotr İlyiç Çaykovski, Arif Melikov , Adolphe Adam, Alexandre Dumas…

Arka arkaya gelen ve iç içe geçmiş olan bale klasiklerin ve bizden öykü olan Ferhat ve şirin’de Nazım Hikmetin sözleri evrensel olanın yerel olana doğru dönüşü, yerel olan balerinin evrensel olana doğru geçişini izledik. Yere yansıyan video görüntüleri, bırakılan her boşluk, nefes almak için verilen molalar, kıyafet değişimi ve iç çekişler bizi seyirci koltuğundan alıp öykünün içine bırakmasıdır.

Bir biri ile uyumlu ses, ışık, sahne düzenlemesi, oyuncunun ustalığı ve birikimin sahneye taşıyan yaratım ve yönetim bize unutamayacağımız bir gösteri sundu. Emeği geçen tüm sahnede yer alan almayan, hatta sahnede konuklara yer gösteren tüm çalışanlara çok teşekkür ediyorum… İyi ki varsınız, iyi ki sanat var, yoksa bir birimize bizim hikayemizi anlatamayacaktık.

Sanat hangi alanı olursa olsun insana insanın öyküsünü anlatmaktır.


İsmail Cem Özkan



Balerin
Proje Danışmanı: Kemal Aydoğan
Tasarım, Yönetim, Koreografi: Bedirhan Dehmen
Yaratım, Dans: İlke Kodal
Sahne Tasarımı: Bengi Günay
Işık Tasarımı: İrfan Varlı
Ses Tasarımı ve Müzik: Utku Şilliler
Görseller: Murat Dürüm
Proje Asistanı: Belçim Yavuz
Süre: 50 dk.
Moda Sahnesi

Tanrı biz insanları düşündü.

Tanrı biz insanları düşündü.

Tanrı bir gün biz insanları düşündü. Bazı insanlara serveti, cariyeleri, köleleri hak görürken, insanlığın çoğuna acıyı, nefreti, aşağılanmayı, köle olmayı hak gördü. Tanrı kendi gölgesini dünya üzerine krallar, padişahlar ile yeryüzüne vurdu, peygamberler onun nefesi, sesi oldu. Onlara her türlü sefayı hak gördü, onların elinden cezayı ise keskin kılıç olarak tebaaya hak gördü.
Mısır’dan çıkan seçilmiş Yahudilere “seçilmişsin” dedi, yüzler yıl köle yaşadıktan sonra. Kimse sormadı, Yahudiler Mısır’a neden köle ve işçi olarak gittiğini. Musa onların kurtarıcı çobanı olarak tanrı tarafından ilan edilene kadar, seçilmiş halk diğer kölelerden farklı çalışmadı.
Firavun’un yaptırdığı saraylara taş taşıdılar, taş işçiliği yaptılar, taş ocaklarında alın terlerini ve kanlarını bıraktıklar. O güne kadar seçilmiş halk hiç sormadı neden bu cezaya tabi olduklarını…
Seçilmiş halktı ve seçilmiş bir taş ocağında kas gücünü Firavun için kullanırken güzel kadınları sarayda cariye olarak firavun daha güzel gece geçirsin, deliksiz uyku uyusun diye canını dişine takmış her türlü insanı değerini ona sunuyordu.
Mısır medeniyetti. İnsanlığın yaratmış olduğu birikimin sembolü, o dönemin parlayan güneşiydi. Firavun tanrının yeryüzünde ki güneşi, ayı, gölgesi ve hatta kendisiydi. Tanrıydı krallar, peygamberler ve imparatorlar. Sezar’dı dünyayı inleten.
Tanrı adına savaştırdı kölelerini, tanrı adına arenada kanlar yere döküldü. Tanrı adına kan döken köle, binlerce insanı kendisine hayran bıraktı. Kanı dökülenin ise nefesi arena zeminine karışırken, seslerde haykırışa neden oluyordu. Tanrının yüzlerce ismi vardı ve her toplum tanrının öteki ismini haykırıyordu.
Tanrı sadece efendilerindi.
Efendiler tanrı için sefa içinde yaşıyordu.
Midelerinde tek lokma olanlar ise tanrılarına şükrediyor ve daha fazla acı çekmemek için dua ediyordu. Ekmeğe verene şükrandılar. Dilencilerin tanrısı dilendiriyor, dualarını ağızlarına veriyordu ama hiçbir dilenci sormuyordu neden dilendiğini, çünkü alın yazısı onu soylu kandan gelmesine müsaade etmemişti…
Mısır’da seçilmişlerin çobanı doğdu bir gün…
Irmaktan kurtardı sarayda çalışan seçilmiş köle kadın…
Köle kadın verdi memeyi, Firavun’un çocuğuna verdiği sütü…
Çoban büyüdü kim olduğunu bilmeden, çoban olduğunu da zaten bilemezdi. Ona söylenmemişti halkının kurtarıcısı olduğu.
Bir gün köleleri gördü...
Bir gün gerçeği anlattı meme veren seçilmiş köle…
Bir gün firavun ile iktidar kavgası etti, firavun için girdiği savaşta kazanmışken yenilmiş olduğunu öğrendiğinde.
Bir günde kaçtı…
Bir günde çöllerde çoban olarak yaşamayı…
Ateşten öğrendi, çoban olduğunu…
Onun yüreğinde yanan alev kor olmaktan çıkmıştı. Döndü halkının arasına…
Halkına verdi mucize haberi, artık köle olmayacaksınız!
Köle olmayacağını duyanlar bayram etti…
Bayram sevinci dua odasında köleler arasında yayıldı. Firavun fısıltısını duymadı bile. O sırada firavun’un bir oğlu oldu. Taht mirasını bulmuştu, devam edecekti soylu kanın iktidarı ve gücü. Ölen firavunlar için piramitler yükselmeye devam etti kumların içinde. Kölelerin alın teri kanına karışmış taş taşıyorlardı, insanlık o taşın nasıl taşındığını yıllar sonra düşünecekti. Kimse sormayacaktı kölelerin ölümünü, alın terini.
Firavun’un başına olmadık felaket gelecekti.
Kara bulutlar oluşacaktı firavunun sarayının üstünde.
Çoban halkını alsın vaat edilen topraklara götürsün diye azad istedi.
Firavun kölelerini bırakmak istemedi.
Asa dönüştü yılana, anlattı firavun’a sarayının sunum odasında çoban. İnanmadı çocukluk arkadaşı çobana.
Felaket mısır’ın üzerindeydi. Mısır halkı felaketten kırıldı. Firavun’un küçük çocuğu öldü, ölen diğer köleler ile birlikte, seçilmiş halk hariç. Firavun koltuğunu korudu, tanrı seçilmiş kralına dokunmadı…
Ölüm denizde kan oldu.
Ölüm ırmak suyunu kırmızıya boyadı…
Firavun kanı gördü…
Acıyı gördü…
Oğlunun ölümünü gördü…
Çobanın arkasından giden kölelerini gördü…
Denizin ikiye ayrıldığını gördü…
Kölelerini geri almak için denizin ortasından giden seçilmiş halk için yola gözü kapalı daldı…
Deniz askerleri denizin ortasında içine aldı, ölüm oldu, seçilmişler karşı kıyıya geçince…
Kimse sormadı, neden askerlerin canını aldığını...
Firavun kıyıda deniz içinde yok olan askerlerine baktı son bir kere, kaçan kölelerin arkasından üzüldü. Yeni köleler bulmak zorundaydı piramitlerin yükselmesi için…
Sorulmayan sorular çoktu, seçilmişler Sina çöllerine vardığında.
Mucize gerçekleşmişti.
Tanrı acı çekmesi gerekenlere acı çektiriyor, sefa çekmesi gerekenlere de her türlü nimetini veriyordu.
Güzel kadınların kocalarını savaşa gönderip evlenen seçilmişler tarihteki yerlerini koruyordu. Kimse sormadı yeryüzü sular altında kaldığında ölen insanların ne yaptığını. Bir güvercinin ağzında taşıdığını zeytin dalı olup olmadığını tartışırken…
Emekçiydi. Emeği ile geçinen, tarlasını elken, koyunlarını güden diğer seçilmemiş insanların enden acı çektiği, neden savaşlara her daim er olarak katılıp öldüğünün hesabı sorulmadı…
Tanrı adına hiç bilmedikleri coğrafyalara gidip, hiç bilmedikleri evleri yağmaladılar, hiç bilmedikleri diyarlarda “piç” çocuklarını bıraktılar… O çocukların nasıl bir acı çektiğini kimse bilmedi, çağmağa gerilince seçilmiş bir insan.
Onun acısı ile öğrendiler yalnız büyüyen bir çocuğun duygularını…
Tanrı kime acı vereceğini biliyordu, çünkü cennetinden kovulanlarına karşı öfkesi sonsuzdu. Acılar veriyor, ateşlere atıyor, derisini yüzüyordu.
Tanrı acımasızdı…
Sadece seçtiği birkaç insana karşı hoş görülüydü…
Çobandı seçtikleri..
Halkın büyük bir kısmı koyun!
Çobanın arkasından sesi takip ettiler koyunlar…
Sormadılar, sorgulamadılar çobanın ağzından çıkanı…
Sormadılar çobanın nasıl yaşadığını…
Sorgulamadılar çobanın hayalleri uğruna ölen insanların kanın toprak üzerinde kuruduğunu…
Düşünmediler kan düşen toprakta otun bitmediğini…
Çobanların geçtiği yerler çöle dönüştüğünü…
Nazilerin toplama kampında seçilmiş halkın evlatları son nefeslerini vermek için gittikleri gaz odalarında acaba düşündü mü tarihlerini ve alalatılan hikayeleri…
Bir çobanları bu sefer gelmemişti, gelen Sovyet askeriydi… Üstelik hepsi de ateist!
İbrahim oğlunu kurban edene kadar insan verdi oğlunu tanrıya kurban. Neden İbrahim oğlunun boğazına bıçağı dayadığında geldi bir canlı gökyüzünden… Sorgulamadı insan, sorguladı İbrahim’in cariyesi ve cariyeden olan çocuğu.
İbrahim oğlu ile indiğinde, elinde başka bir canlının kanı eli ile, gönderdi cariyesini ve cariyeden olan oğlunu çöl topraklarına…
Sorgulamadan gitti cariye…
Sorgulamadan gitti oğul… Bir oğul için bir can hediye eden tanrı neden çöle giden oğul için bir su damlası olmadı diye sormadı. İbrahim’in vicdanı rahattı, krallığını yürütecek mirasını devredeceği oğlu vardı, üstelik sevdiği kadından… O İbrahim ki halkını vaat edilen topraklar üzerinde dolandı… Mısır kapısı açılana kadar…
Mısır kapısı kölelere açıktı... Seçilmişlere değil... Seçilmişler o kapıdan köle olarak girdiler Firavunlar’a hizmet ettiler. Ta ki bir çoban gelip kurtarana kadar…
Sorulmadan anlatılan öyküler binlerce yıldır kulaktan kulağa, sesten sese aktarıldı… Arada soru soranların önüne dikildi engizisyon mahkemeleri…
Sürgünler acılar yaşadı halklar… Sığındılar başka bir tanrının gölgesinin hüküm sürdüğü topraklara…
Tanrı biz insanları düşünmedi, bazı insanları düşündü…
Kutsal kitaplarda neden kölenin varlığının sonlanmasını istemedi?
Bütün insanlar eşittir, insanın insana yaptığı zulüm bana ait demedi…
Taraf tuttu, taraf tuttuğunun tüm hatalarını yok saydı, bir şeyden habersiz olana ise her türlü eziyeti hak gördü…
Onun adına yaptı her türlü acıyı yaşayan... Düşünmedi tanrının sözünü, düşünmesi ona yasaktı çünkü biat et dedi, etti…
Ticaret yarattı yeni bir sistem.
Ticaret yok etti, gölgeleri ve zulümlerini…
Ticaret yarattı yeni tanrıyı yeşil kağıt parçası üzerinde…
Her şeye yön veren, uğruna ölünen ve öldürülen…
Para üzerine kuruldu yeni düzen…
Paranın hakim olduğu yerde tanrının kurumları siyasetin dışına ötelendi…
Tanrının gölgesi sığındı bir çanın gölgesine…
Tanrı adına ölmek ve öldürmenin yerini para sahipleri için öldürme ve ölüm aldı…
Paraya hükmeden belirledi insanın kaderini…
İnsanların çoğunluğunun kaderi değişmedi, sahipler değişince…
“Liberté, égalité, fraternité”
"Özgürlük, Eşitlik, Kardeşlik"
Sözleri kimin için söylendiğini öğrendi kısa sürede insanlık…
Yanıtını yaratılan yeni sınıf Manifesto ile ilan edecekti…
“Feodal toplumun çökmesiyle oluşan modern burjuva toplumu, sınıf karşıtlığını ortadan kaldırmış değil. Yalnızca, eskilerin yerine yeni sınıflar, yeni ezme koşulları, yeni mücadele biçimleri getirmiştir.”
“Proleter hareket ise, son derece büyük bir çoğunluğun, son derece büyük bir çoğunluk çıkarı adına giriştiği özerk harekettir. Şimdiki toplumun en alt katmanı olan proletarya, resmi toplumu oluşturan katmanların tüm üstyapısını bütünüyle havaya uçurmadıkça doğrulamaz, ayağa kalkamaz.”
“Bütün ülkelerin proleterleri, birleşin!”

İsmail Cem Özkan


7 Nisan 2018 Cumartesi

Hayat bizi savururken…

Hayat bizi savururken…

Hayata en alttan bakmak ile üstten bakmak arasında uçurum gün geçtikçe artmaktadır. Orta sınıf olarak kabul edilen ve toplum geçişlerin olduğu alan yani sistemin güvenlik sibobu olan siyasi katman gün geçtikçe erimektedir. Obezite toplum yerine kafası küçük ama sermayesi büyük bir kesimin ayak takımını yani büyük ayaklıları yönetmesi konumuna dönüşmektedir. Vücutlar Barbie Bebek gibi incedir ve beyin ile ayak arasında emir komuta zincirinin sadece lojistik alanı gibidir.

12 Eylül öncesi ile 12 Eylül sonrası önemli farklar söz konusudur, toplum 12 Eylül öncesi ulus devleti mantığında “sosyal devlet” kavramı içinde kendisini biçimlendirirken, 12 Eylül sonrası ama 12 Eylül öncesi alınan 24 Ocak kavramının hayata geçmesi ile liberal ekonomi ve onun yansıması küreselleşme sürecidir. Her ne kadar bu süreç hala sonlanmış olmamasına rağmen kırılgan bir dönemden geçtiğimiz kabul edilmektedir. Bu geçiş sürecin kendisine ait kırılmaları ve bu kırılmalara dayalı yeniden görev paylaşımları ile yüz yüzeyiz. Her ne kadar, her yeni eskisinin üzerinden oluşmuş olsa da geçmiş de olan her türlü alışkanlılarında buharlaşması anlamına gelmektedir. Dijital alanda ki teknolojik gelişme, onun yaratmış olduğu mantığın yeni olanakları da küreselleşme çağının düşünce yapısını ve örgütleniş biçimini eskisinden farklılaştırmıştır. Sistem kendisini restorasyon ederken, eskiye ait olanın üzeri kaplanmıyor, aksine yıkılıyor ve yeni bina yeni zemine uygun olarak inşaat edilmek isteniyor ama henüz yeni zemin tam olarak tanımlanmış değildir. Deneme yanılma yolu ile yapılan binaların (sitemin) çökmesi ve yeniden oluşturulması süreci içerisindeyiz…

12 Eylül öncesi her dergi bir örgüt olarak algılanırdı, resmi bakışa göre dergi ismi örgüt ismidir ve açılan davalar da dergi ismi olarak açılmış ve o dergi okuru örgüt üyesi gibi ceza almıştır. Yazı işleri müdürleri ülkemizin en uzun süreli ceza alanlar olarak dünya rekoru sahibidir. Dergilerde ki yazılar; genelde polemik yazılarıdır ve isimsiz dergi adına yazılmıştır. İsimsiz yazılar dergilerin görüşlerini temsil eder. Her ne kadar bir sayıda ki yazı diğer sayıda ki yazıyı çürütmüş olsa dahi o çevre bu polemik yazılar üzerinden örgütlenilmiştir. Polemik yazılar; dergi okurlarını diğer dergi okurlarından ayıran ve bir arada tutmaya yarayan cepheleşmelerdir. Her dergi kendisini öteki dergiye göre tanımlamıştır, özgün fikirler polemikler sonucunda ortaya çıkmıştır ve mahallelerde ki ayrışma da bu tartışmaların/ çatışmalarının yansıması olarak kendisini somutlamıştır. Kurtarılmış bölgeler, sadece belirli dergi okurunun yönettiği mahaller, ilçeler oluşmuştur.

12 Eylül sonrası ise durum daha farklıdır, dergiler çıkmıştır ama dergilerin hiç biri bir örgüt ismi olamamıştır. 12 Eylül öncesi çıkan dergiler ve o dergilerin evirilmesi sonucu ortaya çıkan örgütlerin adları daha geçerlidir. Dergiler ayrışma ve yeniden bir araya gelmenin platformu işlevini görmüştür, kısaca tartışma platformlarına dönmüştür. Dergilerde ki yazılar genelde yazarın ismi ile yayımlanmış ve polemikler de o isimlerin yazdıkları yazılar üzerinden olmuştur. Genelde bu yazılar kitap halinde yayınlanmıştır, bugün kimse o kitaplarda neler yazığını bugün merak bile etmemektedir. Yasal zeminde siyaset yapmak sol için kendisini ifade etmek için önemli bir araç olmuştur. Kurulan siyasi partiler başlangıçta tartışmaların bir yansıması olarak bir arada kurulmuş olsa da kısa bir zaman sonra ülkemizde gelişen “Kürt sorunun”  gündemi belirlemesi ve sorunun toplum içinde çatışmanın kaynağı ya da çözümü ve bu yolda takınılan kişisel/ grup tavırlar siyasi partilerin de yolunu belirlemiştir. Birlikler ve ayrılıklar

Kürt sorunu merkezi etrafında kendisini biçimlendirecektir.

Sol, sınıf politikası merkezinden daha çok gelişen günlük olaylar ve gündemlerin yaratmış olduğu acil sorunlar üzerinden kendisini örgütlemeye ve tavır almaya geliştirmiştir. Günlük değişen gündemin içinde derli toplu bir strateji çizemeden, toplum içinde ki bağları da “yenilgiden” kaynaklanan ve daha sonra Sovyet Blok’unun dağılmasının sonucunda oluşan liberal rüzgarın etkisi ile “özgürlükçü sol” kavramının içinde yeniden konumlanmaya çalışmıştır. Liberalizm gerçek anlamda kendisini ifade edecek bir politika üretmediği gibi yıktığı ulus devleti karşısında da yeni bir sistem ortaya küresel/yerel anlamda çıkaramamıştır. Ulusal sorunlardan kaynaklanan sorunlar “bahar” kavramı ile ülkelerin iç savaşa sürüklenmesi ve yeni dünya düzenine uygun liderlerin ülke yönetimine gelmesi sürecine şahitlik ettik. Demokrasi ve özgürlük kavramı bir dudak arasında çıkan ve o dudak sahibine verilen bir imtiyaz haline gelmiştir.

Söz gelmişken 12 Eylül sonrası bilinçli olarak işçi sınıfını örgütsüz ve savunmasız bırakılmıştır, çünkü liberalizm kazanılmış haklar üzerine değil, kaybedilmiş haklar üzerine kendisini oturtacak ve sermaye merkezli sistemini kuracaktı. İşçi sınıfının örgütsüzlüğü askeri bildiriler ve onların yapmış olduğu operasyon ile gerçekleşecektir. 12 Eylül sonrası örgütlü işçi sınıfı lider kadrosu mahkeme önlerinde savunma yaparken, gerçek lideri 12 Eylül öncesi suikast sonucu öldürülecekti. Bu suikasta gerekli tepkiyi koyamayan sınıf, yenilgiyi aslında o günden kabul etmişti.

Hayat bizi hayallerimiz ve ütopyalarımız ile birlikte savurdu ve biz bu savrulmadan büyük yaralar alarak atlattık diye inanırken aslında “özgürlükçü sol” adı altında henüz atlatamadığımızı, yaşanacak “yetmez ama evet” propaganda süreci içinde görecektik. Var olan tüm değerlere ve geçmişte ki hareketlere küfürlere kadar ileri gidecek bir söylem karşısında sol henüz yeteri kadar politik güç ve örgüt olamamanın sorunları ile uğraşıyordu. Geçmişin hayalleri ve harekete yapılan pozitif göndermeler, hareketi olduğundan farklı bir şekilde sunuyordu ama bu yaşanan sürecin bir parçasıydı sanki, çünkü her şey yeniden tanımlanıyor ve var olan değerlerin boşalan altları yeniden farklı gerçeklikler üzerinden dolduruluyordu.

Hayat savuruyordu ve boşluk kabul etmiyordu.

Her boşluğu dolduran soyut ve somut öğelerin üzerinde liberalizm dalgasının etkisi vardı, viski şişesi içinde boğaza bakıp piyano sesi altında var olan sistemin nimetlerinden yararlanmak isteyenler ve o nimetlere ulaşması imkansız bir geniş halk tabanı vardı. Yaratılan sanal gerçekliği kabul edip doğru gibi algılayanlar “dört eğilimi” partiler içinde kendilerine yer bulurken, ihaleler ve projeler içinde yeniden kendilerini tanımlıyorlardı. Her birey birilerine hizmet ederken, hizmet etmesi gereken sınıfından uzaklaşmış, rakip olanın maaşlı bir elemanına dönüştürülmüştü, üstelik hiçbir güvence almadan proje içinde kendini konumlandırmıştı.

Sol savruluyordu, o kadar savruldu ki dinci bir parti ya da oluşumları bile solda görenler oldu. El ele çekilen fotoğraflar ile yeni dünya düzenin nimetleri halka sunuluyor ve “geçmiş ile yüzleşme” adı altında her suç gündeme getiriliyor ama yüzleşilemiyordu, çünkü yüzleşme için henüz ne hukuki bir düzenleme vardı ne de bunu gerçekleştirecek bir demokratik ortam. Özgürlük için iktidara gelenler “adalet” kavramını ve “özgürlük” tanımını kendisine göre yontmuş ve bu absürt anlayış içinde istediğine her türlü aracı kullanarak baskı yapma/ değiştirme özgürlüğüne dönüştürmüştü. Badem bıyıklar altında yeni bir gülümseme ve küçümseme yerleşirken, ayaklarda ki takunyalar çıkarılmış, kişiye özel ibadet hanelerde gösteriş amaçlı toplum içinde din yeniden yaratılıyor ve dinin bilinmeyen yüzü gün yüzüne çıkıyordu. Kadın, çocuk üzerinde yaratılan baskı ve aşağılama sonunda linçe dönüşecek ve kadın cinayetleri, çocuk istismarları günlük yaşamın bir parçası olacaktı…

Hayat bizim öngörülerimizi doğrulamamış, tersine hiç düşünmediğimizi yaşamaya ve de savunmasız bırakmıştı bizi. Üstelik 12 Eylül’de “örgüt olamadığımız için” yenilmiştik ve hala örgüt kavramının altını dolduramamıştık.

Görünürde örgütlü ama özde örgütsüzdük.

Örgüt olmayan örgüt gibi örgütlerin içinde değirmen taşının bir birine sürtmesi gibi bir birimiz yemeye başladık, çünkü iki taşın arasında olması gerekenler yoktu.

Her seçim bir dönemeçtir, her dönemeç bizi olduğumuzdan daha yukarıya taşıma yerine iki dudak arasında çıkacak olan özgür alanlara mahkum etmişti. Bizler bugün iki dudak arasında bize bırakılan alan kadar özgür ve kendimizi ifade eder olduk. Çünkü var olan yasalar kağıt üzerinde bir lekeye dönüşmüştü, yasaları yorumlayanların gözlerinde iki dudağın izi bulunmaktadır ve onun çıkarı her şeyin üstündedir.

Savruluyoruz uçurumdan aşağıya düşmekte olan her hangi bir nesne gibi. Bizlerin yukarıya doğru koşmamız düşmemizi ne yazık ki engelleyemeyecek ama nasıl bir zemine düşeceğimiz çok önemlidir. 12 Eylül’de düştüğümüz zemin bataklıktı ve düşen şey yükselme şansını bile yakalayamadan çamur içinde aşağıya doğru gitmeye devam ediyor. Kafamızı dik tutuyoruz, çünkü nefes almak için sadece o kaldı elimizde!

Savruluyoruz, öngörülerimiz de bizi doğulamadı…

Umarım bu yazdığım yazdı da ki öngörülerimi de doğrulamaz…

İsmail Cem Özkan

6 Nisan 2018 Cuma

Kör Düğün

Kör Düğün

Ünlü bir reklamcı (Jacques Lasségué) evlendiği (uzun süreli ilişkisi olan ve hamile olan sevgisi, şimdi eşi Corinne) günde evinin salonunda beklemediği sürprizler ile karşılaşır. Henüz nikahtan (kilise) çıkarken ablasının attığı pirinç tanesi gözüne girmiştir. Acı içindedir ve aksilik sadece pirinç tanesi değildir, çünkü o gün ömrü boyunca başına gelenlerin bir toplamı ve çözülme sürecidir.

Aksilikler, beklenmedik olaylar güldürünün vazgeçilmezdir. Temposunu kelimelerin arka arkaya soluksuz gelmesinden almaktadır. Sabit bir dekor vardır, oyun boyunca o dekor içinde olaylar gelişecek ve sonlanacaktır. Işık oyunun her bölümüne eşit oranda dağılmıştır, ses büyük kız kardeşi Lucie’nin şarkısı dışında doğaldır ve seyirciye direkt ulaşmaktadır.

Zıtlıkların yaratmış olduğu komik durumdur oyuna hakim olan. Sözler ve kelimelerin yanlış anlaşılması üzerine oturmaktadır. İkili anlamların yaratmış olduğu çelişkiler insanı ister istemez gülmeye itiyor, çünkü anlatılan ile kabul edilen arasında ki uçurumdur yaşadığımız çağın algısı… yaratılan gerçeklik yoktur günümüz medyasının yaptığı gibi, aksine var olan gerçeğin yanlış anlaşılması vardır, geçmişte her şey daha naifmiş dedim oyunu izlerken. En azından yanlış anlaşılmalar kısa sürede yerini doğru algılara bırakıyor, ya günümüzde yaratılan gerçeklik içinde büyüyenler her daim yalanlar içinde yaşayacaklardır, onların doğruya ulaşma şansı bile yok!

Jean Tourille düğün olduğu günün sabahın da üzüntüler içinde gelmiştir. Krematoryum’dan arda kalan küller ile elinde vazo ile gelmiştir. Elinde ki külde sözde karısının külüdür. Sözde diyoruz, çünkü olayların akışında eşi olarak tanıttığı Emmanuelle aslında kardeşidir. Emmanuelle, Jacques’in son sevgilisidir ve bir yıldır birlikteler.  Emmanuelle vasiyet etmiştir, külünün son savrulacağı yer yatak odasında ki yataktır. Bu vasiyeti yerine getirmek için gelmiştir Jean. Salon içinde oluşan girdaplardan biridir bu kül ve sevgilinin son yolculuğu. Elbette hiçbir şey görünürde olduğu gibi değildir. Oluşan girdap kısa sürede olayların bir biri içine girmesine sebep olacaktır ve oluşan algı oyunları oyunun komik ve seyirlik olmasına yol açar.

Reklamcı Jacques çapkındır, sürekli sevgili değiştiren ve uzun süreli ilişkiler içinde yaşayamayan bir reklamcıdır. Çapkınlığı ona cumhurbaşkanı adayının reklam işlerinde engel olacaktır, henüz o sabaha kadar bunun bu şekilde olacağını düşünmemiştir bile, o gün helikopteri ile gelen politikacı Michel Rolors bu gerçeği yaptığı seçim stratejisine zarar verdiği gerçeğini açıklayacaktır ama olaylar onu da o salonun içinde oluşan girdabın içine alacaktır. Olaylar öyle bir eğilecektir ki, masum bir istek bile aslında gönül ilişkisinin başka bir yansıması olarak karşımıza çıkacaktır.  

Konuklar bahçededir. Hamile olan eşi Jacques’i bahçede konuklar arasında beklemektedir. Zaman zaman salona gelerek salonda yaşanan girdapların oluşturmuş olduğu fırtınaya bilmeden katkı yapar.

Olaylar iç içe geçmiştir ve her olay aslında bir biri ile bağlantılıdır. Bağlı olmayan da bağlanacaktır zaten! Reklamcı Jacques’in işini kaybetmemesi için politikacı Michel Rolors’a bir kumpas kurar büyük kız kardeşi Lucie. Michel Rolors ise bu kumpasa aldırmadan gözü dönmüş şekilde kumpasın bir parçası olan Emmanuelle’yi taciz eder. Emmanuelle bu olaylar yaşanırken aslında ölmediği salona gelmesi ile anlaşılmıştır. O genç ve güzeldir, yüzmeyi sever. Sportif yapısı onun daha da çekici kılar…

Olayların içine yerel bir gazeteci de (Christian Perrochot) dahil olur, o da yaşanan düğünü haberleştirmek için oradadır, özellikle politikacı ile reklamcının arasında ki ilişkiyi haberleştirip gazetede itibarını artırmak istemektedir. Olaylar içine o da sadece gözlemci olarak değil, girdabın bir parçası olarak katılacaktır.

Olaylar gelişim sürecini kısaca bahsettim, elbette bunun çözülmesi ikinci bölümde yer alacaktır ve oyuna giderek bu oyunun nasıl bir mutlu sona evirileceğini izleyebilirsiniz.

Oyun bir salonda geçmektedir, salonun içinde oluşan trafik ve hareketlilik oyuncuların bir birine alan açması ile izlemesi keyifli, bol kahkahalı bir seyirlik oyuna dönüşmüş. Oyunun izleyicileri arasında ki küçük çocukların daha fazla güldüğüne şahitlik ettim. Daha önyargısız bakıldığında olayın gülünçlüğü ve yaşananların absürtlüğü seyirciye daha dolaysız ulaşmaktadır… usta oyuncuların sahneye katkısı büyüktür, onların oyunu daha dikkatli ve daha iyi akışına sağladığı katkı küçümsenemez. Keyif alacağınız bir oyun sahnelerde yerini almıştır.

Gidin izleyin eğlenenin, oyun sonunda size bir şey kalır mı, en azından iki saat güzel anlar yaşamış olursunuz.


İsmail Cem Özkan



Kör Düğün
Yazan: Olivier Lejeune
Yöneten: Tolga Yeter
Müzik: Kutsi
Sahne Tasarımı: Yağız Serbes
Kostüm Tasarım: Yelda Serbes
Aranjör: Tanzer Gümüş
Yardımcı Yönetmen: Kerem Tanık

Oynayanlar: Nilgün Kasapbaşoğlu, Hakan Akın, Yelda Serbes, Feyza Çipa,Vahit Atan, Nurşin Durmaz ve Tolga Yeter

4 Nisan 2018 Çarşamba

Şahane Züğürtler

Şahane Züğürtler

1920’li yıllar Paris. Beyaz Rusların sürgün yeridir. Henüz devrim olalı çok olmamıştır, içlerinde geriye dönme ümidi olan beyaz Ruslar ve çar çevresi Paris’te yaşam mücadelesi vermektedir. Daha önceki sürgünlerin yerini yenileri almıştır. Rusya’da devrim ve onun mücadelesi batıda mülteci akımı anlamına gelmektedir. Her dönemin liderleri yeni mülteci dalgasını ve daha önce mülteci olanların geri dönmesidir.

Beyaz Ruslar Paris’in değişik otellerinde kalmaktadır, gün geçtikçe fakirleşmekteler, ülkeden getirdiklerini teker teker ellerinden çıkarmaktalar, artık çalışmak zorundadırlar. Para suyunu çekince geçmişte ne olduğu değil bundan sonra ne yapacağı ile ilgilenmekteler. Çar ailesinden Grandüşes Tatyana Uratieff ve onun ile evli olan Prens Mikhaïl Uratieff bir otel odasında fakir günlerini yaşamaktadır. Ellerinde çar Rusya’dan getirdikleri büyük miktarda para vardır ve o parayı Fransız bankasına yatırmıştır. O paranın bankada bağlı kalması savaş yıllarının ve sonra ki sürecinde iç piyasanın ihtiyacı vardır ve banka yetkilileri Prens Mikhaïl Uratieff’i ikna etmek için peşinden koşmaktalar ve hatta Fransız hükümeti onun güvenliğini sağlamaktadır. Prens Mikhaïl Uratieff gururludur ve çar Rusya’sına bağlıdır. Tek bir kuruşuna dahi dokunmayacaktır, kendi durumu ne kadar kötü olursa olsun… Grandüşes Tatyana alışkanlıklarını henüz terk etmemiştir ama yeni koşullara da uyum sağlamaktadır. O alışverişe gittiğinde marketten çaldıklarını eve getirmektedir. Market sahibi görmüş olsa da görmezden gelmektedir, çünkü Fransız hükümeti bu konuda market sahibine parasını ödemektedir.

Günlerden bir gün beş parasız kaldıkları gün gazeteden gördükleri bir ilan üzerine iş başvurusu yaparlar. Kaldıkları otelden gizlice ayrılırlar, ellerinde kalan bir kılış ve flama ile birlikte. İki sembol Rus onurunu sembolize etmektedir.

Yeni iş yeni isimler altında çalışmak onların kimliğin üstünü kısa sürede olsa örtecektir.

İş başvurusu yaptıkları yerde kabul görürler, yatacak, içecek ve bir miktar para karşılığında hizmetli olarak işe başlarlar. Kısa sürede ev sahiplerine kendilerini sevdirirler. Patronları (Charles Dupont) işçi partisi milletvekilidir. Solcudur ve Rusya’dan petrol imtiyazı almak için uğraşmaktadır. Onun içinde Rusya’dan gelecek olan petrol bakanı ile buluşma ayarlamak için uğraşmaktadır. Charles Dupont aynı zamanda yanında çalıştıkları kadınlara karşı çapkınca yaklaşmaktadır. Onların çaresizliğinden yararlanma yoluna gitmektedir. Karısı Fernande Dupont ise bu durumu bilmektedir. Kendisince önlemler almak için uğraşmaktadır ama yaşadığı yaşam kalitesini düşündüğümüzde elbette çok da ses çıkaramamaktadır. İki çocukları vardır.

Olaylar gelişir, geçmiş onların peşini bırakmaz. Beklenen konuk bir gün gelir ama konuğun kim olduğunu öğrenen Grandüşes Tatyana ve eşi Çar Rusya’sından kaçmadan önce kaldıkları hapishane günlerini anımsarlar. O hapishanede Grandüşes Tatyana tecavüze uğramıştır. Beklenen konuk işte kaçtıkları hapishanenin müdürüdür. Sorgularını yapandır. Geçmiş ile yüzleşme kaçınılmazdır…

Kendilerine ne denli büyük acılar yaşatmış olsalar da, Devrim’e ne denli karşı olsalar da, kendilerini bu duruma düşürenlerden intikam almak için yanıp tutuşsalar da açlık ve sefalet içinde yaşayan, acı çeken bir Rus halkı vardır. Ve Prens, ömür boyu hizmetçi kalacaklarını bile bile, Rus halkının mutluluğu, Rusya’nın özgürlüğü, Batı’nın petrol kuyularını ele geçirmemesi uğruna hesabındaki tüm parayı Komünist Rusya’nın petrol bakanına verecektir…

Prens Uratieff ve karısı Grandüşes Tatyana yaşamlarının geri kalanını fakir ama mutlu olarak geçirmeye karar verirler, onların yeni vatanı sürgün yaşadığı ülkedir ve çalışarak hayatlarına devam edeceklerdir.

Aslında dört perde olarak sahnelenen oyun büyük bir zevk ile izledim. Perdelerin her kapanışı başka bir bölümün başlangıcını ifade etmektedir. Her bölüm başka bir dekor ile sahnede yerini almıştır. Her bölümün dekoru ile birlikte kostümleri de değişmektedir. Işık genelde sabittir, sadece Prens Uratieff ve karısı Grandüşes Tatyana özel konuşmaları olan sahnelerde onların üzerine yoğunlaşmakta diğer alanlar karartılmaktadır. Müzik olayların akışı içinde sahne ile bütünleşmektedir.

Şahane Züğürtler, güldürüyle dramın iç içe olduğu, insan sevgisinin hep ön planda tutulduğu bir oyun. Bir an kahkahalarla gülerken, az sonra dramın içinde bulabiliyorsunuz. Belli bir karamsarlık vardır oyunda. Ama öylesine ustaca kaleme alınmış ki yapıt, bir daha geri gelmeyecek güzelliklerin, bir daha gerçekleşemeyecek hayallerin arkasından ağlamak yerine, birbirine sevgiyle sarılmış insanların her şeye yeniden başlayabileceklerine, her şeyin üstesinden gelebileceklerine inanıyorsunuz.

Oyunun yönetmeni daha önce sahneye koymanın getirmiş olduğu alışkanlık ile oyunun dekorunu, kostüm seçimini, oyuncuların karaktere verdikleri hayat yönetmenin seçimini ve o seçime uygun sahnelemeyi görüyoruz. Son sahnede seçilen kostüm bana göre geçmişin en şaşalı günlerinde giyilen kostümdür ve emekleri ile geçinen karı kocanın o kostüme ulaşması biraz güç gibi geldi ama yönetmen madem böyle seçmiş, geçmişin özlemi bir kostüm ile yaşanacaktır… ama tasarruf yapmak zorunda olan iki emekçileşmiş çar ailesinin fertleri için kostüm almak yerine daha özel daha mütevazi elbise ile çağrışım yaptırabilinirdi…

Oyunculuk konusunda bana göre her hangi bir sorun görmedim, seçilen roller, rollere hayat veren oyuncular ve birbiri ile olan ses ahengi ve sahnede ki uyumları bu oyunun ruhuna çok şey katmışlar diye düşündüm, gülünecek yerde güldük, üzülecek ve vicdanımızı sızlatan yerde vicdanımız sızladı... hayatın karanlık ve kırılgan sürecine dokunan oyunda kara mizah abartılmadan uygulanmış, sahnede canlandırılmış. Oyuncular kendilerine verilen rolü en iyi şekilde hayat vermişler…

Fransız bulvar tiyatrosunun öncülerinden aktör, yazar ve yönetmen Jacques Deval'in 1933'te yazdığı komedi, eğlenceli iki saat geçirmek isteyenler için kaçırılmaz bir fırsat. İzleyin, fırsatınız varsa kaçırmayın derim, çünkü size ileride anımsayacağınız bir iz bırakacaktır.

İsmail Cem Özkan




Şahane Züğürtler
Yazan: Jacques Deval
Yöneten: Haldun Dormen
Çeviren: Asude Zeybekoğlu
Müzik: Mertol Şalt
Sahne Tasarımı: Barış Dinçel
Kostüm Tasarımı: Canan Göknil
Işık Tasarımı: Özcan Çelik Yardımcı
Yönetmen: Can Doğan
Yönetmen Yardımcıları: Ceylan Çete, Doğan Şirin, Emel Bertan
Efekt Tasarımı: Serkan Yavşan
Oyuncular: Barış Çağatay Çakıroğlu, Buğra Can Ildırışık, Can Başak, Can Doğan, Ceylan Çete,Çağrı Özgür Hün, Dilay Taşkaya, Engin Akpınar, Hakan Güner, Müge Akyamaç, Onur Şirin,Özgün Akaçça, Süeda Çil

30 Mart 2018 Cuma

Kafkas tebeşir dairesi

Kafkas tebeşir dairesi

Siyah perde ile çevrelenmiş bir sahne düzeninde, sahnenin sağ ve sol çıkışlarına konmuş projektör lambaların varlığı bize sahnenin ortasında yaşanacakların ilk işaretini vermektedir. Karanlık ve grinin hakim olduğu yerde, iç içe geçmiş öykülerin kargaşasından bir düzene aydınlığa kavuşacağını fısıldar. Siyahın içinde ki tonlar, yaşadığımız anı anlamamız için ip uçlarını verir. Işık varsa orada gölge de olur. Gölgeler belki suretinden daha fazla şey anlatır.

Sahneye oyuncular çıkmadan önce ağız ile yapılan bir çağrı gelir hoparlörden, oyunun samimiyetini de fısıldar, her oyunda cep telefonu sorunu çıkar, birileri oyuna konsantre olamadığı an açar cep telefonunu dünyada ki gelişmeleri sosyal medyasından izler ya da sevdiğini ne kadar özlediğini dijital harflere döker. Anımsatılır her oyun öncesi, kimse kapatmaz ama cep telefonunu, sesini kısması yeterlidir, titreşim olur oyun izlerken!

“Masal masal içinde / Masal hayat içinde / Masal deyip de geçme /Keramet var içinde…” sözleri ile başlar oyun, karanlığın içinde sekiz oyuncu dinamik, mimikleri ile olayların ilk habercileridir.

İlk bölüm içinde kullanılan ve son bölümde tekrarlanan Yahudi inancına uygun geleneksel dans, oyunun ruhunu da bir anlamda anlatır. Koreografi oyunun özünü seyirciye iletir.  En alttakilerin öyküsüdür, onların nasıl bir anneye döndüğü, öksüzleri kucakladığı, doğurmadığı çocuğu doğurmuş gibi benimsemesin öyküsüdür. Ezilenlerin penceresinden bakarsanız dünyaya, kargaşanın esas nedeninin hakim ve çoğunluk olanların azınlıkları yok etmek ve onları sindirmek için yaptığı eylemleri görürsünüz.

'Oyun içinde oyun' vardır kargaşanın ortasında. Tek bir çizgisel doğrusu yoktur, bir çok yaşam duruş noktasına göre algılanır ve yeniden yeniden yorumlanır. Her ne kadar dans sözler eşliğinde tek bir düzlemde devam etse de, ilerleyen bölümlerde dans oyuncuların bir birini kontrol ederek sahnenin her alanını kullandığı kargaşayı da içine alır. Oyun, oyun içindedir. Oyun hayat içinde…

Kargaşa hakimdir, kargaşanın ortasında yaşananlar büyük bir trajediyi ve olayların zorlaması ile yeniden oluşan yeni düşünce biçiminin olağanlaşmasına şahitlik edeceğiz. Çünkü her yıkım; yeninin yıkımın ortasında filizlenmesine olanak sunar.

Oyun iki bölüme indirgenmiş, orijinal metninden iki bölüm çıkarılmış, onların yerini olayları özetleyen şarkı sözleri almıştır. Koro eksilen bölümlerin özetini sanki fısıldar. Politik, tarihi bir geçmiş anlatılmadan, Kafkasya’da ki gelişmeler ve Nazi’lerin göz diktiği ama hakim olamadığı Kafkasya cephesinde geçtiğini oyunun içinde pek anlaşılmaz, yönetmen oyunun daha evrensel olmasını ve evrensel sorunların bize yansımasını almak istemiş.  Çağrışımlar ve göndermeler ile oyun başka coğrafyada değil de bizim yaşadığımız salonda geçmektedir.

Oyun, yaşanan trajedinin, dramın komik hallerini sahneye taşımış gibidir. Bazı bölümlerde güldürü unsuru o kadar öne çıkmıştır ki fakir bir ihtiyarın çaresizlikten sütü pahalıya sattığını pek anlayamayız bile, onu fırsat değerlendiren karaborsacı gibi algılarız. Oyunun zaman ile oynandığında elbette yanlış anlaşılmalar ve yanlış sonuçlar çıkarmak olağan hale geliyor, hızlı tren ile geçtiği yolu izlemeye çalışan ile ağır ağır eski trenler ile aynı yoldan geçmek çok farklıdır. Ağır ağır giden bir trenin penceresinden sefaleti görürken, hızlı tren sefaletin üzerini örter, duygusal gün batımını izlersin…

Gaz bidonlarının üst tarafının kesilerek oluşturulan maskeler ve maskelerin altında işlenen konular oyuna farklı bir bakış açısı kazandırmış. Görsel olarak siyahın içinde beyaz duran gaz bidonlarının üst tarafından maske haline gelen görünüm, yüz ifadeleri her sahnede farklılaşan içeriği de yansıtmakta büyük bir başarı elde etmiş, kim düşünmüşse beynine sağlık demekten kendimi alamadım, çünkü oyuncular maskenin altında gerçek bir kukla hazzı veren görsel şölene dönüşüyorlar. (Gaz bidonlarının yeniden yaşama dönüştürülmesi de öte yandan yeni oluşmakta olan ekolojist bakış açısına uygundur, yeni yorum var olanı da içine almaktadır. Dün, dün değildir, bugünü bugünün düşünce sistematiği içinde yorumlamaktır önemli olan.)

Oyun sırasında ve akışında seçilen müzikler oyunun vurgulamak istediğini daha öne çıkaran konumdadır. Müzik kulakları tırmalamaz, sahnede ki sözü daha da güçlendirerek kulaklardan beyne doğru akışı hızlandır, çünkü oyun temposu çok yüksektir ve arka arkaya ve iç içe geçmiş mesajların doğru iletimini sağlamaktadır. Gereksiz bir ses yüksekliği yoktur, ses ve oyuncuların ses uyumu sahnede ki performansın daha izlenir hale dönüştürüyor. Sadece iç içe geçmiş konuların daha da bir anlaşılır hale getiriyor. (Oyunun metninde yer alan koro sözleri oyunun içine yedirilerek oyunun dinamizmi ve zamanın kullanımına yorumsal bir katkı olarak düşündüm, bu arada iki bölümün çıkarılması ve zaman olarak kazanım olarak yorumladım, tarihsel çizgi ve tarihsel olayı anlatımından politik olarak uzaklaşılmış olsa da evrensel sorunlar oyunun içindedir, her ne kadar yeni yorumlar katılmış olsa da…)

Işık yan ve yukarıdan aşağıya doğru dik inmektedir. Oyunun geçtiği sahnede ki ışık dağılımı biraz daha homojen olmaktan çıkarılıp oyuncuya yönelen ve konunun akışına göre sahnede ışık yoğunluğunun azalan ve çoğalan şekilde hareketlere ve dinamik yapıya uygun olsaydı diye içimde de geçiremedim değil. Ama bütün bunlara rağmen başarılı bir ışık düzenlemesi yapılmış. Özel tiyatrolar elbette yerleşik büyük sahnelere göre değil, daha hareketli ve sahne aldıkları alanların fiziki yapısını düşünerek en az projektörden en çok verim elde etmeyi düşünür, çünkü seyrettiğim Baba Sahne’deki olanaklar başka sahnelerde olmayabilir. Bu açıdan baktığımda Devlet Tiyatrosu’nda oynana oyunları eleştirdiğim noktadan bakamam özel tiyatroların ışık, sahne düzenlemesine.

Dekor, aksesuar olarak; sopa, mask, battaniye/ kumaş, plastik varil gibi eşyaların kullanımındaki yaratıcılık son derece ilgi çekici ve başarılı buldum. Oyun içinde öykünün kahramanlarına verilen güldürü unsurları ile (mask ve kumaşların katkısıyla) büyüyen dinamizm eğlenceli bir seyirlik sağlıyor.

Bölümler arasında geçiş sahnenin kullanımında ki komünal bakış açısı, oyuncuların sahne içinde birbiri ile dayanışması, tiyatronun ortak bir emek ile hayata geçirildiğini de göstermektedir. Tiyatroda her ayrıntı ortak emeğinin ve ortak olarak ortaya çıkan bir sürecin sonucu olduğunu oyuncuların hareketleri ve koreografın onlara belirlediği alanlarda hareketlerinde görmekteyiz. Kargaşa vardır ama bir düzen içindeler. İç içe geçen geçişleri oyuncular birbirini o kadar rahat ve doğal kolluyorlar ki, o olması gereken olduğunu zihninizin bir yerine işliyorlar.  

Oyunun teknik bakış açısının dışında konusudur ilgi çeken, çünkü oyunun kurgusu geleneksel olanın dışındadır.

Kafkas Tebeşir Dairesi’nin ana konusu, Çin Yuan Hanedanlığı döneminde (1280-1368) yaşamış olan Li-Çen-Fu’nun Tebesir Dairesi oyununa dayanır. Bu oyunda çocuk sonunda kendi öz annesine kalırken, Brecht’in oyununda tam tersine, çocuk gerçek annesine değil, onu büyüten ve ona gerçek annelik yapan kadına kalır.

Kafkas Tebeşir Dairesi bir ibret oyunudur; oyun içinde oyun yapısıyla, ‘mülkiyet – emek’ ilişkisini sorgular; emeği, kazanımda en belirleyici unsur olarak kabul eder. Mülkiyet, kanunla, mirasla, toplumsal statüyle değil, emekle elde edilen bir kavram olarak gösterilir.

Kafkas Tebeşir Dairesi, üretilen üretenindir, buğday onu yetiştirenindir düşüncesinden yola çıkarak, çocuk, doğurup da onu terk eden ananın mıdır, yoksa onu terk edildiği yerde bulup onu yetiştirip büyütenin midir? Çocuğun anası, ona can verenin midir, yoksa ona kan verenin midir?

Oyunda Kafkasya’da siyasal karışıklığın ve bunalımın olduğu sırada, kargaşadan canını kurtarmaya çalışan bir soylu (Valinin karısı) anne tarafından bırakılan bir bebeği sahiplenerek türlü zorluklara göğüs geren bir hizmetçinin mücadelesi anlatılır.

Grusha çocuğun hayatını ne kadar sağlama alırsa kendi hayatını o kadar tehlikeye atar: üretkenliği, onu kendi yıkımına doğru götürür. Bu, savaş koşullarının, egemen yasal sistemin, kimsesizliğinin ve yoksulluğunun getirdiği bir durumdur. Çocuğun kurtarıcısı hukuki olarak bir hırsızdır. Yoksulluğu çocuk için bir tehdittir ve çocuk yoksulluğuna yoksulluk katar. Çocuk için bir kocaya ihtiyacı vardır ama çocuk yüzünden asıl kocasını kaybetmek tehlikesiyle karşı karşıyadır. Fedakârlıkların ağırlığı altında ve fedakârlıklar vasıtasıyla, Grusha yavaş yavaş bir anneye dönüşür ve sonunda, göze aldığı ve katlandığı tüm kayıplardan sonra nihai kayıp olarak çocuğu kaybetmekten korkar.

Gruşa’nın, bebeği korumak adına yolculuğu boyunca karşılaştığı olaylar, karşılaştığı kişiler ile Yargıç Azdak’ın gördüğü davalar, temelde burjuva sınıfının değerlerini, kapitalist sistemin ilişkilerini deşerek tartışma ve düşünce yürütme alanı yaratırlar.

Azdak başkalarını hayal kırıklığına uğratmayacak, hayal kırıklığına uğramış birisidir.

Azdak, verdiği karar vasıtasıyla çocuğun kurtuluşunu kesinleştirir. Çocuğu Grusha’ya verir çünkü artık onun ve çocuğun çıkarları arasında bir fark kalmamıştır.

Yönetmen güldürü öğesini maskeler ile öne çıkarmıştır, yaşanan trajedidir ama yansıyan gülünçtür.

Yönetmen aslına sadık kalarak oyunu yeninden yazmış ve yorumlamış gibidir, en azından Brecht yorumunun içini boşaltmış değildir ama reformist bakış açısı içinde kendi duruş noktasına göre günümüz iç politikaya yönelik göndermeler eklemiştir. Gerçi oyun o kadar hızlı ilerliyor ki göndermeler seyirci üzerine etki yapmasına bile fırsat veremden başka bir algı ile karşı karşıya kalıyor… 

İzlediğimiz oyunda olaylar Kafkasya’da geçmesi ve son mahkeme sahnesinde yere tebeşirle bir daire çizilmesi, sahnelemede yer almıyor. Brecht’i ya da bu oyunun özgün halini bilmeyenler için oyun adının bu anlamda karşılığı belirsiz kalıyor.

Kafkas Tebeşir Dairesi adlı oyunun, toplumsal gerçekçilik/ sosyalist gerçekçilik bakımından önemli bir örnek olduğunu da belirtelim. Gerek toplumsal/ sosyal olaylara getirdiği eleştirel tutum, gerekse çözümün, seçeneğin ne olduğuna dair dikte etmeden, politik nutuk atmadan ve duygusal olarak dayatmadan var edilen yaklaşım ve yöntem bakımından Brecht’in bu oyunu son derece değerlidir.

Oyun, sekiz genç oyuncunun hayranlık uyandıran takım oyunu ve enerjileri ile keyifli bir seyirliğe dönüştü… Keyifli zaman geçirmek ve epik tiyatronun verdiği olanakları ve yeniden yorumunu görmek isterseniz bu oyunu kaçırmayın derim…

İsmail Cem Özkan


Kafkas Tebeşir Dairesi
Yazan: Bertolt Brecht
Türkçe Söyleyen: Can Yücel
Yöneten: Ümit Aydoğdu
Hareket Düzeni: Gizem Erdem
Işık Tasarımı: Yakup Çartık
Müzik Düzenleme: Tevfik Kulak
Sahne Amiri/Işık-Müzik Kumanda: Uğur Aksu
Reji Asistanları: Metehan Çetinalp, Rüya Erdoğan
Sosyal Medya Uzmanı: Emirhan Savaş
Afiş/Görsel Tasarım: Elif Ergür

Oynayanlar: Baransel Gürsoy, Deniz Özmen, Ediz Akşehir, Esra Şengünalp, Gökhan Azlağ, Pelin Bölükbaş, Rana Büyükyılmaz, Serdar Akülker


23 Mart 2018 Cuma

İstasyon

İstasyon

Mevsimlerden sonbahar, ağaçlarda yaprak kalmamış, sarmaşık duvarın ve kapının üstünde insan eli ile biçimlendirilmiş. Sonbaharın ılık havası eşliğinde bir bankta oturan bir kadın, elinde kupası ile birlikte çayını yudumlamaktadır.

Aniden bir kadın girer, telaşlıdır, sinirli… Hemen orayı terk etmek isteyen ama yolun onu oraya sürüklediği bir kadın. İstasyon’un adını öğrenmek ister, isimsizdir. Adı yoktur istasyonun. Anlamaz. Anlaşılır gibi de değildir. Tren hareket planına bakar, saatleri vardır ama aynı istasyon aynı zamanda liman ve havalimanıdır. Ortada bir bekleme salonu ya da bahçesi vardır ama çoklu işlev gören bir yerdir…

Sakin konuşmaktadır bankta oturan kadın, sorulara kısa ve anlaşılır yanıt verirken aslında her şeyin görüldüğü gibi olmadığı kısa zamanda anlaşılacaktır. Gizemli bir yerdir ve o gizem içinde gerçekten ayrılmak isteyenlerin ayrılacağı bir istasyondur, ayrılmak istemeyen dili ile ayrılacağım demiş olsa da içten söylemediği sürece kalıcıdır…

Bekleme bahçesine üçüncü bir kadın gelir, o henüz düğünden ayrılmış (kaçmış) bir görünüm içindedir. Başında tacı, üzerinde tüllerden oluşmuş bir gelinlik! O da uzun bir yoldan tabelaları izleyerek gelmiştir. Hava soğuktur ama o soğuk havanın etkisinde değildir, istasyon bahçesine geldiğinde banka oturur. İçe dönüktür asında, gelecek olan treni sessizce bekleyip gelince gidecektir. Ama beklentisi boşa düşecektir, ortada gizemli bir olay vardır ve içine düşmüştür…

İçten istenen her şeyin gerçekleştiği bir gizemli yerdir. Dünyada yeri yoktur ama öyle bir yer vardır. Hayal edilenin gerçek olduğu gerçeğin ise hayal dünyası içinde pek önemli olmadığı yerdir. Düşünülen, arzulanan ne ise o gerçekleşiyor. Emek verilmeden, çabalamadan, mücadele etmeden her istenilen gerçekleşiyor. Gerçek hayatta olmayan her şey vardır burada. Zengin olmak mı istiyorsun, çantanda deste deste yaşamak istediğin ülkenin parası oluyor. Kış günü canın dondurma mı istiyor, istediğin aromada dondurma elinde. Yalnız bu istasyon içinde olabilecek her şey olması mümkün.

Bir anlamda cennettir orası, cennette arzular gerçek olur…

Ama bu bir süre sonra kısır döngüye dönüşecektir. Tıpkı Kral Midas gibidir yaşayan orada herkes. Dokundukları altına dönüşmez ama düşünceleri gerçek olur… Elbette Midas bu hatasını anlayacaktır, ölüm döşeğine doğru giderken. Çünkü altın karın doyurmaz. İnsanın ihtiyaçları emek harcanmadan elde ediliyorsa doyumsuzluk kısa sürede kısır döngüye dönüşecek ve artık yaşama arzusu elerlinden alınacaktır. Oradan ayrılmak isteyeni emek harcanarak mücadele ile elde edilecek gerçekler beklemektedir. Denizden çıkan balık gibi açlıktan ölüm bekleme korkusu da vardır. İkili bir tercih gerçeği ile karşı karşıya olanın tercihi geleceğini belirleyecektir…

Üç kadın, bir sahnede. Oyun yazarı oyunun içinde değişik imgeler ile mesajların üstünü açmaktadır. Oyunun sahne tasarımı, ışıkları bir bütünlük içinde ahenklidir. Sahnede metnin hem tamamlayıcısı hem de gerektiğinde vurgusunu yapmaktadır. Oyuncunun sesine ses katmaktadır. Sahnede bulunan oyuncular tekstin kendilerine bıraktığı özgürlük içinde olayı yorumlamaktalar. Heyecanlı, telaşlı, durgun sesler ile oyunun öyküsüne hayat verilirken, mimikler, vücut hareketleri ile kelimelere beşinci boyutu ekliyorlar.

Düşüncelerin hayat bulduğu, geleceğin ellerinden alınmış üç kadın… Üç oyuncunun hayat verdiği bu oyunu izleyin derim, çünkü ışık, dekor ve kullanılan müziğin oyuna nasıl bir büyük katkı yaptığını göreceksiniz. Üç usta oyuncu ve tecrübeli usta bir yönetmen oyuna hayat verirken ince ince düşünüldüğünü göreceksiniz.

Son sözü sahneye koyanlara verirsek eğer, onlar tanıtım broşüründe: "İstasyon, egomuzu tatmin eden sahte arzuları değil, gerçek arzularımızı talep ediyor." demektedir. Gerçek arzularınızın emek sarf etmek ve mücadele etmek olduğunu aklınızdan çıkarmayın!

Emeği geçenlere alkış sunulur salonda, yazıda ise teşekkür ilan edilir…

İsmail Cem Özkan




İstasyon
Yazan: Olexandr Viter
Çeviren: Senem Cevher
Yöneten: Ali Atilla Şendil 
Dekor - Kostüm Tasarımı: Şirin Dağtekin Yenen
Işık Tasarımı: Nejat Karaorman
Yönetmen Yardımcısı: Berrin Akhasanoğlu
Asistanlar: Ozan Dağara, Tuğçe Topçu
Dekor - Kostüm Tasarım Asistanı: Merve Yörük
Sahne Amiri: Tankut Saraçoğlu
Kondüvit: Emre Akgül
Işık Kumanda: Abdullah Basık
Dekor Sorumlusu: Salim Kabadayı
Aksesuar Sorumlusu: Taner Şavşat
Kadın Terzi: Fatma Can
Perukacı: Yavuz Dura
Oyuncular: Gamze Yapar Şendil, Berrin Akhasanoğlu, Zeynep Alper

20 Mart 2018 Salı

İzler

İzler

Bir kadın, yeni tuttuğu evin bodrum katına inmiştir. Kadın o evi bodrum katı olduğu için ve böyle bir odası olduğu için tutmuştur. Yalnızdır. Yalnızlığını duvar ile konuşarak aşmaya çalışmaktadır. Başından geçmiş bir çok psikolojik sendromları örnekleri ile üzerine yansıtarak anlatmaktadır.

Her bölüm ışık geçişleri ile birlikte yere (sahne önü, konuştuğu duvarın dibi) koyduğu imgeler ile bölüm geçişleri anlatılmaktadır.

Elinde iki çanta ile inmiştir bodrum katına. Bir çanta içinden çıkardığı objeler her bölümün her bölümün başka bir sendrom tanımlamasının yapıldığı küçük öykülerden oluşmaktadır. Bir birinden bağımsız, bir biri ile cinsellik açısından bağlantı kurumlu sendromlar.

Cem Kenar oyunun öyküsünü kurgularken sendromları iyi araştırdığı ve o sendroma uygun davranış biçimlerini gözlemlendiğini düşünüyoruz, çünkü her bölüm içinde sahnede yer alan oyuncu bu açıdan teksti yorumladığını ve ses tonunu ona göre tek düzelikten çıkarmaya çalıştığına şahit oluyoruz. Elbette sahneye ilk konulan oyunun kendi içinde henüz tam oturmamaktan kaynaklanan geçiş sorunları olmaktadır. Özel tiyatrolar her ne kadar çok iyi bir oyun ile çok iyi oyuncu ile sahne almak istemiş olsa da onları sıkıştıran ekonomik bir gerçekte var. En kısa zamanda en az masrafla seyirci ile buluşup oyun, oyuncu, sahne, tanıtım, kostüm… kısaca girdi çıktı tablosunda masraf olanların karşılanmasını sağlamak düşüncesi vardır. Bir tiyatronun, bir oyunun ekonomik güç olmadan ayakta kalması ve seyirciye istenileni istediği gibi vermesi kolay değildir.

Karma Drama Sahne’de oyunu izledim. Henüz sokağın tam ısınmadığı kıştan bahara geçiş sürecini yaşayan bir takvim yaprağı içinde, sokakların kaldırım yapılanmasının seçim yaklaştığı için yeniden yeniden belirlendiği zaman diliminde Karma Drama Sahne’de izledim oyunu. Sokağın soğunun içeriye yansıması belki de sahnenin ısınmasını ve salonun sıcak bir atmosfer içinde oyuna hazır olmadığından kaynaklı olsa gerek izlediğim oyunun içine tam giremedim, oyunu izlerken bir çok yerde ses tonun, ışığın, müziğin keskin köşeli geçişleri içinde verilmek istenen duyguyu ben şahsi olarak aldığımı söyleyemem, elbette ilerleyen günlerde bu sıcaklık ve seyirciyi kucaklayan sıcak bir atmosfer olacaktır.

Kara mizahın unsurları yazım teksti içinde bol bol olmasına rağmen, vurgular henüz tam oturduğunu düşünmüyorum. Seyirci duvarın arkasındadır. Seyirci ile göz teması, ona dokunması gereken yerde duvarın arkasında kalmıştır. Sahne siyah bir örtü ile örtülüdür, duvarda hiçbir şey yoktur, doğal şekilde çünkü onlar bodrumda ve bodrumun penceresiz odasında olayı anlatmaktadır. Ama seyirci ile oyuncu arasında duvar olduğu tam olarak birkaç defa söz ile ifade edilmiş olsa da o duvar bize varlığını hissettirmiyor. Sanki yukarıdan aşağıya sarkmış saydam bir dikdörtgen saydam bir pencere olsa biz duvarın arkasında sorguya çekilen sanığı izler gibi olurduk belki…

Oyunun sonunda bizi bir sürpriz beklemektedir. Sendromlar içinde yaşayan kadın aslında kendi yaşadıklarını değil, onun hastalarının ona anlattıklarını anlatmaktadır, o henüz açılmamış bavulun içinde kendi öyküsünü saklamaktadır…

Elbette eleştiri subjektiftir, kişinin baktığı noktadan olayları algılar ve yorumlar. Ben ilerleyen zamanlarda oyunu bir kere daha izlediğimde umuyorum ki seyircisi ile kucaklamış, bölüm geçişlerinde daha belirgin bir zaman ile oynanacağını, daha belirgin olacağını düşünüyorum. Hangi sendrom ne zaman başladı ve bitti konusu duvarın dibine bırakılan bir sembol ev arada bırakılan bir boşluk önemlidir. Sessizlik, karanlık, oyuncunun kendisini bavulun arkasında yeni bölüme başlaması gibi sembolik duruşlar ile her bölüm farklı bir öykü olduğu hissini vermelidir. İzler, yaşamın insanın üzerine bıraktığı bir yaradır belki. Bugün her birimiz yalnızız, arayış içindeyiz. Günlük ilişkiler ile günümüzü doldurmaya çalışıyoruz. Her çabamız, yalnızlığımızdan kaynaklanan başka sendromlara davetiye çıkarmaktadır. Her insan başka insandan sorumludur, her hastalık bir birine geçen bullaşıcı bir hastalık gibi yayılmaktadır. Modern yaşam bizim yaşam kalitemizi yükseltmiştir ama yanında yan etkileri, kazanılan yeni yaşam kalitemizin tam algılayamadan sorunlar içinde yuvarlanmamıza da neden olabilmektedir…

Oyunun kurgusundan, sahnelenmesine geçen uzun süreçte emeği geçen tüm çalışanlara teşekkür ediyorum. İyi ki yazmışlar, iyi ki sahnelemişler, iyi ki bizi seyirci olarak ağırlamışlar. Onlardan acı bir tebessüm içinde bir çok şeyi de öğrendik. Bir arada birlikte sıcak ilişkiler içinde birlikte yaşamak umuduyla…

İnsan sıcaklığını bize ulaştıranlara teşekkür ederim…

İsmail Cem Özkan

İzler
Yazan-Yöneten: Cem Kenar
Oynayan: Esra Ede
Işık, Dekor, Müzik: Cem Kenar