Galata Gazete


29 Haziran 2026 Pazartesi

Devrim Beklerken: İllüzyon ve Gerçek Arasında

Devrim Beklerken: İllüzyon ve Gerçek Arasında

Sol neden bu hâle geldi diye kafa yoranlar vardır. Ben de onlara bir tiyo vermek isterim: Bu acıklı sonu belki de iki kelime anlatır: “illüzyon” ve “yalan”.

Şimdi diyeceksiniz ki: “Nedir bu illüzyon?”

Olması gereken değil; algılanan ve görülen üzerine kurulu bir durumdur. Gerçek güç yerine, abartılmış bir güç ve örgütlülük görüntüsünün yaratılmasıdır.

12 Eylül işkence merkezinde, eski Dev-Genç liderlerinden biri, Merkez Komite’nin yakalandığı haberini alınca “İllüzyon dağıldı.” demiştir. Gerçekten de dağılan şey, örgütün yarattığı algının gerçek denilen duvarla çarpışmasıdır.

İşin gerçekliğinden haberdar olanlar, bu illüzyonu görmelerine rağmen sessizce olayların peşine takılmış, hatta bu illüzyonun devam etmesi için çaba sarf etmişlerdir.

Yalan meselesine gelince...

Bunu sık sık yazarım: “Polisin bildiğini yoldaşından saklayan...” Çünkü hiçbir somut durum açıkça konuşulmamış; siyasi çizginin belirsizlikleri içinde, farklı beklentilere cevap veren, ortaya yazılmış ama herkesin kendi duruş noktasına göre anlam yüklediği cümleler üretilmiştir. Kısacası, somut durumun somut tahlili yerine, geleceğe dair iyimser beklentiler üzerine değerlendirmeler yapılmıştır.

Anı değil, sürekli geleceği konuşmak; elde olmayan bir güç varmış gibi “devrim hemen şimdi olacak” anlayışıyla hareket etmek; gücün yetmediği koşullarda insanları korsan gösterilere çağırarak her türlü saldırıya açık bir kitlenin oluşmasına neden olmak bu anlayışın sonucudur.

Oysa birincil öncelik güvenlik olmalıdır. En az zararla en yüksek verimi elde etmek yerine, koşullara göre değil, kişinin bireysel yeteneğine bağlı kazanımlar beklenmiştir. Kısacası, insanlara güçlerinin üzerinde roller yüklenmiş ve bu rollerin gereğini yerine getirmeleri istenmiştir. Kişiler her türlü özveriyi göstermelerine rağmen, örgüt onlara sahip çıkamamış ve onları yalnız bırakmıştır.

12 Eylül, gerçek anlamda örgütsüzlüğün en çıplak biçimde ortaya serildiği dönemdir. Örgütsüz bireylerin kişisel çabalarıyla örgütler bir süre daha yaşamış, ancak zaman içinde sönümlenmiştir. Buna rağmen “Biz kandırıldık.” demeyi onur sorunu hâline getirenler, geçmişe sahip çıkmayı onura sahip çıkmak olarak algılamış; bu da geçmişle yüzleşmenin sözde kalmasına neden olmuştur.

Geçmişin zaafları konuşulmadan atılan her adım, aslında yenilgiyi ve o zaafları içinde taşır, hatta büyütür. Yüzleşme önce teoride başlar, ardından pratikte devam eder; son aşaması ise örgüttür.

Her yeni örgütsel yapı, geçmişin eleştirisi üzerine kurulmalıdır. Ancak o eleştiri yapılmadan, sanki geçmişin her yönüne sahip çıkılıyormuş gibi davranılması beklentileri büyütmekte; büyüyen bu beklentiler ise yeni hayal kırıklıklarının ve yıkımların temelini oluşturmaktadır.

Bugün solun, gerçek anlamda sol politika üretememesinin temel nedenlerinden biri de budur. Beklentilerin karşılanmaması, birbirinden çok farklı, hatta birbirine zıt düşüncelerin ve hayat anlayışlarının aynı yapı içinde ortaya çıkmasına yol açmaktadır. Sol bir yapıdan aynı anda hem faşist, hem Kemalist/ulusalcı hem de devrimci düşüncenin çıkması tesadüf değildir.

Bunları besleyen temel unsur ise şudur: Polisin ve istihbarat örgütlerinin bildiğini arkadaşından, yoldaşından saklayan; bunların konuşulmasını sessizce geçiştiren her yapının kaçınılmaz sonu, nostaljik sohbetler ve mezarlık ziyaretleridir.

Son cümle olarak: ve illüzyon çöktüğünde geriye, gerçekle yüzleşmek yerine onu anmaya çalışan bir hafıza kalır.

 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.