Galata Gazete


12 Eylül 2015 Cumartesi

Antifaşist mücadele!

Antifaşist mücadele!

Türkiye solu tarihi bir çok açıdan aslında çok iyi araştırılmış ve üzerinde tartışılmış değildir, genel doğrular vardır ve o doğruları doğru olarak kabul ederiz… Biraz ayrıntıya girdiğimizde ise bir çok bilinmez ile karşılaşırız. 
12 Eylül öncesi ve 12 Mart sonrası Türkiye solu nasıl oldu da örgütlülük yapısının üstünde kitleye ulaştı ve onları yönlendirdi? Sorunu bugün dahi sormaktayız, çünkü sol bir daha o gücüne kavuşmadığı içinde bu soruya verilecek yanıt önemini koruyacaktır.
Her kişinin durduğu yere göre elbette doğruları ve tezleri olacaktır, duruş noktası homojen olmayan tarihi kendi doğrularını doğuracaktır. Öncelikle benim durduğum noktayı tarif ederek bu olaya nereden baktığımı kısaca anımsatmakta fayda görüyorum, çünkü sübjektif yanıtlar her daim tartışmaya açık olacaktır ve doğrunun bir tarafını tarif etmiş olacağız.
Yenilmiş bir solun, henüz üzerinden travmasını atamamış, dağınık ve örgütlü duruş yerine örgütlüymüş gibi davranan ortak geçmiş ve doğrularımızın olduğu yerden bakıyorum. Her birimizin tarihte rol aldığımız yerin bir aidiyet duygusu vardır, o duygu bugün birbirimize yakına ama o kadar da uzak tutmaktadır. Çünkü yaşadığımız günlük olaylara bakışımız ve tepkimizin zaman içinde farklılaştığı ve bu farklılığın yaratmış olduğu güvensizlik bizim bugün ki sorunlarımızın temelindedir.
Sol tarihimizin en kitlesel halini 71 muhtırasından ve sol liderlerin öldürülmesinden sonra yaptı. Peki, bu kitleselleşme nasıl oldu da örgütlü gücü aşan boyutta oldu?
71 askeri darbesi 60 darbesinden bağımsız değildir, her olayın bir önceliği vardır, o öncelik bizim nasıl bir çizgi izleyeceğimizi de belirler.
60 darbesi ve öncesi yaşanan antikomünist süreç içinde bir çok birbirinden değerleri komünistin üzerine suç atılarak olayların üstünün örtülmesi ile doludur ve bu yiğit insanların acıları ve yaşam öyküleri ile doludur. Rejim, her sıkıştığından ‘kuzeyden gelecek’ düşman ve ‘sıcak Akdeniz’ suları edebiyatını yapmıştır.
18 Şubat 1952 yılında resmi olarak NATO üyesi olduğumuz günden beri ülkenin kader çizgisi de Amerikan ve NATO çıkarları ile uyumlu hale getirilmiştir. NATO kendi varlığını korumak adına üye olan her ülkede üye olduktan sonra hemen ülke içinde yeraltı örgütü olan Gladio örgütlenmesini yapmış ve ülkemizin ilk askeri darbesi bu örgütün bir anlamda sınanmasıdır.
Gladio ve daha sonra Kontrgerilla olarak bileceğimiz yapının varlık nedeni olarak ‘ülke her hangi bir işgal durumunda, o işgalin ortadan kaldırılması için yer altında örgütlenmiş ve silahları ülkenin değişik yerlerine gömülmüş olan sivil gücün adıdır.  Ve bu güç gerilla savaşı taktiği ile düşmana karşı ülkeyi savunmaktır.’ Bir işgal olduğunda uykuya yatılmış yetiştirilmiş savaş gücü olan sivil bir gücün savaşmasının öteki adıdır.
Kontrgerilla her ne kadar ülkeyi korumak adı altında kurulmuş olsa da başka hedefleri ve cinayetleri tarih çizgimiz içinde yaşadığımız olaylar ile ortaya çıkacaktır. Her ne kadar gizli ve örtülü ödenek ile devletin icracı kurumu olan hükümetten de gizlenen bu yapı zaman içinde ortaya çıkacaktır. İlk defa bu kurumun adını ağzına alan Savcı Doğan Öz ve bunu haber yapma konumuna gelen Abdi İpekçi’nin cinayetinin bugüne kadar tam aydınlatılmamasının arkasında ki güç olduğunu artık genel kabul gören bir gerçektir. Ülkenin o dönemin başbakanı bir suikast ile bu kurumun varlığından artık somut olarak haberdardır.
60 darbesi içinde yer alan daha sonra siyasi parti başkanı olacak Türkeş ismi bu kurum ile eş güdümlü anılması da onun yaşamına bakınca ne anlama geldiğini kendisinin 12 Eylül savunmasında söylediği sözlere bakarak daha bir anlam verebilirsiniz. Evet, Amerika’daki ve Almanya eğitimin yapıldığı yerler Gladio’nun örgütlenmesi için ordu içinde başarılı öğrencilerin seçildiği noktalardır.  Orada eğitilenler kendi ülkelerinde gitmişler ve ülke tarihi içinde verilen rollerini en iyi şekilde uygulamışlardır.
Türkiye’deki solun tarihi bu örgütten bağımsız düşünülemez. Elbette bu örgüt solu örgütlememiştir ama solun üzerine solun taşıyamadığı yükü bindirmiştir. Sol, 60 darbesinden sonra yaratılan göreceli özgürlük ortamında ilk kitlesel çıkışını yapmış ve sınıf içinde kendisini ifade etmeye başlamıştır. TİP ilk defa mecliste koltuk sahip olurken, buna karşı iktidar ve onun desteklediği kurumlar solun bir daha mecliste yer almaması için önlemler almasını da beraberinde getirmiştir. Gladio yaptığı darbenin sonucunun istenmeyen sonucu karşısında yeni stratejiler çizmiş ve kitle içinde açık alanda örgütlenmeyi de kendisinin önüne koymuştur. MHP bu stratejik değişikliği sonucunda ortaya çıkmış ve Türkeş bu partinin değişmeyen tek lideri olmuştur. MHP ve gençlik örgütlenmesi bir iki defa isim değiştirmesine rağmen her daim her olay içinde kendisini ifade etmiş ve kendisine rakip gördüğü Milli Selamet Partisi gençlik örgütlenmesi ile çatışmadan da geri durmamıştır. Aslında her ikisi de aynı ilklere sadık ama vurgu farkı olan örgütlenmelerdir. Birinde İslam vurgusu üstteyken, diğerinde ırk kavramını öne çıkarılır…
Ülke 12 Mart öncesi yaşanan süreçte her iki gücün zaman zaman meydanlarda sol avına çıktığına şahitlik ederiz. En masum gösterilere bile damga vurarak saldırmışlardır. Sol bütün bu saldırlar altında kendisine özgü ve tartışmalar içinde yeni yollar aramaktadır. Sol içinde gençlik örgütlenmesi olarak görülen ayrılma bugün bir çok sol içinde ana damarın da ortaya çıkmasına sebep olmuştur. THKP-C, THKO ve TKP-ML bu süreç içinde örgütlenmiş ve çok küçük bir etki alan içinde kalmış olmalarına rağmen liderlerinin öldürülmesi için yapılanlar abartılmış ve sürek avı yapabilmek için ortam yaratılmış ve bu ortam içinde sol içinde yer alan bilinen kişilerin hangi olaya ne tepki vereceği üzerine büyük olasılıkla çalışma yapılmıştır… Olaylar lider kadronun ölüme giden yolu açmış ve onların kavgayı orantısız koşullar içinde karşılamaları sağlanmıştır. Liderlerin kişisel tercihleri ‘kavga varsa, kavgada yerimizi alırız!’ şeklindedir ve orantısız güç koşullarında girişilen kavgada lider kadronun yenileceğini ve öleceğini bilerek hazırlanmıştır. Liderler bu sonucu etkileyecek ne yazık ki güçleri örgütsel yapıları yoktur. Fakat onların gösterdiği cesaret ve bir liderin nasıl olması gerektiği gerçeği o günün ruhunu en iyi şekilde yansıtmaktadır.
Gladio Amerikan  / NATO çıkarları yönünde algı operasyonları yapmakta ve ülkenin yeni çizgisini belirleyen Amerikan doktrinlerine uygun adımlar atmaktadır.
12 Mart solu tamamı ile ortadan kaldıramamış ve sol tarihsel çizgisine devam etmiştir.
Sol tarihinde en önemli kitlesel güce eriştiği yıllar lider kadronun ortadan kaldırılması sonrasına rastlar. Liderlerin ve örgütlerin yerine gelen devamcısı olanlar yeni sürece sihirli bir değnek ile dokunmadılar ama o güne kadar solun düşünemeyeceği kadar kitlesel konumuna kısa sürede erişmiştir.
Bu kitlesel konum tecrübe eksikliği olan sol yapıların her yere yetişememesi ve olaylara homojen şekilde müdahale etmeyi olanaksız kılmıştır.  Gladio denetiminde olan sağ her yerde ulus devleti yaratmak ve oturtmak adına öteki olarak gördükleri Alevilere, Kürtlere ve diğer azınlıklara planlı ve sistemli olarak saldırmış ve onları potansiyel tehlike kategorisine sokarak, bir anlamda Alevileri ve Kürtleri Türkiye soluna doğru iteklemiştir.
Bu koşullar içinde sol; karşılıksız, beklentisiz olarak mücadele alanına girmiş ve savunma çizgisini örgütlemeye çalışmıştır. Sol, kendisine doğru iteklenenlerin düşmanı olan sivil faşist güçlere karşı mücadeleye girişmiş ve savunma konumunda kalarak örgütlenmiştir.
Bu mücadele antifaşist mücadele şeklinde örgütlenmesi için ortam yaratılmış ve devlete karşı sol örgütlenememiştir.
Ortanın solu söylemi ile ‘Karaoğlan’ efsanesi ile CHP seçmenini belirlemiş (AP ve diğer sağ partilerin seçmeni dışında kalan) sahip çıkmış ve öteki olarak görülen Kürtler ve Aleviler CHP’nin potansiyel ve sürekli seçmeni konumuna gelmiştir.  Sağ iktidarlar tarafından hep iteklenenler bir anlamda CHP ve solun kucağına iteklenmiştir. Bu sayede ülkenin ve demokrasinin sağlıklı işlemesi için batıda ki gibi sağ ve sol yaratılmıştır.
Ve sağ içinde örgütlenen Gladio bu ayrışmayı Amerikan ve NATO çıkarları için değerlendirmiş ve örgütlenmesini ve Gladio için seçilen militanların eğitimi var olan düşmana saldırarak gerçekleştirilmiştir. Bu saldırlar sonucunda bazı militanlar Gladio için devşirilmiş ve uluslararası cinayetler içinde kullanılmıştır.  
Maraş Katliamı bir anlamda Alevilere ve Kürtlere karşı bir gözdağıdır, öteki taraftan da Gladio için devşirilenlerin bir anlamda imtihanıdır. Bir taş ile iki kuş vurmak bu katliam ile ortaya çıkmış ve daha sonra bir çok cinayette bu strateji izlenecektir. Tetikçi olarak kullanılanlar medya içinde popüler dahi yapılacaktır.
Tarih gerekli görüldüğünde taklit edilir ve bilinçaltına işlemiş korkuların yeniden canlanmasına olanak verilir. Maraş katliamı öte yandan 1917 yılında ki ‘Tehcir’ olayına bir göndermedir.
Demokrat kesim bu katliamdan sonra daha ciddi bir şekilde korkuya karşı örgütlenmiş ve savunma konumunda yaşam hakkı için mücadele eder konumuna gelmiştir. Sol bu örgütlenme içinde üstüne düşen görevi kabul etmiş ve örgütlülük boyutunu çok kısa sürede aşan konumuna gelmiştir. 1 Mayıs ‘77 katliamı işçi sınıfına verilen mesaj, bir yıl sonra halka ve daha geniş kesime ulaşan mesaja dönüşmüştür.
Sağ saldırmış, sol mücadelesini savunmada kalarak kitlesel boyuta ulaşmıştır. Eğer sağ bu kadar saldırgan bir çizgi izlememiş olsaydı solun birden bu kadar büyük kitlesel konuma erişmesi kolay olmayacaktı, savunma çizgisinde kalarak büyümesi de sol örgütlerin örgütsel boyutunu aşmış ve kontrol edemeyecek kadar büyük kitlenin içinde üstüne düşen görevi en iyi şekilde yapmıştır.
Sol, antifaşist mücadele içinde yaşanan gelişmeleri tahmin edebiliyor ama örgüt psikolojisi içinde örgüt çıkarlarını öne alarak tavır almaktadır. Sol geniş coğrafya içinde yaratılmış olan kurtarılmış bölgelerin oluşması ile birlikte rekabet koşulları içinde gelişmiş ve birbiri ile incir çekirdeğini doldurmayan meseleler yüzünden bile örgütler çatışır konumuna dönüşmüş ve var olan örgütler kasaba bazında bile ayrışmalar içine girmiştir.
Sol, ülke sathında her tarafta örgütlenmiş gibi gözükmektedir.
12 Eylül öncesi duvar gazetesi olan duvar yazılar, hangi örgütün hangi sokakta söz sahibi olduğunu gösterir imajlar olduğu gerçeği ile karşı karşıya kaldık…
12 Eylül geleceğini sağır sultan duyar da sol duymaz mı, elbette duymuş ama rekabet koşulları ve yaşanan günlük çatışmalar yüzünden bu gelene karşı önlem alamamış ve hatta göreceli olarak büyük fraksiyonlar arasında birlik görüşmeleri yapılması gerekirken aksine bu son süreç içinde silahlı çatışmalar bile olmuştur.
Sokak, darbe koşulları içinde panzer seslerini duyulmakta ama müdahil olmadan izleyici konumdadır. Asker sıkıyönetim içinde gelecek günlerin provasını fütursuzca yaparken; meclis, seçim ile uğraşmakta ve yaşananları bir anlamda görmezden gelmektedir. Buna rağmen Gladio örgütlenmesi içinde yer alan siyasi partinin Genel Başkan Yardımcısı Gün Sazak İngiliz hükümetinden “şemsiyeniz altına girmek istiyoruz” talebinde bulunmuş ve İngiltere bu öneriyi ret emiş. (http://www.cnnturk.com/2010/dunya/12/23/gun.sazak.ingiltere.ile.gizli.iliski.istemis/600533.0/ ) Gelmekte olan darbenin rengini anlayamayan MHP bu darbe karşısında açıkta kalmamak için her türlü istihbarat alanını kullanmış olmasına rağmen rengini öğrenmeyecektir.
Gelen darbe aslında ülkenin kaderi ile oynayacak ve Büyük Ortadoğu Projesinin bir stratejik ortağı yapacak ve bu değişen tarih çizgisi ile Avrupa’ya yaklaşmaya çalışan ülkenin artık zemini Ortadoğu çöllerinin kumu olacaktır.
NATO ve Amerika ülke içinde kendi çıkarını canı pahasına savunmak ile yükümlü olana rağmen darbe planlayacak ve uygulayacaktır. 12 Eylül bildirisi radyolarda okunurken Amerika’da Pentagon’da “Bizim çocuklar başardı!” denilerek kadehler havaya kalkacaktır.
12 Eylül öncesi yaşanan sol kitlesel olmuş ama iktidar hedefinden uzakta, antifaşist mücadele yaparak bir anlamda hazırlıksız yakalanmış ve çok kısa sürede panzer altında kalacaktır. O günden bugüne sol hiçbir zaman iktidara gelememiş ve hatta kendisini gerçek anlamda örgütleyememiştir.
Sol, antifaşist mücadele ile kitleselleşmiş ve bu kitleselleşme iktidar hedefini ortaya çıkaracak örgütlenmeyi yaratamamıştır. Örgütsel boyutunun üstünde kitleyi savunmuş ve elinden geldiğince onu yönlendirmiş ama onu faşist mücadele koşulları içinde nasıl davranması gerektiği ve savunma birimlerini oluşturamamıştır. O güne kadar sadece antifaşist örgütlenmede kalarak gerçek gücü gözden kaçırmasına sebep olmuş ve bugün dahi yenilmiş solun bireyleri hala dayak yedikleri, panzer altında bırakan devletin çıkarını savunmakta ve devletsiz bizler hiç bir şeyiz anlamına gelen cümleler kurmaya devam etmektedir.
Bir anlamda devleti savunan taraflar (sağ -  sol) bir birleri ile mücadele ederken ve kurtarılmış bölgeler yaratırken, öte yandan başka bir güç başka hesaplar içinde ve bir sabah marşlar eşliğinde amacını ilan etmiştir.
Ortadoğu ülkesine ‘Rabıta’ eşliğinde marşlar ile yol aldık ve bugüne geldik!
Toplumsal olaylarda yönlendirme ve algılar ile oynama yeni bir durum değildir. Gladio İrlanda iç savaşında İngiltere merkez hükümeti tarafından ilk defa uygulanmış ve orada kazanılan başarı NATO içinde hayata geçirilmiştir. Bugün dahi bir çok NATO ülkesinde bu örgütün yapmış olduğu cinayetler ve siyasi müdahaleler ortaya çıkarılamamış ve yüzleşilememiştir. Her ne kadar Gladio cinayetleri genelde karanlıkta ve kuşku içinde kalacak olsa da bugün artık sonuçlara bakarak hangi olayların kim tarafından işlendiği tahmini yapabiliyoruz. Fakat son 40 yıldır ülkemizde yapılan ‘Düşük Yoğunluklu Savaş’ ya da başka söylem ile ‘Kirli Savaş’ bu iç içe geçmiş cinayetleri ayırmamız için olanakları ortadan kaldırmış konumda…
Antifaşist mücadele devletin varlığı ve çıkarını değiştirmemiş, ülkenin kader çizgisini değiştiren 12 Eylül için sadece bir neden olarak karşımızda durmaktadır. 12 Eylül mahkemelerinde savunma yapanların “bizler suç işlemdik, halkımız ile birlikte halkımız için mücadele ettik” derken ne kadar haklı oldukları bugün daha çıplak olarak görmekteyiz.
Halk için halka birlikte mücadele edenler onurumuzdur, onlar bir dönemin içinde olduğu gibi değerlendirmek ve onların emeğinin küçümsenmemesi gerektiği bir kere daha vurgulamak istiyorum.
Marx’ın değimi ile başka "tarihte ne olduysa öyle olması gerektiği, başka türlü olamayacağı için öyle olmuştur."
İsmail Cem Özkan


7 Eylül 2015 Pazartesi

Artık havalar kararmasın!

Artık havalar kararmasın!

Havaların kararmasını istemiyorum, ne zaman hava kararsa bir yerde kan toprak ile buluşuyor...
Hava kararıyor, önce silah sesleri sessizliği bozuyor, arkasından bir bomba…
Uzaktan bir yerde bir çocuk son nefesini veriyor.
Tekbir sesleri ile zafer çığlıkları atan özel harekatçılar.
Bayrak edebiyatı, bayrak altında bir tabuta sarılmış bayrak.
Bayrak için ölenler, öldürenler. bayrak dediğinizde bir bez parçasının üzerine yapılmış baskı renk... Onun ile verilen hakimiyet imajları. Ben buraya hakimim diyerek dikilen bayraklar ama bir cenaze evine bayrak dikilmez asılır. Orada çığlık gökyüzü ile buluşur. Gün ağarmıştır ama kimse günün ağrıdığının farkında olmaz.
Kana kan intikam sloganları.
İçerik aynı dilleri farklı...
Sonra yine karanlık, yine silah sesleri, ölümler...
Yılanlar bile artık çıkamaz olur saklandığı yerden, ne engerek vardır ne de akrep. Onlara da artık gerek yoktur, doğa çürüteceği eti bulmuştur...
Kan ile sulanan yerde ne ot biter, ne yaşam...
Her karışını kan ile suladığımız bu vatan bizim!
İçerik aynı diller farklı...
Bir arada yaşayamayanlar bir biriniz boğazlarken, onların kullandığı kurşun üreten fabrikanın sahibi kasasına giren dolarları saymakla meşguldür...
Havalar karardı mı, birilerin iktidar koltuğu için insanları nasıl öldürülebileceği toplantısının hayatta uygulamasına şahit eder olduk. Rejimi seçim ile değiştireceğim, ben hep lider kalacağım diyerek ortalığa emir yağdıranların kamuoyunu etkilemek için ölümü bir seçim çalışması olarak kullandığına şahitlik eder olduk.
Hava karardı mı savaşın olmadığı yerlerde hangi bara gidip kafa dağıtayım diyenlerin şen şakrak seslerini duyar olduk…
Bazı bölgeler için hava karadı mı kurşun sesi, ölüm demek…
Bazı bölgeler ise yalan haber yazıyorsunuz diyerek medya basmak olağan ve tekbir sesleri eşliğinde savaş olan yerde tekbir getiren özel harekatçılar ile dayanışma içinde olduklarını haykıranlar.
Savaşın bölgesi olmaz, sınırı yoktur.
Mültecileri küçümseyenler bakmışsın bir günde mülteci oluvermiş. Savaşın kimin kapısını ne zaman çalacağı belli değildir.
Birileri hafta sonu hangi adada ne yapacağını tasarlarken, karanlığın altında yaşamak zorunda olanlar hayatta kaldık diye şükür duası ediyorlar...
Havaların kararmasını istemiyorum...
Ne zaman hava kararsa bu günlerde ölüm haberi geliyor...


İsmail Cem Özkan

4 Eylül 2015 Cuma

Savaşı durdurun!

Savaşı durdurun!


Mülteci sorunu ancak savaş bittiğinde ortadan kalkar, savaş olduğu ve devam ettiği sürece mülteci kavramı ile yakinen tanışacağız. sokaklarımız, şehirlerimiz, parklarımız savaş kaçkını insanlar ile dolması, el açan insanların her an size anlamadığınız bir dilden bir şeyler söylemesi başlarda şaşırtıcı gelecek ama zaman içinde kanıksayacağız. Çünkü savaş olan ülkeden gelen insanlar sınırları aşarak kendilerini daha güvenli ve yaşayabilecekleri ortam ararlar, gittikleri ülkenin içinde yaşayacakları alan yaratırlar ve yaşarlar.
İnsan için her şeyin önünde önce yaşama hakkıdır, daha sonra seyahat, çalışma, eğitim alma… kısaca insan haklarında yer alan her hak mülteciciler içinde talep edilmeye başlar. Çünkü artık onlar geçici değil, savaşın uzamasına göre kalıcı, hatta bizden birileri de olabilirler. Savaşlar biter ama mülteci yaşamı göçmen yaşama dönüşür ve kendi dünyaları içinde etnik oluşan bir pazarın içinde yaşamaya devam ederler. Hatta ileride gelecek olan mültecilileri büyük olasılıkla istemeyecekler, tırnakları ile kazdıkları serveti paylaşmak ve yaşam standartlarını düşürmek istemeyeceklerdir. Bir ülkede yabancı düşmanlığı mülteciciler ile ortaya çıkmaz ama artar, bu artış dönemleri olağanüstü koşulları temsil eder. Bu koşullar içinde gelen her mülteciye karşı yerli halk kadar göçmen halkta düşmanlık besler ve yaşadıkları ülkeden gitmelerini isterler.  Düşman görünürken, düşman görmeye başlar göçmenler…
Savaş artı değer olan her yerde vardır, o yüzden savaşın tarihi insanlığın artı değer üretebildiği zamandan beri vardır. Zenginliğin olduğu yerde fakirlik, çalışmanın olduğu yerde yağmanın olması tarihin bize fısıldadığı gerçeklerdir. Artı değer zenginlik yaratmadığı zamana kadar da bu böyle gidecek! Zenginleri fakirleştirmeden, fakirleri zenginleştirip onların seviyesine çıkardığımızda savaş ortadan kalkacaktır. Savaş, devlet mekanizmasının ortadan kalması ile tarihin çöplüğüne bir daha doğmamak için atacağımız zaman artık bu yıkımları konuşmayacağız!
Savaşı devlete ihtiyaç duyduğumuz sürece konuşacağız, her dönemde de mülteci olacak, ölenler olacak, katliamlar kaçınılmaz olarak kendisini gösterecektir. Düşman ve kurban sürekli değişecek ama devlet için ölüm her dönemde kendisini kitlesel ya da bireysel olarak hissettirecektir.
Savaş ve yarattığı sorunlar her dönemde farklılıklar ve kendisine özgü sorunları da beraberinde taşımıştır. Her savaşın özgün koşulu olduğu için bir birleri ile nedenleri ve sonuçları ile karşılaştıramayız, çünkü hızlı bir şekilde ilerleyen kitlesel imha silahları ve üretenler her dönem için çıkarları gereği başka senaryolar ile karşımıza çıkacak ama sonuç hep aynı olacaktır. Ölüm! Kan toprak ile sulanacak ya da bir kaldırama insanın gölgesi sonsuza kadar kalacak şekilde kendisi buharlaşacaktır.
Savaş yeniden kapımızda, hatta sahillerimize sonuçları vurmaya başladı. Ülkenin her yeri mülteciciler ile yüzleşmekte. Sınır kapısından geçenlerin önemli bir bölümü batıya göç etmeye ve orada kendilerine uygun bir yaşam kurma savaşının ilk adımlarını atıyorlar. Bu mülteci dalgasına değişik kesimlerden değişik tepkiler gelmeye başladı. Avrupa’da siyai otoriteler farklı, halkı farklı tepki vermeye ve işin çözümü için adım atmıyorlar, sadece geçici çözüm yolları ile günü kurtarma telaşı içindeler.
İnsanlık tarihi içinde bu kadar kanlı bir göç dalgası hiç olmamıştır. Kitlesel olarak savaştan kaçanlar Akdeniz sularına gömülüyor ve yok oluyorlar. “No Name” adı verilen bir gündemde, isimsiz insanlar yok oluyor. Akdeniz’in güneyinden ve doğusundan kuzeye doğru bir göç dalgası günlük yaşam içinde artık görünür oldu ve ölümler kanıksanmaya başlandı. Libya açıklarında büyük gemilerin içinde kitlesel ölümler artık sıradan olay olmuş, gemiyi batıran kaptanları yakalama telaşına düşülmüş. Elbette gümrüklerden geçen hiçbir şey devlet bilgisi dışında değildir. Yasal ya da yasa dışı kabul edilen her şey istatistiğin bir rakamıdır.
Avrupa’da yaşayan bir bölüm eski mülteci, şimdilerin göçmenleri gelenlere karşı hoşgörüsüz davranırken, bir bölümü de sınırları açın diye bağırmaktadır. Fakat bu çıkışlar sorunu tam olarak tanımlamamakta ve geçici ve acil çözüm olarak önümüze getirilmektedir. Her iki tavır bana göre yanlıştır, çünkü savaş devam ediyor ve savaştan beslenen batı ülkeleri isterlerse savaşı durduracak güçleri vardır ve o güçlerini kullanmaları için baskı gurubu kurulmalıdır. Savaştan gelen refahı istemiyoruz, savaşa hayır!
Mültecicileri oluşturan koşul olan savaşı durdurun!
Batı dünyası (emperyalist devletler) savaşın kazanan tarafında, savaşın yükünü çeksin demek güzel ama insanları yerinden alıp başka yere götürmek insanlık dramıdır. Savaş koşulları içinde kara paranın (Avrupa için ) harekatı kontrollüdür, kontrol dışı emperyalist devletler için tehlike çanının çalmasını anlamına gelir ki, bu riski göze alamazlar. (istihbarat bu işin kullanılır). Sınır geçişlerinde (ne geçerse geçsin) ülkelerin güvenlik birimlerinin haberi olmaması diye bir şey olmaz... Yani karanlık noktalarda yaşanan dram, trajedi birileri için gelir kaynağı ve korkuyu yayma aracı oluveriyor…
Sınırları ortadan kaldırın! Emperyalist savaşa ve emperyalistlerin oluşturduğu sınır çizgilerine hayır!
Avrupa halkları bu mülteci akımı karşısında nasıl bir tepki vereceği birileri önceden planlamış ve beklentiler yönünde iç kamuoyu oluşmasını bekliyor. Yabancı düşmanlığı İslami fobi kavramları bu sürecin sadece adlandırılmış halidir.
Avrupa beklentisi karşısında İslam ülkelerinden gelen mültecicilerin de başka amacı göç sırasında ‘Kızıl Haç’ yardım kuruluşu tarafından verilen yardımları ret eden bir kesimin olması başka hesaplarında olduğunu ilan ediyor... Evet, cihat mülteciciler tarafından gavur ellerinde başka bir yöntem ile kutsal amaçlar için hayata geçiriliyor...
İşgal savaş ile değil, savaşın sonucu göç ile de olabilir.
Beklenmeyen bu durum ve sonuç karşısında Avrupa devletleri nasıl bir tavır içinde olacak? Çünkü El Kaide ve 11 Eylül tecrübesi henüz unutulmuş değildir. 
Avrupa Ortadoğu’da enerji kaynaklarına göz dikerken, kendi içinde başka şeyleri kaybetme ve halkına sunduğu hayat standardını kaybetme ile karşı karşıyadır.
Yaşadığımız sürecin net bir tarih çizgisi yoktur, iç içe geçmiş ve ilişkiler de bu geçiş içinde fluğdur...
Evlerimizde şimdilik gözlemciyiz bu yaşanan trajediye, fakat savaş ateşi sınır tanımaz, birden bizler de mülteci olabiliriz...
Savaş durdurulsun, halklar savaş nedeni ile göç etmesin!
Emperyalist savaş ve onun sonuçlarını durduracak gücümüz ne yazık ki bugün ki örgütlü yapımız içinde yok! Ama bu yok olanı ortadan kaldıracak ve imkansızı isteyebiliriz...
Emperyalist savaşa hayır!
Emperyalistler tarafından çizilen yapay sınırlara hayır!
İsmail Cem Özkan

2 Eylül 2015 Çarşamba

İçim daralıyor…

İçim daralıyor…

Suriye’de savaşı başlattılar, sahillerimize artık çocuk cesetleri vurmaya başladı.
Sahile vuran çocuk cesedine içimiz acıyarak bakmak zorundayız, yaşanıyor...
Sahillerimize kaç çocuk vurdu belli değil...
İzliyoruz...
Ruhumuz daralarak...
Yalanlar ile çevrili olan yaşam alanımızda artık vahamız ve sığınacağımı yerde kalmadı...
Mülteci yolda ölüyorsa, birisi bunların üzerinden para kazanıyor demektir...
Batan ülke ekonomisine, çöken turizm sektörüne taze kan olsun diye büyük olasılıkla lüks otellerin limanlarından batıya botlar kaldırılıyordur...
Artık hangisi gerçek, hangisi yalan bilemez olduk ama tek bildiğim sahilimize çocuk cesedi vuruyor, ellerimiz bağlı sadece ama sadece izliyor ve gözlerimiz kapatıyoruz...
Bizim çocuğumuzun başına gelmemesi için belki dua ediyoruz...
Savaşta bir koyup üç alayım diye düşünenler, ölenleri birer rakam olarak görme eğilimindedir. Orada bin insan ölmüş, milyon insan ölmüş onların umurunda değil. Irak işgalinden bu güne kadar Irak denen ülkenin topraklarında kaç milyon insan öldü, kim hissedebildi savaşta ölenlerin yakınlarının acısını, bizden uzaktı ve ekranlardan Bağdat’ın vurulmasını izlerken yılbaşı partisi yapılıyor diye bakanlarımız oldu. Patlayan her bombadan bir çocuğun ödü patladığını, her annenin ağıtlar ile zılgıt çektiğini kimse duymadı. O cinayeti bir sağır, bir kör duydu, bizler sadece gülerek ekranlardan baktık.
Hissetmedik, işgalin neler getirebileceğini. Duyumsayamadık, işgal edilen ülkede acılar içinde yaşanan gerçekleri.
Ülkenin diktatörüne verdiler gazı, attılar başka ülkelerin topraklarına, sonra iktidar gücünü korumak adına, üniter devlet adına, homojen ulus devleti kurmak bahanesi ile kendi ülkesinde yaşayan ve öteki gördüğü Kürtlerin, Şiilerin üzerine bombalar attı, katliamlar yaptı. Gazı verenler, bu ileri gitti deyip iktidar koltuğundan hemen almadı, daha fazla işkence, daha fazla acı çekti orada yaşayan haklar ve artık yeter derken işgal edenlerin çıkarına dokundu ve işgal başladı!
İşgal mülteci kapıların açılması demekti...
Savaş mültecililik ile eşit kelimedir.
Savaştan kaçanlar sığınmak ve güvende olmak için batıya göç ettiler.
Çünkü batı ışıltılar içinde, dünyanın en refah ülkesiydi…
Çekici özelliği vardı.
Savaş öncesi insanlar gitmek isterdi belki ama hayat kavgası kimseyi mülteci yoluna düşürmezdi.
Savaş, büyük yıkım olduğu kadar gelir kapısıydı…
Savaştan nemalananlar savaşın ganimetlerini ülkesine götüren işgal güçleriydi…
Birde onların çevresinde olan sırtlan gibi yağmacılar… Kan emiciler, zora düşmüşlerin organlarını satın alıp batıda pazarladılar. Güzel kız ve erkek çocuklarını alıp pazarladılar. Boş kalan topraklara uyuşturucu ekip sattılar… Kara paranın oluştuğu yerde karaborsa oluşması kadar doğal bir şey yoktur. Paranın gücü ile her şeyi mubah, her şeyi yapacaklarını düşündüler ama kontrol altında olduklarını da gözden uzak tutmadılar, cesaretlerinin de bir sınırı vardı, o sınır batının çıkarıdır.
Her savaş işbirlikçiyi yaratır, mülteci yarattığı gibi.
Her savaşın mağduru ve mağdurluk üzerinden para kazanların olduğunu kulağımızın arkasına koyalım, çünkü mağdur denilerek duyguların sömürülmesi ve o sömürüden yeni bir ekonomi yaratıldığı da unutmamak gereklidir, çünkü paranın olduğu yerde her şey mubahtır ve o işleyişin kuralı yoktur. Savaş kuralları ortadan kaldırır ve kendisine özgü yeni kuralları yaratır.
Ortadoğu bugünün ve dünün sorunu değildir, fakat dünün sorunu bugünü kana bulamaktadır. 
Dün yaratılan savaşın sorumluları mutlaka ama mutlaka yargılanmalıdır.
Ortadoğu lideri hayali kuranlar, Sünni çoğunluğun rahatsızlığını ileri sürüp silah sevkıyatı yapanlar, mutlaka ama mutlaka bu çocuğun cesedinde parmak izi vardır.
Olay yeri incelemesi yapan kriminal daireler neden gerçek suçluyu yakalayamaz?
Neden, çünkü hepsi suçlu, hepsi o batan mülteci botunun içinde gölgeleri, korkuları, yaydıkları yalanları vardı...
Dünyanın hakimi olamadılar ama bir çocuğun katili oldular...
Çocuğun cansız bedeni sahilimize vurdu, batıdan tatile gelenler o sahilde beden dinlendirme eksersizleri yapmaya devam etti…
İçim daralıyor…
İçimden bir çocuk hıçkırarak ağlıyor…
Kan denizinde tatil yapmak ve denizde kulaç atanlar, o denizin balıkları insan bedeni ile beslendiğini hiç düşündüler mi?
Savaş, yanı başımızda!
Savaş sahilimizde!
Savaş ne yazık ki artık içimizde ve gözlerimiz kapatmış olsak da artık canımız acıyor!
Savaşlar son bulsun demek kolay!
Önemli olan savaş koşullarını yaratanların bir daha erk sahibi olmasını engellemektir…
Sahile vuran cansız çocuk bedenin de kimlerin parmak izi var?
O çocuğun bir ismi vardır mutlaka ama kimse bilemeyecek, çünkü o bir istatistik rakamına döndü, bugün sahilimize vuran bilmem kaç çocuk!
Ceset torbalarına konulacak ve gözlerimizden uzakta bir yerde, vatanından ve varmak istediği memleketten uzakta elinden çalınan hayalleri ile yok olup gidecek…
Unutacak mıyız!
Elbette!

İsmail Cem Özkan



29 Ağustos 2015 Cumartesi

Zonguldak’ta bir vekil adayı!

Zonguldak’ta bir vekil adayı!


İşçi şehri, emekçilerin alın terinin siyaha döndüğü şehir yıllar içinde eski görünümünü kaybetti, yerine liberal ekonominin getirmiş olduğu tüketim çılgınlığı içinde doğanın TOKİ olduğu bir düzene doğru evrildi. Ekonominin atardamarı ağır sanayiden inşaat sektörüne, tarımı köylülüğü yok edeceğiz derken hepten buharlaştırdığı bir dönemde yerelin sorunlarını meclise taşımak için genç bir girişimci adaylığını açıklıyor. Cesaret işi, çünkü vekilliğin de para ile alınıp satıldığı, parti başkanlarının iki dudağı arasından sızan bir isim olduğu dönemde her şeye rağmen vekil adayım, yerelin sorununu meclise taşıyacağım demek!

Yerelin sorununu en iyi bilen o bölgede en çok gözlem yapan ve gözlem yapmakla kalmayıp dillendiren, dillendirmekle kalmayıp nasıl çözüleceği konusunda bilim insanları ile sohbet eden medya çalışanı bir anlamda en iyi vekil adayıdır. Vekiller temsil ettikleri yerlerin konu mankeni ve lideri o yerele geldiğinde gidip karşılayan birer protokol insanı değildir. Aksine yerelde biriken sorunları meclise taşıyıp, merkezi hükümetin planları içinde o sorunun yok edilmesi için yer almasını sağlamaktır. Ne yazık ki bu ülke hala yerel yönetimlerin güçlü olduğu ve yerel sorunların sorunun olduğu yerde çözülebildiği ülke değildir. Merkezi hükümetin kararı olmadan yerel bir ihale bile yapılamayacak şekilde merkez tarafından kontrol edilmekte ve kurallara uyuldu mu diye sözde denetimlerin yapıldığı alanlardır.

Merkezin bu kadar güçlü olduğu ülkede bazı sorunlar elbette merkezin gözünde kaçmakta ve hatta siyasi iradenin çıkarına uygun olarak istatistiksel olarak yeninden anlamlandırılmaktadır. Merkezi planlarda sorunların üstü örtülüp her şey güllük gülistanlık gibi gösterilir ta ki bir iş cinayeti ortaya çıkana kadar. İş cinayeti ortaya çıkınca artık suçlu kim diye aramalar başlar ama gerçek suçlular gerçek anlamda ortaya çıkarılmaz.

Merkezden bakılınca olaya merkezin gözlüğü ile olaya bakılır… Merkezin gözlüğünü takanlar yerelde hiç yaşamamış atanmış kişilerdir. Atanmış dediğime de bakmayın parti genel başkanın seçtiği ve aday gösterdiği vekil adaylarıdır. İktidar partisi ya da başka korku ile insanlar kötünün iyisini seçmek adına parti seçilir ve gönül bağı kurulamayan bir süreç devam eder. Bu süreç 12 Eylül’den bugüne kadar sistematik ve bilerek sürdürülmekte ve korku ile seçmenin nabzı tutulmaktadır. Korkutulur ve korkulan başa gelir. Zonguldak bugün ekonomik olarak zengin bir şehir değilse, Zonguldak’ta yaşanan sorunlara yabancı vekillerin temsil etmesindedir. Yerel, yerelde yaşayan ve yerelin sorunlarını iyi bilenlerindir, dışarıdan atanan vekiller ancak maaşlarını ve kariyerlerini düşünürler.

Zonguldak’ta bir arkadaşımız vekil adayı olmuştur, o milletin vekilidir. O Zonguldaklıların vekili olacaktır. Bu seçim ya da başka bir seçim de mutlaka eğer isterse olur. Şimdi önseçim için aday olan ama aday olacağını düşündüğüm Sevcan Özelli’nin vekillik yolunda başarılar dilerim. Biliyorum ki, o doğru bir adaydır ve Zonguldak için bir şanstır, Zonguldak kendi içinden yetiştirdiği bir değere değer verecektir.


İsmail Cem Özkan

26 Ağustos 2015 Çarşamba

Bağcıyı dövmek ya da Levent Üzümcü’yü işten atmak!

Bağcıyı dövmek ya da Levent Üzümcü’yü işten atmak!


Levent Üzümcü çalıştığı tiyatrodan atıldı ama çalıştığı kurumun haberi yoktu! Bu cümle bir çok ülkede anlamsızdır ama bizim gibi 'gelişmekte olan ülke'ler için doğal ve hatta sıradan bir olaydır. Çünkü bizlerde gece ve sabaha karşı baskınlar ile bir çok insan bilinmeze gitti ve bir çoğu o karanlık dehlizlerde kayboldu. Bir çoğu karanlık dehlizlerden hiç görmediği, bilmediği yerlerde yapılan eylemlerden suçlu bulundu, bir bölümü idam edildi, bir bölümü ömür boyu hapse mahkum oldu. Önemli olan toplumun temiz görünebilmesi için suçluyu bulmak ve mahkum ederek, suç kalkmış olur ve bir daha kimse o suçu ve suçluyu anımsamaz bile!

Levent Üzümcü, Gezi Direnişi sırasında ve sonrasında ismi öne çıkan ve muhalif duruşu ile iktidarın hedefinde olan bir kişi. Onun cezalandırılması aslında simgeseldir, verilen mesaj başkasınadır. Gezi direnişi henüz olaylar olurken bir tiyatro sanatçısı ve Oyuncular Sendikasının başkanı ülkeyi terk etmek zorunda kalmış ve o günden beri ülkesine gelememiş ama sahnelerde yerini korumuştur. Mehmet Ali Alabora sürgündedir ama bu sürgün de resmi değildir. Gezi Direnişi var olan iktidarın çöküşünü miladi olarak belirleyen tarihleri işaret eder. O güne kadar muhalefetsiz sorunsuz olarak yürüttüğü politikaların açıkça karşı konulduğu ve aslında memnun gibi gözüken çoğunluğun memnun olmadığının simgelediği günlerdir. O günlerde bir çok sanatçı da gençler ve işçiler ile birlikte alanlara çıkmış ve dayanışmanın çok yönlü boyutu hayata geçmiştir. 12 Eylül’den bugüne kadar uygulanan tüm politikaların duvara çarpması şiddetli olmuş ve değişimin işaretlerini yaşamın içine bırakmıştır. Kaybedenler yalana başvurur ve yalanı saklayabilmek için yeni yalanlar uydurur. Yalanlar artık hiçbir yalanı örtemeyecek konuma geldiğinde yandaş olan liberaller önce yalan söyleyenleri terk etmeye ama çıkarları gereği de uzağında olmamayı seçer. Güce tapanlar gücün odak noktasına göre hareket eder ama toplumsal olaylarda gücün odak noktasını belirlemek imkansız gibidir. Liberal ekonominin yaratmış olduğu liberal söylemlerin de iflas ettiği ama yerini dolduracak yeni söylemlerin bulunamadığı süreci yaşıyoruz.

Genel olarak kabul ettiğimiz doğrular aslında genel verilen isimlerin farklı farklı algılandığını ve bizim doğruların aslında bizim olmadığı gerçeği ile karşı karşıya kaldık. Doğru, gerçek göründüğü gibi değil, duruş noktasına göre değiştiği ve algılandığı gerçeğini parçalanmış toplumun, cephelere ayrılmış toplumsal birimlerin kullandığı kelimeler ve cümleler de gördük. Toplumun her bir parçasını temsil eden siyasi oluşumların var olan somut duruma göre kendi cümlelerini kurduğu bir süreçte, iktidarın karşısında duran çoğunluğun aslında homojen olmadığı ve bu heterojen yapının da iktidarı koltuğundan uzaklaştırmadığı gerçeğini seçimlerde gördük. Ülkenin rejimi değişti, artık bitti diye böbürlenerek ve dünyayı ben yarattım havasında olanların hayal kırıklıkları yeni bir sürecinde habercisi oldular. Sıcak çatışmanın uzun bir süre sessizce kapalı kapılar arkasında yürütülen diyalog ve pazarlıklarında sonuna Gezi Direnişinin başlatmış olduğu yeniden tanımlanma sürecinde geldik. İktidar koltuğunu kaybetmemek için pazarlık masasını devirmiş ve o güne kadar yaratılan ve liberaller eli ile yaratılan atmosferin de dağılmasına sebep oldu. Kirli savaşın kirli tarafı yeniden ortalığa serilirken geçmişte olduğu gibi izler bir biri içine girmiş ve muğlaklaşmıştır. Kim nerede ve hangi cümlenin arkasında durulduğunu dahi bilemeyecek konuma geldik. Savaş ister istemez ölümleri ve nefreti körükledi. Nefret söylemi çatışmanın ateşini daha da körükledi. Cenazeler gözyaşı ve karşılıklı kahramanların ve düşmanların daha da büyümesine ve kana kan intikam duygusu eli ile siyasette kaybettiği koltukları savaşın yarattığı ortam ile alma telaşına düştüler. Siyaset katmanlar arasında denge sorunudur, bu denge öyle ince bir çizgidedir ki siyasetten durduğunuz barış çizgisi birden çözümsüzlüğün ve kaosun girdabına düşmeyi getiri ki, savaş koşulları içinde siyasi çizgiler bu girdabın içinde bir gücün taraftarı gibi gözükmeye ve hatta yan yana gelemeyeceklerin bile savaş cephesinde tek sıra emir bekleyen erler gibi olurlar. Siyasette en önemli olan kaosu yönetebilmektir ve Türkiye siyaseti içinde kaos kronikleşmiş olduğu için kimse yönetemez ama tesadüfler ve dış güçlerin ağırlık noktasına göre birileri geçici olarak kaostan çıkmış gibi algılanacak ortamın içinde lider konumuna düşebilir. Hızla giden iki araç yan yana aynı hızda gittiğinde ötekini durur görür, bizim kaos çıktık dediğimizde aslında aynı hızda giden iki ayrı görüşün yan yana gittiğidir.

Levent Üzümcü işten çıkarılması işte bu kaos ortamında siyasi kaosun bir gövde gösterisidir. Bu işten çıkarmak düşman olarak gördüklerine gözdağı vermek değil aksine yandaşlara hala gücüm var ve istediğimi yapabilirimi göstermektir. İktidar partisi yandaşlarına gücünü seçim öncesinde göstermiş ve parasını verdiğim kurumlarda benden habersiz ve benim direktifim dışında kimse bana karşı olamaz, ayağınızı denk alın diye fısıldamaktadır. Şehir Tiyatroları bu işten çıkarma ile yeni sezonun repertuarını içine sindirerek yapamayacaktır, bazı güçleri gözetmek ve ona göre adım atmak zorundadır. Çünkü Levent Üzümcü olayı ‘bu daha başlangıç’ denmektedir ve mesaj aynı şekilde devlet kurumu içinde çalışan sanatçı ve kurumlara da verilmektedir.

Haberi olmadan sanatçısı elinden alınan İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları Genel Sanat Yönetmeni Erhan Yazıcıoğlu yapmış olduğu basın toplantısında (26.8.2015) okuduğu metinde “Levent Üzümcü gibi bir değer… için mücadele etmeye ve hakkını savunmaya devam edeceğiz.

Bu karar yanlış ve antidemokratiktir.” demektedir. Yasalar içinde mücadele edileceği ve yeniden sahnede yer alması için ellerinden geleni yapacaklarını belirtmiştir. Kısaca var olan bir alanın terk etmedi düşünmediklerini ve bu alanda mücadeleye yasaların izin verdiği ölçüde yapacaklarını belirtmişler ve en kısa zamanda Levent Üzümcü’nün sahnede yerini alacağını belirtmişlerdir.

Yaşadığımız kaos ortamında siyasetten bağımsız bu işten alma konusu düşünülemez. Yeniden seçime giren ve seçimde gücünü ispatlamak için seçimi bir referandum havasına büründüren siyasilerin tercihi ile “…Şehir Tiyatrosu yönetimiyle hiçbir şekilde irtibat kurulmadan, tamamen Belediye Üst Disiplin Kurulu tarafından açılan soruşturma neticesinde, kurumdan atıldığı bilgisi hem kamuoyuna hem tarafımıza tebliğ edilmiştir. Bilinmelidir ki, bugün hem bizim açımızdan hem kurum açısından bir yas günüdür.” İ.B.B. Şehir Tiyatroları Genel Sanat Yönetmenliği bildirgesinde konu özetlenmiş ve yaşadığımız trajik- komik bir durumu ortaya çıkarmıştır.

Basın toplantısında soru ve yanıt bölümünde Yazıcıoğlu “ Sanat gibi ülke de kin ve nefretle yönetilemez. Bunun olamayacağını gördük. Daha fazla görmeye çalışarak daha fazla insan yitirmeyelim. Daha çok birbirimizin önünü kesmeyelim. Lütfen biraz birlik olsak da, biz de sadece keşke sanatımızı yapabilsek.” Diyerek sözlerini sonlandırmıştır.

Açıklama bittiği sırada söz isteyen Şehir Tiyatrosu Disiplin Kurulu'nda görev yaptığını belirten oyuncu Ayşegül İşsever, “Disiplin kurulu by-pas edilerek istedikleri zaman yüksek disiplin kuruluna göndererek işlerini görüyorlar. Şu durumda etkim olmadığı için hepinizin huzurunda istifa ettiğimi belirtiyorum” diyerek tepkisini gösterdi.

Levent Üzümcü yalnız değildir… Yalnız olmadığını yapılan basın açıklamaları ile sanatçı dostları ve tiyatro severler göstermiştir.

İsmail Cem Özkan

19 Ağustos 2015 Çarşamba

Yuvarla gitsin!

Yuvarla gitsin!


Köşeli ve kesin sonuç bildiren cümleler 12 Eylül’den sonra pek görülmedi, sanırım bunda en önemli etken yenilgidir. O güne kadar söyledikleri ne varsa yenilgi ile çürümüş ve hayatta karşılığı pratikte olmadığı içindir. O günlerden ders alanlar ondan sonra köşeli cümle kurmak yerine yuvarlayarak cümleler kurmuş ve belirsiz bir geleceğin bulanıklığı içinde her cümle birden fazla anlama gelecek şekilde kelimeler cümle içinde düzenlenmeye özen gösterilmiştir.

12 Eylül’ün ilk yıllarında bu işte en çok daha sonraları liberal adını alacak arabesk sol yazarlar başarılı olacaktır. Kül tablalarında biriken sigara ve külleri ile sola çakan romanlar piyasada en çok satan kitaplar listesinde yerini alırken, gelmekte olanın da ilk habercisidir. O liberal yazarlar ileri ki dönemde iktidarın daha da güçlenmesi için yedek değnek olmaktan öte işlere isimlerini yazacaktı. O yazarlar aynı zamanda bir çok yenilmiş ve yenilgiyi ruhuna kadar işleyenler içinde örnek insanlar olacak ve onlar hakkında konuşanlar ile kavgaya kadar götürecek savunma içinde olacaklardı. Taraf olmayan bertaraf olur!

Yenilgi, keskin ve karar belirten cümleleri ortadan kaldırmak ile yetinmemiş, her cümleyi yuvala gitsin, çünkü yuvarlak cümlede önemli olan cümleyi okuyan ve duyanın bulunduğu konuma göre anlam yüklemesi ve öyle anlamasıdır. Bu durumda kimse itiraz edemeyeceğine göre her daim haklı ve ben daha önce söylemiştim hakkını içinde barındıran bir doğruluk gizlidir.

İktidar mücadelesi yapanlar artık iktidardan çok uzakta ve hayat kavgasında ayakta kalma mücadelesi içindedir. Ayakta kalabilmek için müritlerin olması gerektiğini en kısa sürede öğrenecekler ve siyaset; çalışmadan yaşama sanatı diyerek o müritlerin yarattığı olanaklar içinde yaşamaya alışılacaktı. Kaybedeceği şeyi olanlar ellerindekini kaybetmemek için her türlü özveri gösterecek ve o özveri sonuçta yuvarlak cümlelerin ne kadar hayatta karşılığı olduğunu pratikte öğrenilecekti. Kaybedeceği olanlar elerlinde olan olanakları yok olmasın diye renkten renge ve biçimden biçime geçerken, bu değişimin de teorisini yapmadan duramayacaklardı. Her insan ayağından asılacağı liberal ekonomi içinde yaşamıyor muydu, somut duruma uygun somut yaşam biçimi.

Yuvarla gitsin kavramı istatistik rakamları ve banka hesaplarında ortaya çıkan bir durum değildir, yuvarla gitsin yaşamın dayatması sonucunda kanıksanmış bir şeydir artık. Huzurlu olmak için, çatışmadan uzak durmak adına yuvarla gitsin! Çıkarlar için kendilerine konum belirleyenler en az risksiz olanı seçmek ile meşgul olurken, başkalarının emeği üzerinden kendilerine nasıl rant elde edeceklerini yuvarlak cümleler kurarken, yuvarlanırken zeminde yeni limanlar bulacaklardı. O liman adı konulmamış savaşın masa başında muhatap olarak oturan gücüdür. O güç etrafında bulunmak hem geçmiş ile tamamı ile kopmadan, hem de iktidar koltuğunun vereceği yeni olanaklar içinde hayat kavgasında ve adam yerine konulacağı, sözünün medya yer alacağı bir yeni zemin oluşturuyordu. O zemin üzerinden kurulan her cümle başkasının emeği üzerinden kahramanlık söylemi, büyüklük ve haklılık barındıran geçmişin destansı mirasını taşıyor. Geçmişin mirası para ediyordu, bir masanın etrafında bulunan sandalyede oturma hakkını veriyordu. Masa etrafında bulunan sandalyeye oturanın artık geçim derdi yoktur, o sandalyeyi kaybetmemek için güçlü olanın gölgesinden her türlü cümleyi yuvarlayarak kullanacaktır. Katılamadığı yerleri bile karşı çıkmadan ağzının içinden yuvarlayarak konuşurken, rakı masasında keskin cümle kurmaktan çekinmiyorlardı. Zaman zaman yuvarlak cümle kurmadıkları an, akşamdan kalmanın bırakmış olduğu etkidir ve en kısa zamanda o keskin cümlelerin kesik tarafları törpülenerek yeni anlamlar yüklenecektir.

Geçmişte dergilerden kopmalar olur, yeni dergiler çıkarılır ve her dergi bir örgüt olurdu. Günümüzde dergiler yerini yasal partiler almış. Her partiden ayrılan yeni parti kuruyor. Her ayrılık aslında yuvarlak olarak kurulan stratejilerin kişilerdeki yansımasıdır. Çünkü her grup kendisine göre anlamlar yüklediği cümlenin pratik sonucunda yaşadığı hayal kırıklığının bir izdüşümüdür. Her ayrılık hayal kırıklığının sesli olarak ifadesidir. Doğru şeyler söyledik ama diye başlayan her cümle aslında o cümlenin ne kadar muğlak ve değişik anlamlar yüklü olduğunu kanıtlar.

Köşeli cümle kuramayan sol, en son sanırım ‘devrim hemen şimdi!’ gibi iddialı bir cümle kurdu. O cümle fazla uzun yaşayamadan buharlaştı gitti, yerine daha suya sabuna dokunmadan temiz kalma cümleler havalarda uçuşacaktır. Her grup durduğu yere hep haklıdır ve en doğruyu kendisi söylemektedir ama …

12 Eylül öncesi cümleler gibi saflar netti, kim nerede durduğu belliydi, olaylarda at izi, it izine karışmıyordu. Kimin ne yaptığı olay sonucuna bakılarak söylenebiliyordu. Bugün hangi olayı araştırırsanız araştırın kesin kanaat vermek çok zordur. Bu durumun farkına varanlar bir olayda imzaları olmasını istiyorlarsa tetikçiyi yakalatarak medya önüne çıkarıyorlar. Her cinayetin her daim haklı olduğunu gören tarafı vardır ve o taraftan olanlar kahramanları ile övünürken, öleni her daim suçlu çıkarmaya uğraşır, çünkü bu ülkede kader kurbanı kavramı vardır ve kader kavramı en yuvarlak kelimedir. 

Bu ülkenin bu kadar karışmasının tek sebebi yoktur ama sebeplerden biri siyasetçilerin ve liberal aydınların yuvarlak cümle kurup, duruş noktasına göre anlam değiştiren cümlelerdir... Her kesim çıkarına uygun şekilde cümleye anlam yüklemiş ve beklentisini o şekilde büyütmüştür. Artık bu yuvarlak cümlelerin yaratmış olduğu beklentinin de sonuna geldik, gerçek niyetler daha çıplak olarak kanlı bir şekilde bize dönüyor...

İsmail Cem Özkan


8 Ağustos 2015 Cumartesi

Seçim mi, referandum mu?

Seçim mi, referandum mu?


Ülkemiz yakın tarihi içinde kırılma noktası olan 12 Eylül’den bu yana onun yaratmış olduğu bir çok kırılma yaşadık ama hiç biri sistemin ve rejimin yönünü değiştirmeye yetmediği gibi, darbe sonrası planlanan yolda daha istikrarlı bir şekilde yol almaya devam ediyoruz.
12 Eylül rotasını Ortadoğu bataklığına ve dinlerin çatışma noktası olacağı BOP (Büyük Ortadoğu Projesi) içinde yer alacak şekilde evirildik. Bu evirilmemizde iç dinamiklerden daha çok dış dinamiklerin istemleri ve yönlendirmesi etkili olmuştur. Dış dinamikler ülkenin yeniden düzenlenme süreci zamana yayarak ve sinsice var olan rejimin tabanını boşaltı, obruk tabanı gibi 12 Eylül karanlığına bizi bırakıverdiler.
Ülke delikten aşağıya bırakılırken, yerini ikame edecek olan yeni bir devlet yaratılma süreci yaşadık. Bu sürecin içinde devletin koruma mekanizmalarının tek tek zayıflatılması ve yerine yenilerinin ikame edilmesi sürecini olayları izlerken farkına bile varmadık. Susurluk geçmiş ile hesaplaşma olarak önümüze konulurken, aslında gelmekte olan için açılan bir yol olmuştur. Bugün kazaların artık içeriğine değil, kaç kişinin rakamsal olarak bilgisine sahibiz! Kazaları kimler yapar sorgulamak yerine, kader çizgimizin falına bakar gibiyiz! Ülke olarak ve geleneğimizde yer alan birikimlerimiz bizlere kazalardan ders almamayı öğretmiştir. Bir birine benzer kazalarda binlerce insanımızı kaybederiz ama önlemi dışarıda her hangi bir ülkede alınmasını ve bize dayatılmasını bekleriz.
İç dinamiklerimizin tarih çizgisi içinde verilmiş rolleri iyi bir şekilde oynayan oyunculardan oluşmaktadır. Her ne kadar ellerinde senaryo bölüm bölüm verilmiş olmasına rağmen, bazı oyuncular yetenekleri ölçüsünde doğaçlama girişimlerde bulunmaya kalktıklarında kulağının çekilmesi gerekmektedir. Dış dinamikler kendi senaryolarına göre rolleri bitenlerini delikten aşağıya bırakıp, tarih çöplüğünde kaderi ile bir de emekli maaşları ile baş başa bırakır. Delikten aşağıya bırakılanların tarih içinde yeniden sahneye çıkması bizim gibi dış dinamikleri ile yönünü bulanlar için zordur!
Yıllardan beri bizlerde oynanan oyunun ve figürlerin değişimini anlatan şey seçimlerdir. 12 Eylül gününden bu güne kadar seçimler referandum özelliği göstermiş, sürekli bir şeylerin yapılmamasını veya yapılmasını onaylayan biçimde olmuştur. 12 Eylül sonrası ilk seçim boğaz köprüsünü satılıp satılmaması üzerine olması tesadüfi değildir. Liberal ekonomi doğal olarak liberal siyaseti yaratacaktı ve liberal siyaset ise karma devlet sisteminde üretilen devlet için tüm artı değerler veya rant alanı olacak alanların özelleştirilmesi adına birilerine peşkeş çekilip yeni sermaye birikimini ve grubunu yaratacaktı. Yarattı da!
Onu izleyen her seçim de (konular değişmiş olsa da) referandum özelliği gösterdi. Faşist rejim altında öyle olması da doğaldı.
Referandum şeklinde yapılan en son seçim de başkanlık üzerine olmuş ve bu ülkede başkanlık sistemi görünen zaman dilimi içinde rafa kaldırılmıştır. İlk defa rejimin sahibi gözükenler açıkça yenilgi ile karşılaşmıştır. Bu yenilgi başka bir konuyu referandum sürecinin başlamasına sebep oldu. Savaş!
Önümüzde seçim sonunda geldi, dayandı; iki şeyi seçmemizi istiyorlar savaş – barış!
Seçmen bu sefer iki şıktan birini seçmeye zorlanacak ve kazanan ona göre siyasi rotasını belirleyecektir.
Geçmişte bir başbakan adayı kanlı mı kansız mı olacak bilemem ama biz geleceğiz demişti!
Seçim ile tarihte ilk defa bir savaş rejimi kurulmuş olmayacak, daha öncesi Almanya örneği hala belleklerde canlı olarak durmasını sağlayan filmler gün be gün ekranlara getirilmeye devam ediliyor.
Savaş kabinesi olan ülkeler rejimlerini savaş ile devam ettiriyor, başka ülkelerde iç savaşlara da müdahil oluyorlar.
Faşizm kan ile beslenir ve savaş onlar için krizden kurtulma ve iktidarını daha uzun süre homojen şekilde yönetme olanağı verir.
Savaş koşulunda kimse ekonomiyi, ölen çocuklarını, yapılan soykırımları, savaş suçlarını filan düşünmez.
Ölmek ile yaşamak arasında bırakılan insan vahşileşir ya mülteci olur, ya da nefer...
Önümüzde ki seçim savaş isteyenler ile barış isteyenler arasında olacak.
Savaş isteyenlerin hedefi belli, kime karşı nasıl savaşılacağını zaten yıllardır yapılan yönetmeler ortada. Ders alınmamış kan gölünü kan denizine döndürmek üzerinedir.
Barış isteyenler savaş isteyenlere göre işleri daha zordur, çünkü barış kelimesinden her siyasi oluşlum durduğu konuma göre anlamlandırmakta ve ona göre strateji izleyecektir. Bu da barış isteyen bloğun elini zayıflatacak ve savaş isteyenler karşısında daha güçsüz görülmesine sebep olacaktır. Çünkü ülkemizde adı konulmamış bir etnik temelli iç savaş koşulu varlığını korumakta ve her gün ülkenin değişik coğrafyalarına bayrak sarılı genç insanların bedeni gitmektedir. Acı düştüğü yerde karşı gücünü yaratmakta ve intikam duygularını alevlendirmektedir. İntikam duygusu mantıklı düşünmeyi ortadan kaldırır ve duygusal tepkiler de toplumun dağılmasını ve bölünmesini hızlandırır…
Sonuçta eğer savaş bloğu kazanırsa ne yazık ki ülkemizin üzerine çöreklenmiş karabulut artık gücünü fırtına olarak göstermesi, kan ile toprağı sulamasını yaşayarak göreceğiz. Barış isteyen bizleri ise ne yazık ki fırtınanın yaratmış olduğu girdap içinde savrulmamızı ve o güce karşı olmayan silahlı gücümüz ile barış için savaşmak düşer...

İsmail Cem Özkan 

1 Ağustos 2015 Cumartesi

Dördüncü güç!

Dördüncü güç!

Toplum dinamikleri arasında güçlere rakamlar verilmiştir. Dördüncü güç olarak İngiltere’de bir görüşmenin halka sızdırılması ile basına dördüncü güç olma payesi verilmiş ve siyaseti denetleyerek sistemin çalışması için önemli bir işlevi de üstlerine bırakmıştır. Dördüncü güç olma yolunda ilk adımı atan amatör muhabirler o dönemde yakalanıp idam edilmiş ama gerçeklerin üstünü örtememiştir.
Ülkemizde ise medya dördüncü güç özelliğini gösteremeden silinmiş ve embedded yapıya dönüşmüştür, o yüzden medyanın gücünü temsil eden rakamı başka bir güce devretmek istiyorum!
Ülkemiz resmi olarak kurulduğundan bu yana sürekli çatışma koşulları içindedir. Devlet geleneğini Osmanlıdan olduğu gibi alan devlet yapımız yeni isimlendirme ve yeni özneler ile geleneği olduğu gibi sürdürmüş ve çatışma koşullarına özgü devlet kendisini korumak için çeşitli önlemler almıştır. Ülkemizde çatışmaların kökeni her daim devlet mekanizmasının koruyucu unsuru olarak görülen jandarmanın tarihi (1836’den başlar) kadar ve daha da gerilere kadar giden eskiliği söz konusudur.
Siyaset sahnesine giren ve çıkan özneler toplum içinde önemli bölünmenin parçası olabildiği gibi aynı zamanda nedeni de olabilmektedir. Toplumsal yapımızda fay hatlarının temelinde ve yeni fay hattının oluşmasında bireylerin önemi tebaanın kul olmasından kaynaklanıyor olabilir. Çünkü tebaası kul olan toplumlarda birkaç birey toplumu düzenleyebilmekte ve gerek gördüğünde toplum içinde var olan farklılıklar kullanılarak komşusunun katili ya da kurbanı yaratılabilmektedir. Osmanlı devleti devlet hazinesini işgaller ve savaşlardan elde ettiği ganimetler ile biçimlendirmiş, şehrin başkentinin refahı askerlerin ganimetlerden elde ettikleri zenginliği harcayarak hizmet sektörünün refahını belirleyen konumda olmasındadır. Ülkemizin şehirleri sanayi ile değil, hizmet sektörünün çeşitlenmesi ile büyümüş ve montaj sanayisi ile birlikte gelişmiştir. Osmanlı’nın başkenti bugün mega kent olmuşsa bu hizmet sektörünün çeşitlenmesi ve ganimetler ile elde edilen gelirin burada sermayeye dönüşmesi ile oluşmuştur.
Ulus devletinin kuruluş amacı milli sanayinin kurulması için sermaye birikimin yapılması ve yerli sanayinin ürettiği ürünlerin öncelikle toplum içinde tüketilmesi ve ticaretin gelişimi ile uluslar arası arenada boy göstermesi ve yer elde edinmesi için oluşturulmuş bir tercihtir. Sermayesi güçlü olan güçsüz olanı kendisine üretim aşamasında montaj yapan yan küçük ortak yaparak kendi ürünün başka uluslar içinde daha çok tüketimini sağlayan işbirlikçi yapmasıdır. İşbirlikçi sermaye ise her daim içinde bulunduğu toplum için virüs işlevi göstermiş ve tamamı ile dışa bağımlı sermayenin kendisine ait teknoloji üretmez konumunda olmasıdır. Başkasının markasını kendi markası gibi pazarlaması ancak işbirlikçi sermayenin büyümesine ama evrensel bakışı olmayan yerel bir zengin görünümündedir. Burjuva kültürünün nimetlerinden yararlanan ama burjuva olamayan bakkalın üzerine süpermarket yazan uyanık bir işbirlikçi kültürün sahibidir.
Cumhuriyet kurulmadan ve kurulduktan sonra Kürt halkının talepleri her daim baskı ile yok edilmiş ya da yok sayılmıştır. Hatta cumhuriyetin dersim katliamı sırasında dördüncü güç olan gazetelerinde kuyruklu insan diyerek Kürtler üzerinde imaj çalışması bile yapılmıştır. Psikolojik hareket dairesi Kürtleri hep yam yam, ilkel, görgüsüz, gürültücü, yağmacı, adam öldüren, adam kaçıran, cinayet işleyen ve bakımsız insanlar olarak tanıtmıştır.  Gelenekleri küçümsenmiş, alay konusu yapılmıştır. Ulus devleti için çalışanlar, homojen toplum yaratmak uğruna bırakın başka dilleri aynı dilin şivelerini bile yok etmek için olağanüstü çaba sarf edilmiş ve güzelim şiveler ortadan kalmış. Şiveli konuşanlar toplum içinde alay konusu edilmiştir. İstanbul şehirleşme demektir ve o şehir içinde yaşayanların hepsi İstanbul Türkçesi ile hitap etmeye bilinç altında ve toplumsal baskı ile yüklenilmiş ama bunda başarılı olunamamıştır. İstanbul Türkçesi yerine sonradan uydurulmuş bir Türkçe hakim olmuş ve bugün konuşma dilimizi belirlemektedir. İstanbul Türkçesi eski filmlerde kalan bir hatıradır.
Ülkemiz içinde dördüncü güç her daim devlet için bakan ve devletin çıkarlarına göre olayları gören ve yorumlayan olmuştur. O yüzden dünya nezdinde dördüncü güç her ne kadar medya olarak gösterilmiş olsa da bize özgü yapımız içinde dördüncü güç yoktur, yerine başka güçler vardır.
Konumuz şiddettir. Bugünlerde yeniden tırmanan şiddet ve cesetlerin evlerin önüne getirildiği zaman diliminde dördüncü güce ne kadar çok ihtiyaç duyduğumuzu bir kere daha hissediyoruz, çünkü algı yönetimi konusunda yılların tecrübe ve birikimi ve de dışarından  gelen teknoloji  / bilgi sayesinde uzmanlaşan birimlerin bizi yönlendirdiği koşullarda dördüncü güç ihtiyacı kaçınılmazdır. Çünkü bizler doğruyu ve gerçekleri algılayacak olan bilgi hareketinden yoksunuz. Tek yönlü yapılan propaganda ve algılar ile oynamalar sonucunda olmayan şeyleri gerçek, gerçekleri yok sayıyoruz.
Şiddet sarmalı daha doğru ifade ile girdabına girdiğimizde her daim üçüncü bir yol gösteren güç / odak noktasının olması önemlidir. Eğer o odak noktası yoksa boğazlama bir birinin soyunu kurutana kadar gider. Kan davası şekline bürünen çatışmalardan hiç bir zaman barış ortaya çıkmaz.
Üçüncü güç ülkemizde hakem rolünü oynayan her daim emperyalist güçler olmuştur. Onların çıkarına uygun olarak çatışmalar bıçak ile keser gibi kesilir ve yeni rotaya yeni özneler ile yol alırız ama kısa zamanda gelir yine aynı girdaba saplanırız, çünkü bağımlılık ilişkisi öyle bir şeydir.
Bizler girdap içinde yaşamaya mahkum olmuş uyuşturucu kullanan birey gibiyiz. Toplum olarak hastalıklıyız ve hastalıklı toplumda sağlıklı düşünme beklenemez.
Sol işte bu girdabın dördüncü gücü olarak kendisini örgütleyebilmiş olsaydı bugün ne PKK - devlet çatışması ve buna bağlı olarak ABD bölge çıkarları için çöl kumunda siyaset yapmaya iteklenmemiş olurduk.
Solun önünde en büyük engel ise örgütsüzlüktür.
Solcu bireylerin örgütlüymüş gibi yaptığı ama örgütsüz oldukları ortada dururken, geçmişin örgütleyici gücü olan bireyler ise örgütsüz yaşamanın daha çok işlerine geldiğini görmüşler. Çünkü işkence görmeyecekler, hapse girmeyecekler, elleri serbest ve dışarıdan gazel okudukları içinde elleri hiç bir zaman kana bulaşmayacaktır. solun akil insanları örgütlüymüş gibi yapan örgütçükler kurmuş, geçmişin hülyasını ranta dönderip duygusal rant elde ettikleri alan olmuştur.
Bugün ülkede dördüncü güç olan sol yoktur ama en azından geçmiş deneyimi olmayan bireylerin iyi niyetli girmişleri devam etmektedir. Onlar da bir yere kadar ilerleyip Osmanlı marşı gibi iki adım geri atıyorlar...
Dördüncü güç sol olmadan bu ülkede gerçek anlamda çağdaş, demokrat, en kötüsünün iyisi olan liberal toplum dahi kurulamaz...
Solcuların önemli bir kesimi geçmiş sol çizgiden uzaklaşmış liberal yaşamı benimsemiş olmalarına rağmen hala sol adına konuşmaya ve solcu gibi davranmaya devam etmektedir. Geleneksek sol yapıların miraslarını taşıyanlar eleştirdikleri liberaller ile de siyasi ilişki kurmak ve ortak projeler içinde de yer almakta da vazgeçmiyorlar...
Sol yok ama en azından hedefinizde sosyalizm ve devrim gibi hedefleriniz yoksa liberal bir sol parti veya örgüt kurulmalı bu ülkede... ABD çıkarları ile çatışan, bu coğrafyada yaşayan her birey ve kültürü önemseyen ve eşit hakları olduğunu savunan, bir arada yaşam ve çok kültürlü, çok dilli, çok dinli ve de mezhepli bir ülke bu coğrafyada mümkündür diyen bir sol parti kurulmalı ve dördüncü güç olarak çıkmalıdır.
Üçüncü güç ABD'nin oyununu bozmak için dördüncü güce ihtiyaç vardır...
Çatışma girdabından çıkmak için dördüncü güç olan sola ihtiyaç vardır, yaratılmalıdır.
Burada parantez açayım HDP dördüncü güç değildir, taraftır. O taraf olduğu kesimin çıkarını korumak ve kollamak ile yükümlüdür. Bu girdap içinde yaşayan çözüm sürecinde önemli adım atan her ülkede taraf olan partiler vardır ve meclislerde görüşlerini açıkça dillendirecek olanaklara sahiptir. HDP’de dillendirmelidir ama dördüncü gücü örgütleyecek alt yapıya sahip değildir, olamaz da. Masa kurulmuş, taraflar ortada ve o taraflarda yer alanlarda artık rollerini oynuyor, bu saatten sonra sen o rolü bırak demek doğru değildir.

İsmail Cem Özkan


18 Temmuz 2015 Cumartesi

Yine kazacağız, yine kaçacağız!

Yine kazacağız, yine kaçacağız!

12 Eylül sürecinin anlatılmayan yönleri hala var ve yaşadığımız süre içinde de sanırım olmaya devam edecek, çünkü yaşayanlar yaşadıklarını içlerinde yaşatırken, dışarıya en devrimci eylemi yapmaya devam ediyor. Gülümsüyorlar!

İşkencenin her türlüsünü, acının en derini, sistematik olarak uygulanan algı yönetimin en disiplinini yaşamış olanlar, özgürlüklerini göreceli olarak kazandıktan sonrada hala geçmiş ile olan hesaplaşmalarını yapamamış. O günlerin acısını gülümseyerek anımsamaya ve en zor koşulda kurulan arkadaşlıkların, yoldaşlıkların zaman içinde nasıl dağıldığını ülke ve evren sathına yayıldığına acı acı gülümseyerek dudaklarından dökülüyor, bazen anı kitap olarak karşımıza çıkıyor.

12 Eylül karanlığında en karanlık nokta olan cezaevlerinde yaşananların bir bölümü gün ışığına çıkmıştır. Anılar yaşananları süzerek ve acıları tam da olmasa yansıtır şeklindedir. Mamak, Diyarbakır, Metris gibi isimler öne çıkarken, sanki öte cezaevlerinde bir şey yokmuş gibi algılanır. Türküler, Müze tartışmaları, örgütlerin ‘şeflerinin’ yaşadıkları yerlerde yapılan destansı olaylar dışında sanki ‘öteki’ yerlerde yaşananlar hiç olmamış gibi üsten geçilir.

Karadeniz, Akdeniz devrimcilerini aynı işkence odasında buluşturan davalar, hücreler ve o sürece giden yolda yaşananlar anılar ve ortak kitaplar içinde yerlerini almaya başladı. Elbette yaşayanların önemli bir bölümü yaşadığını anlatacak kadar edebili dili olmaz, acının bırakmış olduğu izler ve travmalar bile yaşananları anlatamayacak şekilde olabilir. Fakat 12 Eylül kırılması zaman geçtikçe söze gelecek, kelimelere dökülecektir. Hatta önemli bir ticari meta, ikon haline bile gelecektir. Kahramanlar yaratılacak, yeni destanlar doğacaktır.

“Gerekli müdahaleyi gerektiği zaman yapmak veya gerekeni gerektiği zaman yapmak.”

12 Eylül karanlığına bir kıvılcım olarak ‘teslim olanların’ aslında ‘teslim olmadığını’ kanıtlayan eylemlerden biri cezaevlerinden imkansız olanı imkanı olduğunu kanıtlayan eylemlerdir. Bunlardan biri firarlardır.

Darbeciler ve darbeye alkış tutanların artık her şeyi homojen yaptık, her türlü pürüzü ortadan kaldırdık özgüveni içinde yaşarken aslında toprak altına ittikleri gerçeklik ile yüzleşmeleri bu firarlar ile ortaya çıkmıştı. “Devrimciler boyun eğmiyor”du.  Tünel bir çığlıktı.

12 Eylül insanlar üzerine bıraktığı bir algıyı parçalayan eylem biçimi olarak firarlar bir başkaldırıdır.

“Devrimci bir eylem ve başkaldırı olarak gördüğümüz tünel kazarak firar etme eylemini gerçekleştirdik.”  Sözlerini onurlu ve başları dik olarak demir parmaklıklar arkasından basın önünde bağırmaktan çekinmemişlerdir.

İletişim yayınlarından çıkan ‘Yine kazacağız, yine kaçacağız!! Kitabı Naim Kandemir yayına hazırlamış, Sebahattin Selim Erhan gözü ile olaylar aktarılmış. Kitap içinde ismi geçenlerin özel görüşleri alınmış ve düşünceleri gerekli bölümlere verilmiştir. Bir firar olayının yanında bir tünel açma süreci ayrıntılı ve krokiler ile desteklenerek anlatılmış ve karanlık bir nokta bırakmayacak şekilde önemli bir tecrübeyi okuyucusuna aktarmıştır.

Kitap firar girişimlerini ve bir firar girişimlerinin başarısı ve sonucunda yaşanları anlatmaktadır. 

Erzincan Cezaevi ve ilk defa yapılan eylem, sonuçları ile okuyucuya verilirken, eylem içinde olanların duyguları ve çatışmaları da içten bir şekilde verilmiştir. Erhan, kişilere bakışı ve eylem içinde nasıl ortak hareket edilmesi gerektiği ve kişiye özgü nasıl davranılması gerektiğini vurgularken “Gerekli müdahaleyi gerektiği zaman” fikrini sürekli kendisine tekrarlamaktadır.  Erzincan cezaevinde kaçanların Almanya’da tanıma fırsatı buldum ve kitapta tespit ettiği gibi olduğu konusunda hemfikir olduğumu gördüm.

Kaçmak kadar kaçtıktan sonraki süreci de iyi kontrol etmek olduğunu kitabın ana fikri içinde bulabilirsiniz.

Son günde açığa çıkan ve birbirinden habersiz iki tünel çalışmasının nasıl küçük bir dikkatsizlik sonucunda ortaya çıktığı ve artık buradan kimse kaçamaz denilen yer olan Eskişehir Özel Tip Cezaevi’nden kaçışın mümkün olduğunu göstermesi ayrı bir öneme sahip anıları kitap içinde bulabilirsiniz.

Son tünel olan macerası ise Buca Cezaevi süreci ve çıkan af ile sonlanamayan bir kaçış hikayesini kitabın içinde bulabilirsiniz.

Somut duruma, somut tahlil devrimci mantığın içinde “Gerekli müdahaleyi gerektiği zaman yapmak veya gerekeni gerektiği zaman yapmak.” fikrini hayata geçirenlere bu yazı ile bin selam gönderiyorum.

Kitabı okuyup bitirdikten sonra günümüz AKP iktidarı ve bu sürece fütursuzca destek verenleri düşündüm. Bazı kitaplar yayınevleri seçilirken daha dikkatli olunması gerektiği ve her şeyi para görenler ve para için yapılan işler içinde olmaması gerektiğini düşünüyorum. Geçmişi yaşayanlar maddi bir metaya döndürmez ama yayınlayanlar ve pazarlayanlar için kitabın içeriğinden daha çok getirisi ile ilgilenirler… Sonuçta yayıncılık bir sektördür ve ticari koşullar içinde yaşamaya çalışmaktalar…

Geçmişi ile yüzleşirken bugün ki iktidar ile flört dahi yapanlardan uzak durulması gerektiğini düşünmeden edemiyorum…  Devrimcilik, zaman zaman iktidarın koltuğunun altına girmek değil, sürekli ve sistematik olarak savaştığı rejimin karşısında olmaktır. Eğer karşısında olunmasaydı, 12 Eylül sürecinde generallerin sağlandığı olanaklar içinde viski eşliğinde piyano sesi ile boğaz keyfi yaparak bir süreç atlatılabilinirdi.

İsmail Cem Özkan


16 Temmuz 2015 Perşembe

Çocuklar katil olmasın!

Çocuklar katil olmasın!

Çocuklar, çocuk gibi büyüme hakları ellerinden alındığının farkında bile değiller. Çünkü çocuklar hangi zaman içinde ve kime hizmet edeceklerini bilemeden hormonlu bir şekilde ve de doğadan uzakta büyümeye devam ediyor. Çocuklar beton binaları arasında ekranlar karşısında büyürken, hangi siyasinin gelecek perspektifine hizmet edeceğini bilemeden, ekran içinde savaş oyunları ile zamanını öldürürken, birey olarak odasından çıkmadan yaşamaya devam eder.

Çocuklar hangi ülkede ve hangi coğrafyada büyürse büyüsün, savaşın dolaylı ya da direkt ilişkisi içindedir. Geri kalmış ve bugün üçüncü dünya savaşının devam ettiği coğrafyalarda çocuklar oyun aracı silahların bıraktığı kovanlar ve kurşunlardır. Büyün hayal dünyasını savaş ve kan belirlemektedir. Eğer olanak bulursa Hollywood yapımı savaş filmlerinde kahramanlar gibi olmayı hayal eder! Yenilemeyeceğini ve kötü olanları öldüren bir kahraman!

Gelişmekte ve gelişmiş ülkenin çocukları ise bilgisayarlarına indirmiş oldukları ya da canlı olarak bağlandıkları oyun sitelerinde savaş sanatının inceliklerini öğrenirken, çizgi filmler aracılığı ile ölmenin bir oyun olduğu imajı içinde büyür. Silahşorun gözü ile keskin nişancı olarak düşmanı öldürür. Hatta bir çok oyun gerçek savaş sahnelerinden ve gerçek düşman olarak görülen askerlerin kıyafetleri ile oluşturularak hayat ile bağ kurulması sağlanır. Büyük Amerikalı işgalci güç askeri düşman gördüğü Afgan, ıraklı, ya da Ortadoğu ülkesinden birini hiç vicdan acısı duymadan öldürür.

Çocuk, öldürür.

Sanal ya da gerçek anlamda öldürür!

Çocuk kendi hayal dünyası içinde kısıtlı ortamda yapılan oyuncakların nasıl yapıldığını bilemeden, eline verilen oyuncakların yaratmış olduğu dünya içinde hayal kurmaya zorlanır ve hayalı kanlıdır!

Çocuklar büyüklerin gerçek dünyasında yaşamış olduğu çatışma ve cephelere göre biçimlendirilir.  Geleceğin askeri olarak, keskin nişancı olarak yetiştirilir.

Çocuklar, büyüklerin amaçları ve isteklerine göre davranan, onların hedefleri için araç olarak, tüketilmesi gereken bir piyon olarak hayatta rolünü kabul etmek zorunda kalır.

Bireyin tüketim çılgınlığı içinde çocuk hakları kağıt üzerine kalmış, siyasi liderlerin asker ihtiyacını karşılamak için üç çocuktan biri oluverir.

Batı dünyasında ilk çocuktan sonra ikinci çocuk ilk çocuğun oyuncağı ve oyun arkadaşı olarak dünyaya getirilir. Çünkü beton arasında sıkışmış çocukların sosyal olabilmesi ve başka bir canlı ile oynaması için ikinci çocuk planlı ve programlı olarak hayata getirilir.

İkinci çocuğu istemeyenlerde evlerine çocuklar için hayvan alır ve çocukların canlı oyuncağı oluverir…

Bir çok ülkede çocuklar gerçek silahlar ile talim yaparken, bir çok ülkede çocuklar ekranlar içinde oyunlar ile insan öldürmeye ve talim yapmaya devam ediyor.

Silah sektörü çocukları öldürmek üzerine güdülürken, cepheleşme ve gruplaşmalar atom parçacığı gibi çoğalmaktadır.
Parasını veren için adam öldüren profesyoneller yanında inandırılmış aptallar da ellerinde silahlar ve bıçaklar ile ekranlara poz vermeye ve cinayet işlemeye devam ediyor.

Çocuklarınız bugün birer potansiyel katildir, hangi ülkede yaşadığına bakmadan rahatlıkla söylenebilir.

Çocukların eğitimi eskiden devlet için yapılırdı, bugün daha fazla para kazansın, daha az emek harcayarak yaşaması için gelecek programları yapılır ve onların geleceği için ebeveynler bütün enerjilerini harcarlar. Çocuk ailenin tüm davranışını ve planını belirler konuma geldiğinde, artık tüketim toplumunun vazgeçilmez örnek ailesi olmuş olur.

Çocuk için hayatını düzenleyenler çocukların ihtiyaçları için, psikolog ve aile sağlı uzmanlarının tavsiyeleri yönünde hayatını biçimlerken, aslında sadece tüketici konuma düştüklerini dahi düşünemezler.

Tüketim çılgınlığı içinde her birey aynı zamanda tüketilen, tüketen konumunda çevresinde yaşanan gelişmelere duyarsız, kendi çıkarı ve beklentisi için her türlü aracı kullanır konuma düşer.
Bugün çocuklar, hem tüketen, hem de tüketilen birer meta konumuna gelmiş ve betonlar arasında nefes almaya çalışmaktadır.

Çocukları daha iyi uysallaştırma programların hepsi tüketim çılgınlığını çocuğun genetiğine yapılmış müdahaledir.

Çocuklara daha çok biat etmesi öğreten öğreti de dindir. Din kapitalizmin hizmetinde olan bir araç konumun dönüşmüş ve dini ritüellerin hepsi birer turizm aracına dönüştürülmüştür.

Dönüşen sadece dini ritüeller değil, çocuğun hayalidir. Çocukların hayalleri eğitim adı verilen sistem ile ortadan kaldırılmış ve siyasi iktidarın istemlerine ve de kapitalist sitemin çıkarına uygun biçimlendirilmektedir.


Kapitalizm, tüketim ile kendi ömrünü uzatırken, yaşamış olduğu krizi savaş sanayisine yapmış olduğu yatırımlar ile kurtulmaya ve o girdaptan çıkmaya çalışıyor.

Kapitalizm kendi çıkarı için çocukları birer potansiyel katil yapıyor.

Kapitalizme hayır demek, çocuklar katil olmasın diye bağırmak demektir!

Çocuklar tüketim çılgınlığı içinde meta olmasın demek, kapitalizme hayır demektir!


İsmail Cem Özkan

6 Temmuz 2015 Pazartesi

Vestel, bir global firma mıdır?

Vestel, bir global firma mıdır?

Türklerin övünç duyduğu firma sayısı dünyada pek fazla değildir. Nedeni ise teknoloji alanında ve pazarlama ve satış sonrası hizmet konusunda yeterli olumlu tecrübelere sahip olmamalarıdır, olanların ise bir elin parmak sayısı kadar olması şaşırtıcı değildir. Fakat bütün bu gerçekliğe rağmen dünya zenginler listesinde Türklerin yer alması şaşırtıcı ve onların gelirlerinin kaynaklarının her daim sorular altında kalmasına sebep olmaktadır. Yasalara, piyasa koşullarına uygun, bir marka olmuş firmalar evrensel olarak tanınmakta ve her ülkede kendisi için çalışan yan firma kurmuş ve yönetmektedir. Ulus devlet anlayışının bundan kırk yıl önce büyük değişime uğramasına sebep olan da işte bu piyasa koşullarının devletler üzerine yapmış olduğu baskıdır. Firmaların müşteriye yönelik hizmetleri; üretim ile sınırlı değil, üretimden ve çöpe kadar gidiş süreci içinde her basamakta oluşan tüm sorunlara çözüm getirmek ile yükümlüdür. Bu yükümlülük elbette yaşadığımız tecrübelerin ve tüketici mahkemelerin almış olduğu kararalar ile paralellik gösterir. Evrensel firma ile merdiven altı üretim yapan firma arasında ayrım işte buradadır.  Uluslar arası bir firma her türlü üründen ve tüketim alanında oluşan her türlü sorundan sorumlu olduğunu bilir ve ona göre tavır alırken kurumsal yapısını oluşturur. Bir çok otomobil firması hatalı ürettiği küçük bir parça için tüm otomobillerini servislerine çağırıp, o parçasını değiştirecek kadar olgun davranması diğer alanlar içinde geçerli olduğunu gözden uzak tutmamamız gereklidir. Kısaca bir firmanın gerçek anlamda marka olabilmesi için öncelikle satış sonrası müşteri memnuniyetini göz önüne alıp hizmetini kurumsal olarak aksatmaması gereklidir, aksi halde kurumsal yapı kuramayan her firma merdiven altı üretim yapan firmalar ile eşdeğer konumunda olur.

Manisa merkezli Vestel adında bir firmanın varlığı yaptığı reklamlar ile dünya kamuoyuna duyurulmakta ve hatta uluslararası medya alanlarında büyük fabrikalarda büyük üretim harikası olarak tanıtım reklam filmleri bile yapılmıştır. Her ne kadar gurur verici gibi görülen her uygulamanın gurur verici olmayan bir yönü de vardır. Her büyük fabrikanın çevreye vermiş olduğu artıklar ve işçilerin yaşam kalitesini göz önüne almayan ve onların işe gidiş, geliş, çalışma koşulları konusu sürekli tartışma konusu olmuş olsa da Vestel firmasının işçi güvenliği ve sağlığı açsından ne kadar başarılı olup olmadığı konusunda elimde veriler bulunmamaktadır. (O yüzden sorunun o yönünden bu yazı konusu içinde bir şey yazmayacağım ama ileri günlerde Manisa merkezine gidip bu konuda araştırma yapmayacağım anlamına gelmiyor.)  Ama Vestel firmasının bağlı olduğu holdingin İstanbul merkezinde yapmış olduğu beton yığını görerek emekçilerin sırtından nerelere, ne yatırım yapıldığı konusu tartışma götürecek tarafı yoktur. Emek hırsızlığı yüksek olanlar Soma Medeninde olduğu gibi İstanbul’a gökdelenler yapıp, oradan işçilerin en kötü koşullar içinde yaşadıklarını göremezler. Yaşanan pratik bilgiler bize Zorlu Center’e bakarak bunları düşündürüyor.

Yaşadığım son tecrübe ile Vestel firmasının web resmi sayfasına yapmış olduğum başvurular sonucunda ben de Vestel firması 12 Eylül öncesi Türk firmalarının üretmiş olduğu beyaz eşya kalitesi ile yarışacak şekilde ürün verdiği ve satış sonrası hizmeti o günler ile yarışacak konumunda olduğu fikrini kafamda oluşturuyor. (Keşke tersini düşünebileceğim bir pratik yaşasaydım.)  Liberal ekonominin ve serbest piyasa koşulları içinde; Vestel firması en kaliteli malı en ucuz şekilde tüketiciye ulaştırma adına olsa gerek “hizmet alanında” bir çok kalemde olması gerekenleri yok saymış ya da görmezden gelmiş gibi örgütlenmiş ve yapılanmış şeklinde olduğu izlenimi içindeyim. 

12 Eylül öncesi karma ekonomi koşullarından ayrı olarak bugün paramız ve tercih edebileceğimiz mallar vardır ve paramız ile kimlerden mal (ürün) alacağımız konusunda tercih etme hakkımız vardır. Adını andığım Türk firmasın bugüne kadar pozitif anlamda başarılı bir çalışmasını şahsi olarak hiç görmedim ve geçmiş dönemde olduğu gibi ‘yerli malı, yurdumun malı’ fikrinin da artık hayatta olmadığı gerçeğini gördüğümüzden “çürük” mal alacak kadar zengin değiliz. (çürük mal kavramı içinde satış sonrası hizmette olan aksaklılar da malın değerini ortaya serer, çok kaliteli mal da üretmiş olsanız, satış sonrası hizmet yoksa o malın çürük kategorisi içinde almaktayım.) Yaşadığım son tecrübe ile Vestel alacak kadar hiç birimiz aslında zengin değiliz. Bugüne kadar açık kalması da ‘sanırım’ teşvikler ile ayakta olduğunu gösterir, çünkü kurumsallaşamayan bir şirket yapısı son tecrübe ile görebildiğim kadarı ile söz konusudur.

Eğer kurumsallaşmış olsalardı, bugüne kadar yapmış olduğum üç başvuruya olumlu ya da olumsuz dönmüş olmaları gerekliydi, ne yazık ki dönüş konusunda benim bildiğim somut bir adım atılmamıştır. Bir kere ikinci başvuru sonrası gerekli yerlere mesajınız ulaşmıştır diye telefon ile bilgi verilmiş ama somut adım atılmamıştır. Somut adım atamayan her firma amatör ve piyasa koşulları dili ile konuşursak merdiven altı firma özelliğini gösterir. Eğer merdiven altı üretim yapmıyorlarsa, kurumsal ağları varsa neden bugüne kadar basit bir sorunu çözecek adım atamamıştır?

Vestel, merdiven altı bir firma mıdır?

Yok değiliz diyorlarsa öncelikle bunu kanıtlaması gereklidir, çünkü vergi dairesinden alınan vergi verdiğine dair bir belge onun kurumsal bir firma olduğunu kanıtlamaz.   Merdiven altı üretim yapan ülkemizde bir çok firma hala vergi vermeye devam ediyor. Bunu da nereden öğreniyoruz, değişik bakanlıkların insan sağlığına aykırı, teknoloji hatalı ürün yapan ürünleri teşhir etmesinden...

Kısaca Vestel, kurumsal olmak için neden bugüne kadar gerçek anlamda adım atamamış ve bir kasaba firması özelliğini göstermektedir? Yok, göstermiyor diyorsak, basit bir sorun karşısında neden uzun zaman tepki verecek konumda ve örgütlenme içinde değildir?

Vestel ürün satma ve pazarlama yanında müşterisinin basit bir sorunu karşısında gösterdiği duyarlılık ve o duyarlılığa uygun kurumsal yapılanması ile kendisini dünya markası olarak tanıtma hakkını alabilir, aksi halde yukarıda sürekli vurguladığım gibi bakkal kafası ile piyasada sağlam ayaklar üzerinde oturmayan kapitalist bir firma, en ufak bir rüzgarda darmadağınık olacak borsa kağıdı kadar hükmü olur…

İsmail Cem Özkan