Galata Gazete


28 Temmuz 2017 Cuma

“Ben Ulrike Bağırıyorum!”

“Ben Ulrike Bağırıyorum!”

Amatör tiyatroları her daim sevmişimdir, amatör ruhu ile iş yapanlara hayranımdır… İzmir’in Karşıyaka semtinde bir dernek içinde yarı amatör ama usta bir ekip tarafından yürütülen bir çalışma vardır. O çalışmanın sorumlusu Seda Yelbuğa. İdealist ama ütopyası olan güzel bir insan, elbette bunda benim sübjektif bakış açım vardır, çünkü yıllardır tanırım, yıllardır onun iğne ile kazarak büyük başarılara imza attığını yakından gözlemlemiş biri olarak bu sübjektif analizi yapmak benim hakkımdır diye düşünürüm… Elbette söz söylemek için insanlar değişik araçlar kullanır, kimisi direkt konuşmayı, kimisi dolandırarak, kimisi ise işi estetik boyutuna vardırıp sanatın inceliklerinden yararlanarak söylemek istediğini rahatlıkla söyler. Seda, tiyatro aşkını bu söz söyleme sıkıntısını yaşarken keşfetmiş ve o sanatın tüm inceliklerini öğrenmiş ve usta olduktan sonra da öğreten konuma gelmiş ve o sanatın vermiş olduğu geniş evrenin olanakları içinde sözünü çekinmeden söylemeye başlamış ve devam etmektedir…

Yıllar içinde kafasında tasarladıklarını hayatta karşılığını bulmuş, idealize ettiğini bulamasa da yaşamın ona verdiklerini iyi değerlendirmiş.  Karşıyaka’da küçük bir çevre ile başladıkları dernek çalışmasını bugün büyük bir aileye dönüştürmüş.

Dernek, para üzerine oturmamaktadır, proje yoktur burada, birilerine iyi gözükmek için ya da küçük yardım almak için boyun eğmemiş, başı dik ve ne söylediğini bilen ve ne yapmak istediğini açıkça ortaya koyan ve hayat veren bir yapıya kavuşmuş. Kısaca dernek kendi evrenini Karşıyaka içinde yaratmış ve kısa sürede etrafında tanınmış, profesyoneller tarafından orada ücretsiz etkinlik yapılıyor diye de eleştirilmiş, çünkü onların piyasasına sessiz ama etkili bir müdahale olmuş. Sanat parasız ve sokakta yapılabileceğini göstermekle kalmamış, sokakta ve yarattığı ortamda kendisine hayat ortamı yaratmış…

 Karşıyaka Sanat ve Kültür Derneği  (KSK-D) özgün ve bağımsız yapısı ile Karşıyaka’nın dar ve basık sokaklarında oksijen taşıyan bir vaha olmuş…

Bu vahanın içinde oluşmuş olan bir tiyatro: Çatlak Tiyatro ya da Tiyatro Çatlak kim nasıl kullanmak isterse, çünkü o özgürlüğü isim konulurken düşünülmüş, kimin kolayına gelirse öyle ifade etsin, marka yani satılıp alınan bir isim olmamış, sahip çıkılan ve paylaşılan bir isim üzerinden yola çıkılmış… Kısaca Çatlak Tiyatro marka değil, ortak üretimin bir adı olmuş… Ortak emeğin ortaya çıkarmış olduğu düzen ve çok renklilik çalışmalara ve seçilen oyunlara da yansımış. Emek ortak olunca seyircisi de bol olmuş, çünkü ortak emek harcayanlar daha fazla sahip çıkmış, yeteneği (emeğini ortaya koyarak çalışmak isteyenleri)olanları da bu kolektif çalışmaya dahil etmişler.  

Bu kadar tiyatro tutkunu olurda oyunlar olmaz mı? Her ayın son perşembesi ‘oda tiyatrosu’na adım atılmasına sebep olunmuş. Her ay başka bir oyun, her ay gündeme uygun başka söz söyleme… Her ayın son perşembesi ortak emeğin seyircisi ile buluşmasıdır…  Birçok oyun olmuş her ayın son perşembesinde…

Temmuz ayın son perşembesinde ki oyunu görme şansına sahip oldum… Son perşembeye uygun kendimi ayarladım, dedim mutlaka görmeliyim… Mutlaka bu emeğin sahnede nasıl hayata karıştığını görmeliyim… Temmuz ayı benim için İstanbul’dan kaçmak için fırsat ayıdır… Bu fırsatımı iyi değerlendirdim ve İzmir’e geldim… Şansıma “Ben Ulrike Bağırıyorum!” oyunu çıktı. Başka oyunda olabilirdi ama Temmuz ayı için Seda Yelbuğa ve arkadaşları bu oyunu seçmiş, bence çok iyi bir seçim olmuş… Çünkü karmaşık ve sürekli kırılmaların yaşandığı ülkemizde gündem hızla değişmekte. Değişen gündeme ait söz söylemek öyle kolay değil, çünkü ne söylediğine kimse bakmıyor, kimin yanında sesin yankılanıyor ona bakıyorlar ve yankı yerleri sürekli değişime uğramaktadır… Zeminin sürekli değiştiği yerde sağlam duruşlu insanların işleri gerçekten zor, çünkü onlar nerede durduklarını biliyor ama çevresinde olanlar sürekli yer değiştirdiklerinden sağlam duranları her durdukları noktaya göre yeniden değerlendirip kendi kafalarında yeniden yaratıyorlar. Yaratılan gerçekliği gerçek gibi görenlerin oluşturmuş olduğu gündemler ise her daim cepheleşmeyi ve düşmanlığı körüklüyor… Düşmanlığın körüklendiği ortamlarda barışı savunmak, gerçek doğruları konuşmak öyle kolay bir iş değil, çünkü yaratılmış gerçeklik içinde yaşayanlar hem siyasi hem de ekonomik güçleri olduğu için ortamı kargaşaya ve ses kirliliğine sebep olarak kendi çıkarlarının kavgasını yapmaya devam ediyorlar… Bu kirliliğin ortasında vahada sözleri olanların söz söylemek için arkalarına sanatın gücünden alarak bir odanın içinde seslerini gök kubbeye bırakıyorlar… Hiç bırakmamaktan daha iyidir, çünkü o ses bir gün ulaşması gereken yerlere ulaşacaktır… Evren kendisine emanet bırakılan sesi mutlaka bir gün sahibine ulaştırır…

“Ben Ulrike Bağırıyorum!” oyununa gelince bugüne kadar görmediğiniz farklı bir yorum ile sahnede hayat buluyor… Tek rengin hakim olduğu hücrede RAF örgütü liderlerinden Ulrike Meinhof’un hücreden dünyaya bıraktığı sese şahitlik ediyoruz. Oyuna Sultan Demiralp can veriyor. Sultan Demiralp amatör ruhun vermiş olduğu rahatlıkla usta oyuncuların takdirini toplayacak şekilde bir performans ile ete kemiğe büründürüyor ve Almanya’nın insanlık dışı trajedisini ülkemizin gerçekliğine yansıtıyor. Oyun bir projektör görevi görmektedir. Beyazlar içinde kalan bir insanın ölüme doğru gidişini ve hiç konuşmayan gardiyanların gözleri önünde siyasi iradenin tercihine göre yok edilişine şahitlik etmekteyiz. Ulrike duvarlara bıraktığı sesi bugün hala aramızda yankı bulmasına sebep oluyor…  Muhteşem bir performans, ses ve mimikleri ile usta bir oyuncuya da gönderme yapmaktadır, evet profesyonel oyuncuların kaybettiği ruh oda tiyatrosunda Sultan Demiralp vücudunda hayat bulmaktadır.

İzmir, Osmanlı döneminde en çok tiyatro salonuna ve oyuncusuna sahip bir şehirken nasıl çöllere dönderildiğini yaşamış bir şehirdir, bugün İzmir şehrinin hemen hemen tüm ilçelerinde sanki tiyatro festivali yapılıyor, çocuklara tiyatro eğitimi veriliyor… Tiyatro yeniden kendisine yaşam alanı bulmuş, çöle dikilen her biri birer yaşam tohumudur. Karşıyaka’da bu tohum tutmuştur… Boy vermiş ve şimdi kendi ormanını yaratıyor…

Abdullah Özbağcı kısa ve öz bir rolü vardır sessiz gardiyandır. Sesiz ve mimiksizdir… Bize o gardiyanın ruhunu kısa ve anlık vermektedir…

Dorio Fo eğer bu eserini sahnede görmüş olsaydı eserimin ruhu hayat bulmuş diye ayakta alkışlardı. Sade bir dekor, sade bir ışık altında, gürültüye sebep olmayan efekti  ile oyun tiyatro sahnesine yakışır bir şekilde hayat bulmuş ve seyirciye istediği mesajı vermiş olduğunu düşünüyorum. Oyunun yönetmeni bu başarıda ki rolünü tartışmaya bile gerek yoktur, başarılı bir şekilde birlikte çalıştığı arkadaşları gözlemlemiş ve onlara uygun rol dağılımını yapmış olduğunu oyun sonunda seyircinin yerinden alkışlar ile fırlamasından bellidir…

Emeği geçen tüm Tiyatro Çatlak ekibini kutluyorum, iyi ki gelmişim, iyi ki izlemişim…

Ulrike bugün dahi sesi kulaklarımızda, onu yok eden Alman devletinin gerçek yüzünü teşhir etmiştir…

“Bütün devletler katildir hatta büyük bölümü seri katildir…”

İsmail Cem Özkan


“Ben Ulrike Bağırıyorum!”
Yazan: Dorio Fo
Yönetmen: Seda Yelbuğa
Oynayanlar:
Sultan Demiralp
Abdullah Özbağcı
Ses, efekt, Işık: Tiyatro Çatlak ekibi
Tiyatro Çatlak Oda Tiyatrosu
27 Temmuz 2017 Karşıyaka İzmir


17 Temmuz 2017 Pazartesi

Bütün dünya aynı şeyleri tüketirken…

Bütün dünya aynı şeyleri tüketirken…

Kedimiz Cips’in anısına…

“Zayıf daima adalet ve eşitlik ister, halbuki bunlar kuvvetlinin umurunda bile değildir.” Aristoteles

Evrenimiz şimdilik dünyadır, henüz uzayın derinliklerine doğru ne yol aldık ne de yerleştik. Evren bizim için ulaşabildiğimiz kadar olandır, diğerleri ulaştığımızda bizim olacaktır…

Evrenimiz henüz bir köy görüntüsünden çıkmış değildir, nereye gidersek gidelim tüm evrenin köyleri farklı görünüm altında olsa da sadece yanılgıdan başka şey değildir, çünkü yakından baktığımızda tüm köylerde tüketilen ürün global firmaların ürünlerinden başka şey değildir, tüm çöplükler belli markaların çöp yığını ile doldur. İnsan tüketiyor, tüketirken kendisini ve çevresini de tüketerek tıpkı diğerlerine benzemeye başlıyor. Tüketen insan tüketen insana benziyor ve arlarında ki şimdilik tek fark konuştukları dil ve kullandıkları alfabedir.

Evrensel köyümüzün hangi coğrafyada yer aldığına bakmadan proje üretenler yerel olan kültürleri yok saymaya ve ortak tüketen insan biçimi yaratmaya odaklanmış durumdadır. Tüketen insan davranışları, dış görünümü ve tükettiği aletler ile hiç görmediği, gitmediği coğrafyada ki insan ile benzerlik aksetmektedir…

Hangi cafe’ye girerseniz girin, küresel firmaların birer taklidi gibidir, orijinal olan ve onu taklit edenlerin oluşturduğu cafe’lerde oturan müşterilerde tıpkı cafe gibi taklit eden bireylerin oluşturmuş olduğu bir yığından ibarettir. Yeter ki paralarını oraya bıraksınlar ve boş zamanlarını boş ve zararlı ürünleri tüketerek geçiştirsinler, önemli olan tüketim ve onun sonucunda oluşacak ve henüz kesinleşmemiş ve yakında ortaya çıkacak hastalıkları taşısınlar. Hastalanan bir kitle… Hastalan kitle ilaç ve sağlık sanayisinin hazır müşterisidir. Hastalık bu sistemin vazgeçilemezdir, çünkü hastalık olmadan, savaşlar ortaya çıkmadan ne kapitalist sistem ayakta kalabilir ne de firmalar dünya çapında yayılmaya ve liberal ekonominin gerekliliği gibi genişlemeye olanak bulabilir… Tüm dünyanın mağazaları bir birine benzediği sürece liberal ekonomi kendi sistemini yaratmak için olanak bulur…

Dünyanın hangi köşesine giderseniz gidin birbirine benzer mağazalar ve markaların hakim olduğu bir pazar var ama hala ulus devleti görünümlü devletler tarafından o insanların yönetildiğini düşünürsünüz, fakat görünüm her zaman yanıltıcıdır. Uluslar üstü firmaların çıkarları ulus devletinin çıkarları çatıştığında, firmaların çıkarlarını savunmak liberal ekonomiyi savunan ve uygulayanlar tarafından tercihlerini firmalar lehine kullanılır. Her kullanılan tercih ulus devleti içinde görevini yapanın kasasına aktarılan bir miktar paradan ibarettir…

Liberal ekonomi uygulayan tüm devletlerde ulus devlet çökmüştür, fakat yerine yeni bir devlet mekanizmasını henüz oturtamadılar. Olmayan devletlerin hakim olduğu alanlarda krizler kronikleşmiş, çıkış yolu henüz bulunmuş değildir, çünkü küreselleşen piyasanın küreselleşen bir hukuk düzlemi henüz oluşturulamamıştır, olmayan hukuk düzlemi içinde kapitalizmin ilk döneminde olduğu gibi güçlünün hakim olduğu alanlarda güçsüzleri koruyacak hiçbir yasa yoktur. Kovboy yasaların hakim olduğu alanda ilk piyasada gücünü ispatlayan diğerlerini ya kendinin yan kuruluşu yapmakta ya da satın alarak hepten yok etmektedir. Tröstleşen piyasalarda adalet kavramı sadece kağıt üzerinde ve sadece sanayicinin çıkarına uygun işletilmektedir, işçi sınıfı ve ona bağlı mazlumların oluşturduğu çoğunluk bu piyasaların örgütsüz gücü olarak çıkış yolunu geçmişe öykünen ve sloganlar ile geçmiş güçlü günlere döneceğini söyleyen popülist politikaların ve politikacıların iktidara gelmesini sağlayan sıradan birer oy deposuna dönüşmüşlerdir… Sınıf çıkarının yerini güruh çıkarı almıştır… Sınıf sadece güçlünün peşinden giden kuru bir kalabalık konumuna dönüştürülmüştür, çünkü sınıfı bir arada tutması gereken siyasi oluşumların başında yer alan sendikalar sınıfın kazanımlarını ekonomik çıkarları gereği ellerinden alınmasına sadece sessizce onay vermişler, politikacıları liberallerden daha fazla liberal politikayı hakim oldukları ülkelerde uygulamışlardır…

Tüketim toplumlarında tüm dünyanın kedileri bir birine benzer, tıpkı sokak köpekleri benzediği gibi. Kulaklarında kimlik kartı olan sokak köpekleri kısırlaştırılmıştır, artık soyu yok olacaktır ama ne soyları tükenir ne de sevgileri. Onların gözlerinde oluşan acı bakışı, çaresizliğini bütün dünya sokakları şahittir… onları sokaklara atanlar parası olanların bitmeyen hırsları ve tüketim çılgınlıklarıdır. Her gittikleri yerde evlerine birer canlı alanlar tatil zamanı ya da yazlıktaysa eve dönerken aldıklarını oldukları yere bırakıp dönmeleridir, sokaklarda yaşayan hayvanların çoğalmasını sağlayan. Sevgiyi de tüketen ve kullanılan birer araca dönüştüren pet dükkanlarının varlığıdır… onlar hayvanlar için üretilmiş malzemeleri o dükkanlarda global firmaların logoları ve güvencesi ile satar… O dükkanların ulaşılır olması sevgiye veya gösterişe uygun olan yerlerde bir ya da birkaç hayvan alınır, sevgi ve hayvan dokunuşu için egolar tatmin edilir ve sokak hayvanları için bırakılan birkaç köşede yem ve su ve vicdan rahatlaması ile kendi beslediğini sokağa bırakmak artık parası olanların bir hobisi gibidir… Ulus, coğrafya farkı olmadan parası olanların genel olarak yaptığı bu davranış biçimi küresel köyümüzün sürekli olan görünen yüzüdür… vicdanlı olanlar bu egolarını tatmin edenlerin arkada bıraktıklarına ellerinden geldiğince sahip çıkarlar, sosyal platformlarda sorunları dillendirirler ama sorunu tarif etmek yerine sonucunu en uygun şekilde karşılamaya çalışırlar, çünkü parası olanların hakim olduğu yerde adalet parası olanların lehinedir, mağdurlar her daim sonuçlarını kendi olanakları ve dayanışması ile hafifletmeye çalışırlar…


İsmail cem özkan

12 Temmuz 2017 Çarşamba

92. gün!

92. gün!

“Hayatı, yaşayarak yaşacağım!” dedi. Eğer bu karanlık dehlizden çıkarsam. Hayat sorgulanması gereken ama yaşanan bir şeydir…

Süleyman Toklu yakalanışından Mamak Cezaevine gidiş süreci boyunca işkence merkezlerinde yaşadıklarını Sebahattin Selim Erhan kurgulamış, yeniden yaratmış. Çünkü yaşananları olduğu gibi anlatmak her yüreğin kaldıracağı gibi değildir, zaman içine yeni duyguları katarken bir çoğunu da alıp götürür, hiç anımsanmasını istemediğimiz anlar benliklerden yok olurken o anlar duvarlara işlenmiş bir çığlık olarak o işkence merkezlerinde kalır…

Çocukluğundan Mamak Cezaevine kadar ki süreci olayların örgüsü içine öyle işlemiş ki bir kronolojik yapının içinde işkence merkezine yaşanan o anlara da dolaylı ya da direkt olarak yansımalarını yakalarız…

Direnişi bir efsane olmuştur bir dönem cezaevinde kalmış ve umut arayanlar arasında… Öyle unutulmayan insanlar geldi geçit ki yaşantımızdan artık anı kitapları arasında yakalarız birçoğunu… Onların yaşamı bir dönemin tarihidir, üstelik resmi olanın dışında…

Birçok kardeşi içinde en küçüğü, abisi ile çıktığı okuma heyecanı ve onu bilmediği dünyada bir özneye dönüştürür, silik değildir, liderdir birçok alanda, omuzuna yüklenmiş birçok sorumluluk onun tercihleri sonucunda doğal olarak yüklenmiştir. O yüklendiği sorumluluğun bilincinde ve direncinde hak ettiği görevlerini yerine getirmiştir. Olması gereken belki onun yaşadığıdır belki de değil, onu tarihin yenilgiler sayfasında belki birileri yeniden sorgular… Solun yenilgiler tarihi işkence merkezlerinde yaşanan direnişler ile solun onur mücadelesinin birer öznelerinden biridir Süleyman Toklu…

Ankara solun kalbinin attığı şehirlerden biridir… 12 Mart darbesi sonrası yeninden toparlanma süreci ve ayrışmaların yaşandığı sürecin bir üniversite öğrencisinin hayatın içine karışması ve orada örgütlenme mücadelesini “profesyonel” olarak sürdürmesinin öyküsüdür…  Ankara’nın gecekondu mahallerinde orada yaşayanlar ile birlikte oranın sorunlarına yerel cevap arama süreci onu başarıya götürür. O tüm tecrübesini yaşadığı sürecin birikiminden almıştır, köydeki ilişkileri ve orada kadına, aileye ve aile içinde nasıl davranması gerektiği konusunda ki ahlaki bilgileri onu başarının anahtarını doğal olarak eline almıştır… Gecekondular her ne kadar şehre çok yakın olsa da o kadar da uzaktır… orada ilişkilerde köy yaşamının izleri hala canlıdır ve aile içinde ki erkek figürü başkalarının yanında nasıl işlediğini bilmek önemlidir… erkek her ne kadar her şeye kadir gibi gözükse de son kararı kadın vereceği ve en ağır işleri kadınlar yaptığını köy yaşamı içinde olanlar bilir… sol yapılar tüm sorumluğu erkeklere vermiş gibidir ama işkence merkezlerinde en direngen insanın kadın olduğunu yaşadıkları tecrübe ile görüyor, keşke hareketimize kadın arkadaşlara daha fazla yetki verseydik diye içten içe konuşmuştur Süleyman…

Süleyman’ı en çok yaralayan onu vuranların devrimcilerin olmasıdır. Birlikte omuz omuza kavga etmesi gerekenler faşistler ile çatışma yerine rekabetlerini silahlı düzeye çıkaranlardır. İşkencede onu vuranları sorar, elbette polis bilmiyorum demektedir ama içten içe bilmektedir ki kendi yetiştirdiği devrimcidir. Hareketin parçalanma süreci ve o parçalanmanın ortaya çıkardığı rekabet koşullarında sol içi çatışma ve birbirini “düşman” yani o dönemin jargonu ile konuşursak “faşist” ya da “sosyal faşisti” olacaktır. Elbette sol terminolojiye kazılan birçok kelime o dönemde dilden dile, dergi sayfalarından dergi sayfalarına kullanılır ve düşmanlık körüklenerek grup çıkarı kollanırdı. Safları sıkıştırarak için kavga gereklidir! Safları sıkıştırma döneminde gözlerin içine dolan düşmanlık ve acımasızlıktan o da nasibini almıştır, üstelik hiç art niyet ile orada olmamasına rağmen. “biz kardeş gruplarız” söylemin karşılığı kurşundur vücudunda… “Kardeşleri” vurmuştur onu! Ama o intikam duygusu içinde değildir, “Bu kavga bitsin diye ben ölümü göze aldım. Belimde ki silahı çekmesini bilmiyor muydum ben? Vurularak bir kardeş kavgasını bitirdim.” diyerek soğukkanlı olarak olayı yorumlamış ve çevresine telkinde bulunmuştur ama o vurulma onu yıllar sonra işkencede yine karşısına çıkaracaktır. Çünkü onu vuranları da öğrenmek ister polis. Her türlü acıya karşı devrimciler vurdu demez, bilmediği faşistler tarafından vurulduğunu sürekli tekrarlar… İşkencede en zoruna giden işte bu durumun karşısına çıkmış olmasıdır ve o merkezde vuran da vurulan da ve diğerleri de artık ortak kaderin içindedir. Aynı zeminde başka görüşler ile birlikte batmakta olan bir geminin direngen devrimcilerdir…

Polis zaman içinde her türlü bilgiyi diğer devrimcilerin sorguda çözülmesi ile elde etmiştir ama Süleyman’a bunu kabul ettiremez. Çünkü o baştan itibaren belirlediği ve çevresinin de direnişini desteklemesi ve moral olması yüzünden devam ettirmek ile yükümlüdür, o artık orada birey değil devrimcilerin onurudur… Üzerine düşen görev direnmektir ve her koşulda direnecek ve direniş içinde yaşadığı yerdekilere telkinler sunacaktır…

Direnişin boyutu örgütlü olmayı aşmıştır, insan onurunu kurtarmak ile eş değerdir… Onun direnişi tüm cezaevlerine işkence merkezlerine fısıltı olarak yayılır. Bir direniş ve umut olur… Onu tanıyanlar onur duyarlar, tanımayanlar saygı duyarlar… O artık işkence merkezinde kanata çırpan bir kelebektir… Etkisi güçlüdür…

Örgüt dağılmış yeni örgütlenmeler kurulmuştur. Bugün o günleri düşünürken polise direnenlerin polisten sakladıkları ya da polisin bildiğini polise söylemeyenlerin anıları uzun bir zamandır kitap sayfaları arasında yer almaya başladı… Direnişten yıllar sonra ortaya çıkan kitap… Artık ne hareket kalmıştır ne de o dönemde rol alanların rolleri… Rahatlıkla yazıla bilinir, söylenebilir, çünkü bu bizim tarihimiz. Bizim tarihimiz de geçmişten kalanların resmi söylemlerin dışında samimi, olabildiğince gerçeğe yakın anılar bizim sözlü tarihimizdir ve tarihimiz bu anıların ışığı ile ileride yazılacak… bugün onlar için sadece dip notlarıdır. Bu dipnotları sayesinde devletin yazdığı tarih yırtılıp atılacaktır, umarım kafamızda ki dünya kurulur ve onun da resmi tarihi bu anılar ile yok olacaktır… kim ne derse desin bu anılar çok önemlidir, küçük bir anısı olan da yazsın, işkenceye dayanamamış konuşanlar da, yakalanmadan o süreci atlatanlar da… Kimseden her direnişçinin direncini göstermesini beklemek insanı tanımamak anlamına gelir, o yüzden iyisi kötüsü, konuşanı direneni, yenileni küçük zafer elde edeni bizimdir, tarih hepsinin bir bütünüdür. Bütün olarak hepsi bizimdir…

İsmail Cem Özkan

92. gün
Sebahattin Selim Erhan
Dipnot yayınları – Ankara, 2017

ISBN: 978-605-4878-89-5

11 Temmuz 2017 Salı

Avrupa her şeyi görür ama göz yumar!

Avrupa her şeyi görür ama göz yumar!

Avrupa’da yapılan tüm IŞİD saldırganları hakkında Avrupa polisinin elinde kayıt olduğu ortaya çıkmış olması benim kafamda acaba bilerek ve isteyerek kendi ülkelerinde IŞİD 'ciler eylem yapmasına mı izin verildi sorusunu oluşturdu. Çünkü IŞİD eylem yaptıkça sağ ve faşist gruplar güçleniyor, o da yıkılmış liberal ekonomi ve ulus devletinin artıklarının biraz daha zaman kazanmasına sebep oluyor. Avrupa işçi devletlerini kurmadığı sürece bu baskı ve katliamlar ile yaşayacak diye düşünüyorum ama ortada işçi devletini kuracak olası bir siyasi güç ne yazık ki yok... Ama yok olması var olmayacağı anlamına gelmiyor...

Almanya ikinci dünya savaşından yenik çıkmıştır. Amerika yeni bir devlet kurarken Naziler ile hesaplaşma yerine Nazileri kullanmayı seçti. Yani Nazi rejimi ile yüzleşmek yerine üstünü Nürnberg mahkemesi ile örttü. Sadece 27 kişi cezalandırıldı... Peki, Almanya nasıl oldu da sanayi devleti yapısını korudu diyenlere bilgi vermiş oldum, Naziler eğer cezalandırılmış ve hesap sorulmuş olsaydı Almanya sanayisi olmayacaktı... Bugün dahi Almanya’da Nazi hayranlığının temelinde işte bu yüzleşmenin olmamasında yatar...

Bizler öğretilmiş hedefler için mücadele ediyoruz...

Peki, son darbeden sonra Türkiye darbeciler ile yüzleşti mi? Ne yazık ki hayır üstleri kapatılıyor, elbette bir kaç kişi ceza alacak ve af edilecektir... Bu arada masum çok insanın canı yanacak, bugün bile cezaevinde kritik aşamada olan iki güzel insan hala aç ve greve devam ediyor...

Emek sermaye ile uzlaşmaz derler ya yalandır, her sözleşme döneminde emek sermaye için uzlaşmaya gider ve adına da çalışma dünyası barışı ve huzuru için derler... Sermaye emek ile uzlaşır mı, sanmam çünkü her fırsatta verdiğini alır ve köle düzenine dönmek ister. Sermayenin en büyük gücü devlet organını elinde bulundurmasıdır... Devlet sermaye adına emeği baskı altına alıp nefes alamaz konuma getirmektir...

Marks’ın ulus kavramını yorumlayanlar bugün faşist ya da faşist patiye hizmet eden bir çalışan konuma düşmüştür... Aslında Marks’ın ulus kavramı o dönemde başka kelime bulunamadığı için onu anlaşılır olmak için kullanmıştır... Bugün anladığınız bir ırkın birliği değildir... Sınıf birliğinden bahseder ve işçi devletlerini tanımlarken kullandığı bir kelimedir. İşte bu kelime yüzünden içimizden bol bol faşist çıkmıştır...

Devrimcilik halka birlikte halka omuz omuza kavgadan geçerdi, halk adına hareket etmek değildir... Devrimciliği soyutladılar ve halk adına hareket eden militan bir anlayışın içine sıkıştırdılar...

Hepimiz tehlikedeyiz, tehlike biziz, çünkü sessizce izliyoruz... Sessizce tüketiyoruz günleri, birilerin yaşamına rağmen…


Çevreyi kirleten plastikleri biz üretmiyoruz, tüketiyoruz. Sonra diyorlar ki tüketilirken dikkatli olun, şuraya atın, burada toplayın... Doğayı gerçekten seviyorsanız neden üretiyorsunuz ve bize satıyorsunuz ki, plastik ürünler yerine rahatlıkla başka ürünler üretilir ve satılabilinir, üstelik doğa dostu olanlardan... çevreyi kirleten ürün üret, sat, çevreyi kirlet, sonra doğa dostu projeler yaptır, sonra o projelerden elde ettiği bilgiler ile doğadan toplanan artık üretim alanı aç, geri dönüşüm ünitesi kur ve sürekli dönen bir kaos üret, bu kaos sanayicinin cebine para, yaşanan hasta olarak dönsün, hastalanan kişi, plastik üreticisinden ilacını alsın, tomografi aletinden röntgen çektirsin... Sağlık sanayisi için araç üretenler büyük hastaneler kurdursun, aletlerini oraya satsın, satın alan hastaneler satın aldıklarının ücretini çıkarmak için hasta yerine müşteri toplasın hastanelerine… Kısaca üreten sanayici her şekilde ölüden bile para kazanmayı hedefler ve adına verimlilik der...

Halifeliğin ilan edildiği şehir artık Irak devlet güçlerinin elinde. IŞID orada yeraltına indi, anılarda halkın içinde yaşayacak ve her olumsuz koşul altında yeniden başka isimler altından yeniden filizlenecek, çünkü yaşanmış bir deneyim var. O işe para yatıran proje sahipleri başka kahramanlar yaratacak ve yeniden bir cinayet şebekesi ortaya çıkaracak, çünkü o işten kısa yoldan ekonomilerin nasıl düzeltileceğini, sağ politikaların nasıl iktidarda kaldığını batı dünyası (projeye para yatıranlar) öğrendi…

Avrupa bütün projelerini “verimlilik” esasına göre önceden planlar ve uygular… Kendi içlerinde yaşadıkları çelişkilere rağmen kapitalist sistem her ölüden para kazanmayı ve düzenini devam ettirmek için toplumu küçük parçalara ayıran projeler yapmaya devam edecek…

Toplumlar kendi geçmişleri yüzleşmeleri bu “verimlilik” esasına göre imkansız hale getirildi, yüzleşme olmadığı sürece her ülkede geçmişin kanlı süreci başka özneler ile yeniden hayat bulması tesadüf değildir… 


İsmail Cem Özkan

5 Temmuz 2017 Çarşamba

Sol hastadır!

Sol hastadır!

Sol içinde Yahudi düşmanlığının temeli nerelere dayanır bilemiyorum, fakat bir düşmanlıktan söz etmek mümkündür. İsrail devleti ile Yahudileri eş gören ve her Yahudi’yi İsrail devletinin vatandaşı olarak gören ve onları oraya sıkışıp yaşamasını arzulayan bir sol düzlem nasıl oldu da benliklerin içine kadar işleyen bir düşmanlığa dönüştü?

Solun en aktif kesimini Marksistler oluşturur, sol ile özdeşleşmiştir. Marx’ın 1. Dünya Siyonist toplantısı çağrıcısı ve üyesi olduğunu kaç kişi bilir? O toplantı tarihin en solcu Siyonist toplantısı oldu, çünkü toplantıya kadın Yahudiler de katıldı.

Sorular yanıtları olduğu sürece anlamlıdır, yanıtı yoksa soru sormanın tek anlamı vardır; yanıtı aranacak! Yanıtı aranacak sorular her daim var olmasına rağmen bizler soru sormak yerine soruların yerini önyargılarımız almıştır ve önyargılarımız bizim yaşama bakışımızı ve duruşumuzu belirler konumdadır. Günümüzde sol önyargılarını boş olduğu bir zemin üzerinde kendisini tanımlamaya çalışmaktadır…

Sol kalıpları kırmak için yola çıktığını ifade etmesine rağmen kalıplar arasında sıkışmış ve belirli refleksleri vermekten başka işlevi olmayan bir konuma doğru eğilmiş. Özgürce tartışma yerine belirli kalıplar ve cümleler arasında kendisini ifade etmeye, sürekli belirli kaynakları referans kullanmak adına dogmatik düşüncenin kucağına doğru yelken açmış konumundadır. Sol özgürlükçüdür ama özgürlük kelimesini durduğu yere göre altını doldurulan veya boşaltan konumundadır.

Sol adaletçidir, adalet kavramına da özgürlük kavramı gibi davranmaktadır.

Bazı solcuların Yahudi düşmanlığının temelinde kopamadıkları Ortodoks İslam dinin etkisi olduğunu düşünüyorum... Çünkü geçmişlerinden bugüne taşınan ama söz ile ifade edilemeyen askeri bir disiplinin benliklere ve davranışlara etkisi olduğu gibi yaşamaktadır. Müslüman olmadan önce ve sonrasında tutsak edilen Türkler, Araplar tarafından köle olarak kullanılmış ya da paralı asker olarak kendi adlarına savaşmaları istenmiştir. Köle olmaktan utanmayan ve hatta köle geçmişi ile övünen bir atanın torunları elbette onlardan aldıkları bazı kültürleri bugün de taşımaktadır.

İsrail devletinin Arap toprakları işgali sonrasında 68 kuşağı kendi ülkelerinde ki devrim yürüyüşünün pratik deneyimini Filistin topraklarında İsrail devletine karşı savaşarak başlamıştır. Oraya gidenler Yahudi düşmanlığı için değil, emperyalizme karşı savaşmak için gitmiş ve anti emperyalist düşünceler ile pratiklerini belirlemişlerdir.

68 kuşağının en etkili örgütleri İsrail devletinin emperyalist politikasına karşı savaşmış, büyükelçisini kaçırmıştır. Onları geçmişte Nazi katliamında kurtulan mazlumlar olarak görme yerine o zamanki politikaları yüzünden kaçırmışlar ve eylemlerinde kullanmışlardır. Birilerinin iddia ettiği gibi proje olarak kullanılmamış, para alarak saf duygularını kirletmemişlerdir. (Projeler, 12 Eylül sonrası hayat bulmuş ve daha yaygın olarak eylemler içinde kullanılmıştır, fakat 68 kuşağı devrimcilerini projeler ile bağ kurmak tarihsel olarak imkansızdır.)

Yahudiler ile İsrail devleti arasında bire bir bağlantı kurulamaz... Türkler ile Türk devleti arasında bire bir bağlantı kurulamayacağı gibi…

Tüm devletler katildir...

Tüm devletler sermaye sahipleri için vardır, tüm devletler içinde yaşayan heterojen kültürleri yok etmek için ulus devleti anlayışına uygun olarak asimile eder... Şimdi bütün bunlar tüm devletler için geçerli olmasına rağmen neden bazıları İsrail ile Yahudiler arasında ayrışmaz bağ kurar? İsrail’de dünyanın gelişmiş barış hareketi vardır, solcular Filistinli kardeşleri ile birlikte yaşamdan bahseder. İki dil, iki kültür iki bayraklı tek devlet derler... Yahudi ulusalcılarına karşı mücadele ederler, onlar ile ortak eden Filistinliler de vardır ve onlar ile dayanışmak yerine Yahudileri soykırıma uğratacağını söyleyen İslam devleti savunan ile mi dayanışma yapılacak?

Hadi diyelim ki dini hassasiyetiniz var ve o açıdan bakıyorsunuz olaya, buna rağmen İbranice bilmek zorundasınız, çünkü dinlerin temeli İbrani kültüründen geçiyor. Bilmezsen anlamazsın... Hıristiyan’da İslam da İbrani dilini, kültürünü bilmek ile yükümlüdür...

Ortadoğu karmaşasını anlamak için sadece İngilizce, Fransızca ve Arapça yetmez... Sorunların ortasında duran İsraillerin ne düşündüğünü de ve planladıklarını da bilmek zorundasınız… Onlar her ne kadar homojen gibi gözükseler de aslında heterojen yapı içindeler, göçmenlerin oluşturduğu bir ülkedir.

Neden bazı solcular hala tek dil dünyayı yorumlamak ile uğraşırlar ki, kaç dil bildiğin çok önemlidir, farklı dillerde düşünebilme yetkisi sahibi olanlar gerçek anlamda solcu olur...

Tek dil ile ancak “ulusal solcu” olursunuz, tüm dünyanın sizi takdir ettiğini ve onlara önderlik ettiğini düşünürsünüz...

Marks boşuna yazmamıştır “tüm dünya işçileri birleşin” diye...

Hangi dil ile anlaşacaksınız?

Kafalarda oluşmuş şablonları kırmadan ne bugünü ne de yarını anlamak imkanınız olur...

Eskiden beri var olan bir sol hastalık var, nerede bir yürüyüş görseler gidip kortej önünde fotoğraf çektirip "yaşasın mücadelemiz" diye gazetelerinde yazı yazarlardı. Acaba diyorum bu Kılıçdaroğlu'nun başlattığı yürüyüşte aynısını kaç solcu yapacak? Görün, fotoğraf çektir ve hemen ayrıl...

Sol, fotoğraf çektirme hastalığında olduğu sürece meydanlar boş kalmaya devam edecek gibi...

Gerçekten iki insanın açlık grevi kaçıncı gününde?

Açlık grevini desteklemeseniz de yaşamı savunmak adına neden sessiz kalınır?

Bizden değil diyerek neden bir kaç kişinin canla başka yaptığı eylemler görmezden gelinir? Neden, neden diye sormuyorum hepimiz biliyoruz ya da hissediyoruz nedenini...

Eylemi ortaya koyan da eyleme destek vermeyen de aynı yerden bakar olgulara...

Destek veriyormuş gibi yapıp görmezden gelmek, yürüyüş yapıyormuş gibi yapıp aslında bir iki temsili olarak orada fotoğraf çektirmek, şey yapıyor gibi yapıp da şey yapmamak...

Sol hastalık; her şeyi bilip de bir şey yapmamaktır...

Bilerek ve isteyerek siyasi yapısı yarar görmüyorsa orada olmamak ve her şeyi siyasi ranta dönüştürme telaşı bir arada olmayı engelleyen en paradigmatik tutumdur ve sol hastadır...


İsmail Cem Özkan

29 Haziran 2017 Perşembe

Toprak rengini çiçeğe verir!

Toprak rengini çiçeğe verir!
Hayat bir döngüdür, döngüyü yaratan doğumdur. Doğum olan yerde ölüm kaçınılmazdır. Kaçınılmaz olan yaşantımızın içinde kırılma noktalarını oluşturur. Toprak üzerine düşenin rengini yine içinden yeşerttiği çiçeklere verir. Her çiçek kendisine ait rengi olması yanında bazı çiçekler toprağın yapısına göre renk alırlar. Ölümün hakim olduğu yerlerde çiçekler kan rengidir, kan çürürken rengini çiçeğe bırakır. Topraklarımızın üzerinde o kadar ölüm oldu ki, ölümlerin rengini kırmızı rengini bozkıra, ormanların kuytuluk yerlerine, çölde açan bir çiçeğe kadar vermiştir. Kan coğrafyamızın belirleyici rengi olmuştur.
Savaşların diyarında barış ancak kısa dönemli olmuştur. Her savaş barışı getirir diye bir kural yoktur, örneğin birinci dünya savaşı barışı değil savaşı getirmiştir. İnsanlık savaşlar ile doğayı ve kendisini kitlesel olarak yok ederken yerine yeni bir şey koyamamıştır. Emperyalizm ulus devletinin oluşumu ile sömürgeciliğin yerini almıştır. Şimdi yaşanmakta olan hibrit savaşlar neyin yerini doldurmaktadır?
Ortadoğu’yu proje olarak yeniden ele alanlar sonuç olarak nasıl bir Ortadoğu planlamışlardır?
İstihbarat; ulus devleti olduğu süreç içinde bilgi almak üzerine kuruluydu, liberal ekonominin hakim olduğu süreçte ise istihbartat işlevini değiştirmiştir, istihbaratın yaptığı işleri proje adı verilen uygulamalar almıştır. Proje, planlanmış bir süreçte istenilen bir gelecek için hazırlanmaktır. Bilgi toplama işi, proje yapan ama istihbaratta görevli olmayan gönüllü profesyoneller üzerine yıkılırken, istihbartat teşkilatlarında boşta kalan elemanlar ise denetim ve istenilen sonuç yaratmak için ortam hazırlamak ile yükümlü kılınmışlardır.
Hibrit savaşlar projelerin yaratmış olduğu ortamlarda ortaya çıkmış olması tesadüfi değildir. Hibrit savaşlarda birilerin adı adına başka topraklar altında savaşan profesyonel askerlerin/cihat oluşturmuş olduğu birliklerdir.
Hibrit savaşlar dünyanın değişik topraklarında aynı hedef yönünde savaşan ideal savaşçılar olarak sunulmaktadır. (parası olan kapitalistlerin çıkarlarını korumak ve yeni pazarlar oluşturmak adına)
Farkındalık, algılar üzerinde yeni düşünme yöntemi yaratmak için kullanılan yeni bir terim olarak ortaya çıkmıştır. Son yıllarda sıkça duyduğumuz birçok kelimenin yeni üretilen terim olduğunun farkında bile değiliz, peki hangi terimler ortadan kaldırılmıştır ki bunlar yerine monte edildi?
Geçmiş ulus devleti algısı ile bugünü yorumlamaya kalktığımızda birçok konuda açmaza girmemiz kaçınılmazdır, açmazlarımız geçmişi yeninden yorumlamak ve yeniden yaratım ile sonuçlanmıştır. Yaşadıklarımız geçmişte idealize edilirken aslında yeninden yaratılan resmi tarih sürecine eşit denkleme gelmektedir. Özeleştiri ortadan kalkmış, yerini kibir almıştır, çünkü geçmişimiz o kadar doğru ki yenilgilerimiz bile bizim dürüst olmamıza kadar götürebilmektedir…
Açlığa mahkum olmak istemeyenler bilinçli ve iradi olarak ölüm oruçları ile ölüme mahkum olmasını hala anlayamadım ama tercihlerine saygı duyuyorum... Saygı duymuş olmam destekliyorum bu yöntemi anlamı çıkmasın...
Ölümler olmasın!
Açlık grevi ne yazık ki ölümlerin olduğu bir süreç oldu yargısız infazlar gerçekleşti hayatının baharında fidanlar toprak ile buluştu. Keşke hiç biri olmasaydı. Yaşadığımız süreçte devam eden ölüm oruçlarında hayatın baharında toprağa düşmeye yakın olanların yeniden filiz vermesini sağlamak için hala geç değil, daha fazla ölüm olmadan sonlansın bu grev...
Hepimiz biliyoruz ki grevi sonlandıracak olan siyasi iradedir açlık grevinde olanlar değil.
Haksız işten atmalara son verilsin insanlar açlığa mahkum edilmesin...
Görünürde masum olan bu isteği ideolojik zırh giydirip algılayan siyasi iktidar ölümü çağırmaktadır. Çünkü onların bakış açısı içinde geri adım olarak algılanmaktadır. Özgürlük bireylerin değil, iktidarın baskı yapma özgürlüğü olarak algılanmaktadır.
Kapitalizm sadece paranın özgürlüğünü savunur...
Günlük yaşantımızın koşturmaları arasında gözden uzakta bir yerde birileri için yaşamın son noktası olabilir...
Yüz günün üstünde gözlerimizin önünde yaşanan bir trajedinin son sahnesine doğru gidiyoruz. perde inecek...
Birileri oh diyecek, birileri üzülecek, birileri de bundan ders çıkarmak gerek diyecek ama ders çıkarılmayacak, çünkü ders çıkarılacak o kadar çok olay oldu ki hangisi neyi anlatıyordu gerçekten?...
Unutulan derslerimiz var tarih sayfaları arasında...
İki insan ölümü kucaklamadan bu işin çözüm yolunu bulabilirdi, belki de bulamazdı... bunu hiç bilemeyeceğiz... Çünkü duyarsız bir iktidar, duyarsız işsizler yığını, duyarsız benzer sorunu yaşayanlar, hepsi Allaha şükredip bugün de yaşadık diyecekler…
Bir çorba verene dua edecekler...
İki insan anılar ile kalacak, bir de günlük çekilen fotoğraflar, tutuklandıktan sonra fotoğrafsız günleri... Birileri tanıdıkları için gurur duyacak, kimileri üzülecek, kimileri anıları yolumuzu aydınlatıyor diyecek...
İki insanın ekmek ve onur mücadelesi ve açlık grevine giden yol gözlerimizin önünde döşendi... Konuşulanları duymadılar bildikleri yolda ilerlediler... Bir avuç insan onlara ses oldu, çoğu insan ise seyretti, kızdı, emir verenlere ve uygulayanlara lanet okudu...
İki insan henüz ölmedi, umarım ölmez ve yukarıda yazdığım hiç biri gerçekleşmez...
Aç olanlar, ekmeği elinden alınanlar, sizin gibi olanlardan sadece iki insan onuru ve ekmeği için bildikleri yoldan dönmediler...
Bireylerin sahiplenmesi yerine kurumlar sahiplenemedi... İçselleştiremediler... Bizden değil diyerek görmezden gelindi...
Yüksel Caddesi ayrı bir eylem alanı oldu, belirli insanlar belirli saatlerde geldi, plastik merminin, dayağın, gazın hedefi oldu, bir bölümü fotoğraf çekti, bir bölümü slogan attı, bir bölümü sessizce izledi... Bir bölümü nedir bu ya dedi, işimizden ekmeğimizden olduk dedi... Biri adalet yürüyüşüne başladı, adalet yürüyüşüne en fazla Yüksel Caddesinde olanların katılmasını beklerdim, katılmadılar...
Sosyal medya sürekli fotoğraf paylaşım alanı oldu, biri yürüdü, biri gaz yedi... Her şeyden sorumlu sorumsuzlar emir komuta içinde görevlerini yaptı...
Ülkemizin trajedisini dramalar belirler oldu..
Toprak çiçeklere kendi rengini verir, yaşadığımız coğrafyada bir renk hakimdir…
İsmail Cem Özkan


22 Haziran 2017 Perşembe

Projelerin dayanılmaz hafifliği!

Projelerin dayanılmaz hafifliği!

Projeler konusu çok yeni bir kavram olmasına rağmen sanki kırk yıldır varmış gibi algılanıyor ama kırk yıl önce proje bizim ülkemizde yoktu ama başka yerlerde ilk denemeleri oluyordu, bilgiler toplanıyordu. İlk projeler masum gibi gözüküyordu, fakat sonrası G. Soros gibi liberal ekonominin fikir ve finans babalarının elinde bir silaha dönüşüyordu.

Ulus devleti artık var olan gerçekliği taşıyamıyor, gelişmekte olan piyasaların ve şirketlerin önünde sistemin çarkına engel oluyordu. Kapitalist sistem bir sıçrama yapmak zorundaydı, çünkü ulus devletin oluşturmuş olduğu sosyal devlet kavramı sistemin içinde sorun oluşturmaya, küreselleşen piyasanın önünde ki en büyük engel olmaya başlamıştı. Gümrük duvarları yıkılmalıydı, ilk büyük deneyim sömürge devleri birliğinin dışında Avrupa’da Ekonomi Birliği adı altında Fransa ve Almanya arasında ilk çekirdeği atılmıştı. Daha sonra Avrupa Birliğine dönüşecek olan ekonomik birlik ilk olarak ulus devletinin olanakları içinde reform hareketi gibi başlamıştı, önemli deneyimler bu ilk oluşumdan çıkarılmıştı. ‘Yeni Dünya Düzeni’ için ideal birlik bu düşüncenin altında filiz vermiş ve AB olarak olgunlaşmıştı.  Avrupa birliği ihtiyaca cevap olarak sistemin üretmiş olduğu çözüm yollarından biriydi ve kapitalist sistem için önemli bir sıçrama alnıydı. Daha sonra AB deneyiminden çıkılarak kıtalar içinde ülkeler arasında gümrük birlikleri kuruldu ve halen de kurulmaya ve ayrışmaya devam ediyor…

Liberallerin en büyük zaferi Reagan - Thatcher ikilisinin iktidarı döneminde olacaktı. Onları zafere taşıyan ve doruk noktasına çıkaran Sovyetler Birliğinin tarihte ki yerini almasıdır. Peki, nasıl olmuştu da bu ikiliyi zafere götüren şey aynı zamanda ulus devletini de ortadan kaldırdı? Projeler işte bu dönemin ürünü olarak ortaya çıkmış ve doktrinlerin yerini almıştır. Eskiden ABD başkanlarının doktrinleri olurdu ve yayınlanırdı. Bunlar aynı zamanda sistemin ihtiyaç duyduğu çözüm yollarının da haritasını çizerdi. Nasıl bir dünya arzuladıkları ve ne gibi eylemler yapacaklarını tahmini olarak ortaya koyardı. İstihbarat bu belirlenen haritaya göre çalışır, gerek gördüğünde kamuoyu oluşturmak için eylemlerin içinde yer alırdı. İran’da Şahı iktidar taşıyan darbe CIA’nın ilk uluslararası başarısı olarak artık bugün genel kabul gören bir gerçekliktir. Deneyimler sistem için ileride atılacak adımları belirliyordu. Fakat Reagan – Thatcher ikilisinin neoliberal politikaları ve devletin ulusal alışkanlıklarının dışına çıkan devleti küçülten eylemler projelerin hayata geçirilmesi için artık fırsattır. Devlet istihbarata için eskisi gibi büyük paralar harcamayacaktır, daha ucuza ve gönüllü istihbarat elemanlarını projelerde çalışanlar sayesinde elde edecektir… vakıflar değişik fonlar adı altında her ülkede birden projeler yapılmaya başlandı. Sovyetler ve doğu blokunu ortadan kaldıracak olan ve sonra renkli devrimlere adını veren projelerdir. Portakal, orange, kadife devrim diye anılan geriye dönüşler ve aynı zamanda büyük bir insanlık dramını anlatan süreç projelerin sonucu olarak ortaya çıkmıştır. Üstelik o güne kadar projelerden bir haber yaşayan toplumlar artık proje ile yatıp proje ile kalkar olmuştur. Proje yazma kursları, proje takibi ayrı bir sektör olarak ortaya çıkacaktır. İhtiyaca uygun yöntemleri anlatan her şey piyasada alınır satılır ve gelir getiri konuma dönüşecekti.

Projeler bu kadar yeni bir olgu olmasına rağmen o kadar kanıksandı ki sanki yüzyıldır varmış gibi algılanıyor… projeye karşı olduğumu söylediğimde eski sol tepkisi diyerek küçümsenmeye çalışılıyor ki, yetmişlerin olduğu dönemde proje yoktu. Bugün proje var ve ne için kullanıldığını bilecek kadar deneyim sahibi oldum, çünkü ilk proje çalışmasını Almanya’da kullananların kimlere nasıl bilgi taşıdığını pratikte görmüştüm. Doğu Almanya tarihe karıştığında proje yapanalrın emeğinin yadsınamayacağını yıllar sonra bu işe para yatıran Soros açıklayacaktı.

Şu anda Ortadoğu’daki siyasi yaşamı, savaşları ortaya çıkaran proje Büyük Ortadoğu Projesidir. Uluslararası ölçekte projeler, projeye para veren, yönlendiren şirketler ve devletlerin çıkarına hizmet etmektedir. Projeyi veren düdüğünü çalar ve çaldırır…

Projelere neden karşı olduğunu tarihi çizgisine bakarak zaten anlaşılmıştır ama yine de başlıklar altında değineyim;

Projeler ve taşeron işçilik örgütlü olmayı ortadan kaldırır. Siyasi talep yerine ekonomik talep üzerine konuşurlar...

Taşeron çalışma ile proje yapmak arasında hiç fark yoktur... Her ikisi de çalışma hayatına sermaye lehine duruş demektir.

Projeyi iş gibi gören ya da yaşam biçimi haline getirenler aslında çalışma hayatından kaçan işçi olmaktan utanan bireylerdir.

Proje yaptığı için övünenleri görünce ben onlar adına utanıyorum... Ne yaptığının bilincinde ama çıkarı görme diyor…

Proje yapanlar genelde kendilerini pazarlar...

Proje yapanlar genelde kibirli olurlar…

Liberalizmin nimetlerinden yararlananlar ya da proje yapan solcular ister istemez sistemin kirine bulanmıştır.

Proje çalışanları mevsimlik işçi gibidir. Proje devam ettiği sürece harcayacağı parası olur. Aslında onlar gizli işsizdir. Beyaz yakalı mevsimlik işçi, tıpkı özel üniversitelerde çalışan dönemsel akademisyen gibi.

Proje yapanlar bir anlamda taşeron istihbaratçıdır, çünkü parayı verenin amacına uygun bilgi toplar, analiz yapar parayı verene rapor olarak tüm aşamaları ayrıntılı olarak verir. Ucuz istihbarattır ve yasaldır.

Son olarak  mekansal alana dokunayım dedim, çünkü her proje sunumu nedense lükse toplantı salonlarında olur, acaba otel sahibi olanlar bir anlamda kendilerini kayırmış oldular! ABD başkanı bir otel sahibi olduğunu düşününce…

Projeler verimlilik esaslarına uygun olarak “time management”  olarak planlanır ve ona göre tasarruf yapılması istenir. En kısa zamanda, en az masrafla en çok verimlilik projelerin finansı için istenen ön koşuldur… Buna en çok gönüllü olanlarda nedense solcular oluyor, işte bunu anlamakta zorlanıyorum! Geçici bir iş için bu kadar yüksek performans, başka iş ile uğraşsalar daha verimli olur kendi anlayışları yönünde… Demek ki öyle bir dayanılmaz çekiciliği var ki, solcular proje yapmak için birbirini bile çiğner konuma gelmiş!


İsmail Cem Özkan  

13 Haziran 2017 Salı

Politikanın olduğu yerde adalet güçlünün lehine işler.

Politikanın olduğu yerde adalet güçlünün lehine işler.
Adalet kavramı son yıllarda sürekli gündeme gelmekte, fakat adalet kavramının kendisi sübjektif olduğunu yaşayarak öğrendik, çünkü nerede durduğunuza bağlı olarak adalet kavramı da değişmektedir. Kime göre, nereye göre, hangi çıkarlara göre adalet?

Politika sistemin devamı için olmazsa olmazdır, çünkü sistemler politik tercihler üzerine devam etmektedir. Devlet kavramında son yıllarda değişim, politik arenada da değişimi işaret etmektedir, çünkü klasik ve değişmesi imkansız gibi gözüken bir çok siyasi parti politik arenada artık yoktur. Değişim kendisine göre yeni siyasi partileri oluştururken, her siyasi partinin duruş da var olan ihtiyaca göre biçimlenmektedir... Klasik anlamda siyasi tercihleri belirten sağ sol ayrımı ortadan kalmış, sağ politikacılar sol partilerden rahatlıkla aday olabilmekte ve kendilerini ifade edebilmektedir. Aynı şekilde sol kulvardan gelen bir politikacı sağ partiden devlet başkanlığına Fransa’da olduğu gibi aday olup meclis çoğunluğunu ilk seçimde ele geçirebilmekte. Aynı görünüm daha önce Yunanistan seçimlerinde de kendisini göstermişti, üstelik parti içinde ayrılmalarına rağmen meclisi çoğunluğunu korumakta ve sol politikaların dışında solcu kimliği ile ayakta durabilmektedir. Ülke de sol köklü değişim yerine reformları göze almış ve varlık sebebini de reformlarda ki başarılara bağlamıştır. Sol reformist bir çizgide kitlesel konumda gösterebilmektedir.  Devrim hayaldir, Avrupa’nın üzerinde dolaşan hayalet korku verecek kadar güçlü değildir.

Tek bildiğimiz şey kendi doğrularımızı başkasına dayatmak.

Siyaset ve sistem değişen koşullara göre biçim değişirken, birçok kavramın da anlamını ve algısını da değişme uğratmıştır. Geçmiş ulus devleti kavramları ile ve duruşu ile artık bugünün yorumlanamaz ve de anlaşılamaz, çünkü tepkiler ve algılar değişmiştir, küresel çapta oluşmuş olan algıların ve sermayenin en ücra köşedeki bir bireyin tüketim hakkına da müdahil olabilmektedir... Tüketici olan toplumların sosyolojisi incelemek için artık anket firmaların sonuçlarına bakar olduk, çünkü tüketim artıkça mal üretimi artacağını kabul etmemize rağmen son yıllarda üretim düşerken cirolarda artıştan söz etmekteyiz. Kısaca alım gücü azalırken şirketler karlılık oranında artış ile bağlı bulundukları ülkelerin refah düzeyini kağıt üzerinde yükseltmekteler. Halk fakir ama ülke refah! Almanya son yıllarda gösterdiği performans genel tabanın HartzIV denen sosyal sigorta ile homojenleştirilen fakirlik ile kendisini ifade edebilmektedir. Homojen fakirlik yanında heterojen zenginlik. Alman kimya devleri dünya tekeli firmaları ile birleşimleri dünyada ki üretilen gıda sanayisini de biçimlendirmektedir. Kısaca zenginleşen firmalar sağlıklı olanları ortadan kaldırmakla kalmıyor, toplumların da nasıl bir şekilde besleneceği ve hangi hastalıklara yakalanacağını da biçimlendirmektedir. Parası olana sağlıklı gıda, parası olmayana ise var olan somut gerçeklerine uygun yaşam. Kısaca çöpte yaşamı doğal görenlerin olduğu yerde beton içinde kalan bir birine benzer şehirler içinde ölüler ayakta kalma mücadelesi vermeye devam edecektir.

Parası olanın her daim güçlü olduğu anlamına gelmemektedir, çünkü para kontrol dışında olunca sistemin ihtiyaç duyduğu düşmanı kontrol dışında hareket etmesine olanak sunar. . son yıllarda kontrol dışına çıkmış kara paranın etkisi ile “global” anlamda cihat grupları terör hareket merkezi konumuna getirildi. Elbette kontrollü bir şekilde yaratılan bu yeşil kuşak silahlı grupları silahları ve hareket alanları olduğu sürece varlıklarını koruyacaktır, bunların hareket alanı para, lojistik ile sınırlıdır. Somali’deki korsanların birden korku yaymalarının sonunu getiren orada ki para hareketi ve parayı kontrol eden güçlerin özel güvenlik önlemleridir. Özel güvenlik paranın kontrol dışı silah alımını engellemesidir. İç savaş korsanları yok etmiştir, çünkü silahlar yük taşıyan gemilerden daha çok açlık ile mücadele eden halkın iktidar mücadelesine dönderilmesidir.

Dünya ulus devletini yıktı, uzun zamandır yerine koyabileceği bir liberal devleti yaratamadı. ABD seçimlerinde iktidara olan Trump dünyada ki yıkılan ulus devletlerin cilasının dökülmesine de sebep oldu, çünkü geçmişin özlemini içinde barındıran ve liberal ekonominin yıkıntısı altında kalan işçi sınıfı artık işsizdir ve tepkisini gelişmekte olan faşizmin yedek değneği ve potansiyel askeri konumuna itmiştir. Faşizmin oy depoları geçmiş işçi sınıfı hareketinin örgütlü olduğu ve güçlü olarak direndiği noktalarda oluşmaktadır… Sosyal demokrasinin ve kazanılmış haklar ile mutlu yaşayan geniş orta sınıf artık batının varoşlarıdır… O varoşları yok edenler ise liberaller sosyal demokrat politikacılar eli ile yapılmıştır.

Bizim doğrularımız geçmişin ulus devletinin doğrularıdır, bugünün doğruları ise yaratılan gerçekliklerin doğrularıdır ve gerçeklik ile yüzleşmemekteyiz… Politika artık sığındığımız bir alan olmaktan çıkmış, politikacılar ise sadece parası olanın çıkarını savunan parlamentonun birer maaşlı elemanı konumuna gelmiştir…

İsmail Cem Özkan


7 Haziran 2017 Çarşamba

Delphinus Bilgeliği’nden mesajlar…

Delphinus Bilgeliği’nden mesajlar…

Uzayın derinliklerinde bize dalgaları ile ulaşan bir yıldızlar topluluğu vardır ve o topluluk evrenin dengesi için mücadele etmektedir. Evrenin dengesini bozan neresi varsa oraya ulaşıp sorun olan dalgaların düzenlenmesi için o gezegende yaşayanlara mesajlar iletir.

Dünya savaşlar ile yıkılırken, savaşların yaratmış olduğu nefret söylemlerinin ve doğanın güzelliklerinin tek tek olması evrene bizden giden kötü dalgaların kaynaklarından sadece biridir. Evren gün geçtikçe genişlerken genişleyen duvarlarına bizim gibi evren içinde küçük bir nokta olan yerden yayılan dalgaların kötü etkileri olduğunu bu kitap sayesinde öğrenmiş olmaktayız. Peki, biz insanlara ne önermektedir uzayın derinliklerinden gelen dalgalar?

Elbette her insan duyar ama her duyduğunu anlamlar yükleyemez, çünkü birikim gereklidir. Dalgalar insanları seçer, istediğine istediği mesajı verir ama uzaydan gelen dalgalar sadece iyi niyetli dalgalar değildir, kötü niyetli olan dalgalar da vardır, bencilliği körükleyen, nefret söylemlerine katkı sunanlar da… Ama Delphinus’dan gelenler bize sevgiyi öğütler. İnsanlar çevrelerine ve kendilerine saygılı olurlarsa endişelenecekleri bir şey yoktur, çünkü sevgi ile bakan çevresine de sevgi ile dolu dalgalar yayar ki, o yaşamın daha bir anlamlı ve çekilir olmasına sebep olur…

Sevgi dünyayı değiştirir, sadece kötülerin değiştirdiği dünyada her şey endişe vericidir ve korkuyu besler. Sevginin değiştirdiği dünyada ise korku ve endişeye yer yoktur. Bugün yaşadığımız sorunların temelinde endişeler yer almaktadır, endişeli olan insanın nefes alış verişi, kalp çırpıntısı bile düzensizdir. Düzensiz olan ise ister istemez bizi endişelere yer açacak ortam hazırlar. Her korku kişiliğimiz yok eden ve korkuyu yayanlara teslim olmak anlamındadır.

Dünyamızın çeşitli sorunlarına, tarihte evrene olumlu dalga gönderen insanların anlatıldığı bölümler ile bize denmektedir ki, sen de olumlu dalga yayan insan olabilirsin. Üstelik bu öğrenilebilir bir süreçtir… tarihimizin yeniden başka bir göz ile yazıldığı sürece tanıklık ederiz kitapta. Yukarıdan aşağıya doru bakmaktadır, bireyi sevgi ile yoğururken bireyin çevresini bir homojen gibi algılamakta ve değişen kültürler ve coğrafyaları önemsemeden birey bazlı ama her bireyin de özgün olduğu gerçeği ile yaklaşılmış… Kısaca yaşadığımız çağın sınıflar çağı olduğu gerçeği bu kitapta yerini almaz. Sınıf ayrımından kaynaklı sorunları bu kitap içinde bulamazsınız onların yerini bireyin kişisel korkusu ve endişesi, endişesinin kaynağının çevre olduğu vurgusu ile karşılaşırsınız…

Kitap sizi bilgi bombardımanına tutar, bu sayede en azından insanlığın birikiminden haber olmanızı sağlar. Son gelişen teoriler ve o teorilerin bizim üzerimize yansımasını bulabilirsiniz… sosyal, fizik, biyoloji bilimlerinde gelişimlerin ve bize yansımasını ve olumlu şekilde nasıl kullanabileceğimizi bulacağınız kitap size okuma şöleni sunmaktadır. Elbette meditasyonun teknik ve hangi yöntemin nelere yardım edeceği konular kitabın ana teması içinde serpiştirilmiştir.

Her insanın duruşu farklıdır, farklı bakar yaşadığı ana ve zamana. Bu farklılık zenginlik olarak görürüm. Katılıp katılmamak sisin elinizdedir ama en azından bilgilenmek ve fikir sahibi olmak için bu yapı taşı kalınlığında ki kitabı okuyabilir ve isterseniz yararlanabilirsiniz. Ben istemeden birçok konuda yararlandım, çünkü okumak istemden ve ama gizli olarak isteyerek yararlanmaktır… Olumlu yararlandığımı açıkça söyleyebilirim… her sayfası sizi konuşmalar arasında başka alanlara kapı açmak için fırsat veriyor, isteyen istediği gibi kapıyı aralar ya da kapatır…

Son yıllarda popüler olan bir alanın bilgi birikimi bir kitap aracılığı ile tanımaktan memnuniyet duydum… Kendisini yetiştirmiş ve dünyaya olumlu bakanların penceresinden bakmak sizi zenginleştirecektir…

Kitabın ana sözü bana göre araştırın kelimesinde yatmaktadır… bilinçli, bilgili olun ve araştırın demekte… Kendi dünyanızın içi ve dışını bilmeden nasıl önünüzü görebilir ve kendinizi tanıyabilirsiniz ki? Kendinizi tanımanız için açılan kapılardan sadece biri, isteyen yararlanır…

İsmail Cem Özkan




Delphinus Bilgeliği’nden Mesajlar
Ülker Uzun Polat & Özhan Baki
Delphinus Yayıncılık, İstanbul
448 sayfa


6 Haziran 2017 Salı

Domino taşları yıkılırken…

Domino taşları yıkılırken…

Domino taşlarının yerleştirilmesi uzun ve yorucu bir iştir ama yıkılması birkaç saniyelik zamandır. Muhteşem görsel bir şölen sunar domino taşlarının yıkımı. İçinden sürprizler bile çıkar. Elbette yerleştiren bilir ama izleyici gördükleri karşısında şaşkınlığa düşer, anlayamaz…

Domino taşları tarihi inceleyenler genelde devletlerin yıkımında görür… Devletler arka arkaya yıkılırken ayakta kalanlar birkaç tanesi aslında domino taşı kurucusu olduğu bilgisine ulaşılır. Üzerinden güneşin hiç eksik olmadığı imparatorlukları yok eden teknolojidir. Fakat teknolojiyi de en çok kullanan bu güneşin hiç eksilmediği imparatorluk topraklarında yaşayanlardır... Kullanmak ile yaratmak arasında ki ince bir çizgi gibi duran fark domino taşında nerede durduğunu ortaya çıkarır…

Devletlerin yıkımı her zaman üste üste gelir, her dönem bir yıkımın ve yeniden oluşumu anlamındadır. Her oluşum yıkımdır, her yıkım başka bir oluşumdur.

Domino taşı düzmeye meraklı olanlar her zaman daha güzel bir sunum için yeninde yeniden domino taşlarını sabır ile dizerler. Sonra yarattıkları eser karşısında onur duyarlar. Binlerce taş, birbirine değecek şekilde aralıklar ile dizilir ve sonra onların bir birini itekleyerek yıkılması… Birden fazla yola ayrılıp, tekrar buluşmaları, çıkmaz sokaklarda bazıların kısa sürede sonlanması, en üst noktaya, zirveye ulaşması beklenen taşın yıkılması için nefesler tutulur ve o taşı itekleyecek taşa sıranın gelmesi beklenir.

Devletlerin yıkımı büyük savaşlar sonrasında oluşan istikrarsızlık ortamında olur. Büyük fethe gidenler aslında kendi sonları için hazırlanmış o ilk nefesin verilmesi gibidir.

Yıkılan taş mutlaka başka bir taşı da yıkacak, aksi halde ortada devlet kalmaz...

Devletlerin ömrü domino taşının iteklemesi kadardır… Bazıları ilk sarsıntı da yıkılır bazıları kurucusu eli ile iteklemesi ile.

Yaşadığımız zaman diliminde domino taşları oyununu kapitalist sistem kurmuştur ve şimdi kendi ihtiyacına uygun yeninden oluşturmaktadır. İki büyük savaş sonrasında kurduğu oyunu yeniden kurmuştur. Bu sefer oyunun birincil kuralı çıkış noktası olan ulus devletini hepten yok etmek üzerinedir. Belki şehir devletler bu ulus devletinin yıkıntıları üzerine kurmak için bir çözüm olarak önümüze koyacaklar… Eskiden konulan taşlar bir bir yıkılması kaçınılmazdır, çünkü yıkım başka yıkımları tetikler. Deprem insan öldürmez, insanı ve diğer canlıları insanın yaratmış olduğu binalardır…

Domino taşlarının yıkımı ne zaman ve hangi olay ile başlamıştır sorusuna yıllar sonra belki yanıt vereceğiz, ama Yugoslavya’nın parçalanması bu sürecin görünür olmasını sağlamıştır. Demir perdenin ortadan kalkması ve Berlin duvarı yerle bir olurken Berlin duvarından kopan her parça para dönüştürülüyordu. Kapitalizm kendi gölgesinden para kazanacağını bile onu da satacaktır, yeter ki alıcısı olsun…

Son domino taşları Arap Baharı ile başka coğrafya üzerinde düşmeye başladı… Mısır, Libya, Tunus, Cezayir, Fas, Irak, Suriye ve bütün bunların dışında sermaye sahibi olarak kalan Katar.

Katar, sadece Amerika’nın Arap Baharı projesinde sermeye ve medya gücü olarak yer aldı ama devir birden değişti ve o dönemin suçu birine yıkılması gerekliydi, çünkü milyonların kanı dökülüş, milyonlar mülteci konuma düşmüştü.

Suçlu bulundu!

ABD ve İngiltere için tüm varlığını ortaya koyan Katar... Elbette sadece Katar ile domino taşı geleneği sürmez... Bakalım Katar kimi devirecek???? Sınırlar Ortadoğu’da yeniden çizilecek derken sınır çizimi başka yerden başladı!

Parası olanlar kişisel zaafları olanları istediği gibi kullanır ve atar...


İsmail Cem Özkan

3 Haziran 2017 Cumartesi

“The Turn of the Screw” (Kötülüğün Döngüsü)

 “The Turn of the Screw” (Kötülüğün Döngüsü)

Henry James'in 13 Ekim 1898 yılında yazdığı roman Operaya 1954 Venedik Biennale tarafından verilen siparişe göre uyarlanmış ve prömiyeri 14 Ekim 1954'de Teatro La Fenice, Venedik'te sahnelenmiştir. Bu operanın ilk orijinal ses kayıtı da aynı yıl yapılmıştır. Prömiyer de ve ilk ses kayıtları için orkestra şefliğini eserin bestecisi Benjamin Britten yapmıştır. 

19. yüzyılın herhangi bir yılında Londra’da bir parkta kızıl yaprakların yeryüzünü kapladığı zaman diliminde bir bankta bir kadın oturmaktadır. Sessizdir park. Sislerin hakim olduğu kasvetli bir sabah saati gibidir. Bir anlatıcı olayı anlatmaktadır. Parkta bir adam gelmiş ve kadın ile bir anlaşma yapmaktadır. Kadının mesleğini mürebbiye olduğunu söyler anlatıcı, çünkü onu tanımaktadır ve onun hikayesini izleyeceğiz sahnede… 

Mürebbiye tecrübelidir, işini iyi yapan ve bilendir. Bir anlaşmaya varırlar. Londra’dan ayrılıp Bly adlı malikaneye gidecektir. Şehrin dışında varlıklı ailelerin oturduğu bir ortaçağ malikanesidir. Orada yaşayan annesi ve babasını kaybetmiş iki çocuktan sorumlu olacaktır. İki öksüz çocuk. İyi eğitim almış oldukları aşikardır. Fakat mürebbiye’den bazı istekleri vardır anlaşma yapanın. “Çocuklarla ilgili herhangi bir haberi bir mektupla amcalarına göndermeyecektir; Bly Malikanesi'nin geçmişi ile hiç ilgilenmeyecektir ve çocukları hiçbir şekilde bırakıp işini terk etmeyecektir.”

Mürebbiye bu şartları kabul ederek yola çıkmıştır. Endişeleri ile yola çıkmıştır ama malikaneye vardığında kurduğu bütün endişelerin boş olduğunu karşılamada yaşadığı sıcak anlar ile kafasından atar. Korku yerini sevince, endişenin yerini güven almıştır.

Kahya kadın Mrs. Grosse çocuklar ile ilgilenen ve görevini tam yapan biridir, gelen mürebbiye ile ilk temasta sıcak ve dostane bir ilişki içine girer. İlk görüşme sanki ona uzun yıllardır görüşemediği dostunu buluşturur gibidir.

Mürebbiye korkularının ve endişelerinin yok olduğunu bu sıcak karşılama sonunda Mrs. Grosse’a açıklar. Artık işinin başındadır.

“Bazı şeyler asla saklı kalmaz...”

Miles'in gittiği yatılı okuldan bir mektup gelmiştir ve bu mektupta hiçbir belirtilen neden gösterilmeden Miles'in diğer öğrencilere tehdit oluşturduğu için onun okuldan atıldığı ifade edilmiştir. Mürebbiye Miles'in, ve kızkardeşi Flora'nın, masum çocuklar olduklarına ve hiçbir kötülük yapmalarının mizaçlarına uymadığına inanmıştır ve Mrs. Grosse ile konuştuktan sonra Miles'in okuldan ihraç edilme mektubunu ciddiye almamaya karar verir.

Her şey yolundadır ama bir gece yarısı pencerenin önünde bir siluet oluşur ve kaybolur. Korkar, çünkü çalışanların dışında başka bir siluettir. Farklıdı

r. Kafasında sorular oluşmaya başlar, çünkü geçmişin bir yansıması mıdır, yoksa kafalarda yaratılmış bir geleneğin hayat bulması mıdır? Hayaletler, kötülükler kasveti ortamın oluşturmuş olduğu bir masal mıdır yoksa gerçek midir?

Kısa sürede olay ile yüzleşir ve masallarda olanın gerçek olduğunu görür. İlk tepkisi yüzleşmektir. Çocukları her şeye rağmen koruyacaktır. Mücadeleci biridir ve kavgaya hazırdır. Çünkü hayaletler Çocukları İstismar etmekteler. İki çift ruh: Peter Quint ve Miss Jessel. İki şeytani ruh, huzura kavuşamamış ve öldükleri yere geri dönen iki huzursuz ruh! İki ruh çocukların ruhlarına sahip olmak isterler… Bu çatışmada çocuklar ruhlar ve mürebbiye arasında kalmıştır.

Çocuklar gizlice ve sürekli hayaletler ile irtibata geçmeye başlarlar. İroniktir ki burada "tecrübeli" olan Miles ve Flora , "Masum" olan mürebbiyedir. Oyun ilerledikçe mürebbiye "tecrübe" kazanmaya başlar ve içinde bulunduğu durumu daha iyi kavrar. Bunu şu sözlerinden de daha iyi anlayabiliriz

Mürebbiye; “Kendi labirentimde kayboldum
Gerçeği göremiyorum
Sadece kötülüğün üzerime ittiği sisli duvarlarla sarıldım
Kendi labirentimde kayboldum
Gerçeği göremiyorum
Masumiyet beni çökerttin
Hangi yöne dönmeliyim
Kötülük hakkında hiçbir şey bilmiyorum, ama korkuyorum
Onu hissediyorum, daha kötü hayal ediyorum.”

Mürebbiye odasında hayaletlerin malikaneyi ellerine geçirmelerinden endişe etmeye başlamıştır. Endişelidir ve endişesini dağıtacak olan şeyde mücadeledir. Çocukları yalnız bırakmayacak ve onlar ile birlikte bu şeytani ruhlardan kurtulacaktır.

Hayaletlerin her şeyi kontrol alamadıkları inancında olan Mürebbiye çocukların amcasına o akşam bir mektup yazarak durumu ayrıntıları ile anlatır. Fakat mektup yerine hiçbir zaman gitmeyecektir. Peter Quint Miles’i etkisi altına alacak ve mektubu yok etmesini sağlayacaktır. Ruhlar çocuklar üzerinde ki baskısını artırmıştır. Baskıya karşı direnç ve inançta artmıştır.

Mürebbiye, kahya Mrs. Grosse ile artık birlikte davranmaktadır. Mektubun alınmasını itiraf etmesi ruhların yok olması anlamına geldiğini anlarlar.

Yüzleşme kaçınılmazdır…

Miles bu yüzleşmede artık kilit noktadır. Çünkü mektubu alan ve ruhun verdiği görevi yerine getiren odur. Kasvetli bir sabah günü bu yüzleşme kaçınılmaz olarak gerçekleşir.

Miles, 'Peter Quint, seni şeytan!' diye çığlık atıp suçunu itiraf eder. Kendi ismini duyan hayalet ortadan kaybolur ve Miles da mürebbiyenin kucağında can verir. Ölü çocuğu kucağında tutan mürebbiye yasını anlatan bir ağıt söyler. Kendi davranışının da doğru bir iş olup olmadığını kendi kendine soruşturmaya başlar.

"Söylenmesi, çalınması ve dinlenmesi zor, alışkanlıklarımızı zorlayan"  bir operayı seyrederken sahnenin üç boyutlu olarak derinliğine değişimi, kasvetli havanın ve yüzleşme sahnelerinin o mükemmel görüntüsü karşısında birden olayın içinde ve sahnede yaşananlar ile bütünleşmiş halde hissedebilirsiniz, çünkü görüntü ve müzik sizi ister istemez olayın içine alıp farklı bir yolculuğa çıkarmaktadır…

Çocuk istismarının birçok yönü bulunmaktadır ama bu yönlerden bir tanesi ile yaratılan masalımsı dünyanın içinde ki imgeler ile yapmaktayız. Dekor tasarımı, kostüm ile iç içe geçmiş bir bütünlük olarak karşımızda dururken, ışığın rolünü hemen fark ediyorsunuz, çünkü dekoru daha da büyük ve ihtişamlı gösteren ışıktır, ışığa müzik eşlik eder. Çünkü o dünyanın görkemli şölenine sizi ruhen kanatlandırıp götüren müziktir. Oyuncular bu bütünün içinde sesleri, mimikleri ve hareketleri ile seyirciyi koltuğundan alıp farklı bir dünyaya taşımaktadır. Üç duvarlı sahnenin duvarsız olan yerinde yer alan seyirci o evrenin kopuk parçasını tamamlamaktadır. Evrenin sınırı yoktur, bir bütündür ve o bütünü her bir parçası olması gereken yerde olması gereken görevini yapmaktadır. Kusursuz, pürüzsüz ve sadedir. Elbette operada olması gerekenler hayat bulmaktadır, insanlığın ne kadar muhteşem bir varlık olduğunu ve birikimini nasıl bir şekilde estetik olarak sunabileceği ve kültürünü taşıyabileceğine şahitlik etmekteyiz. Sokaklardaki karanlık ve basık havanın birkaç saatlikte olsa dağılmasına ve geleceğe umut taşımasına bu muhteşem şölenin de payı vardır. Çünkü karanlığı ancak güzellikler yok edecektir, her ne kadar trajedi içinde ki dram ile bize umutlu bir son vermemiş olsa da. Miles son nefesini ruhlardan kurtulduğu an vermiştir ama yaşam devam etmektedir ve o malikane artık ruhlardan kurtulmuş ve özgürdür…

Kavga kendi çocuğunu ilk önce toprağa düşürmüştür…

İsmail Cem Özkan


 “The Turn of the Screw” (Kötülüğün Döngüsü)
Henry James
Operaya uyarlayan: B.Britten
Orkestra şefli: Can OKAN
Dekor tasarım: Efter TUNÇ
Kostüm tasarım: Ayşegül ALEV
Işık tasarım: Cem YILMAZER
Anlatıcı / Peter Quint rolünü Ahmet BAYKARA,
The Governess (Mürebbiye) rolünü Ayten TELEK,
Miss Jessel rolünü Özgecan GENÇER,
Mrs.Grose rolünü Elif T. TEKIŞIK,
Miles rolünü Ali AYAZ,

Flora rolünü Sevim ZERENAOĞLU canlandırıyor.

2 Haziran 2017 Cuma

Genç Karl Marks (Le jeune Karl Marx)

Genç Karl Marks (Le jeune Karl Marx)


1844 yılında havanın ağır, kasvetli olduğu zaman diliminde Prusya İmparatorluğu içinde yer alan Köln şehrinde bir gazete bürosunda (Die Neue Rheinische Zeitung) gazete çalışanları tartışma halindedir. Bu tartışma aslında bir kişinin yol haritasını daha net ve somut ifade etme yol ayrımıdır.

Dışarında polis gazete bürosuna baskın yapmak için hazırlık yapmaktadır. İçeride hararetli bir tartışma söz konusudur. Marks gazetenin politikasını eleştirirken Hegel’ci bakışın gazetenin sayfalarına hakim olduğunu belirtmektedir. İdealist bakış açısı var olan düzenin devam ettirmek anlamına geldiğini ama materyalist ve diyalektik bakış açısı içinde değiştirmek olduğunu vurgulamaktadır.

Değişim kaçınılmazdır ve bunu yeni oluşmuş olan işçi sınıfı yapacaktır.

Ormanda sahipsiz ağaç parçalarını (dallarını) toplayan köylü ve emekçilere her yerin sahibi olduğunu iddia eden güç sahipleri adına yasa dışı dalları almak yani çalmak suçundan eziyet etmektedir. Bu yaşanan somut durumun somut tahlili Marks’ın yeni yol haritasını da biçimlendirmektedir. Değiştirmesi gereken bir durum söz konusudur, var olanı artık iyileştirecek her hangi bir yorum güç sahipleri lehine çalışmak anlamındadır…

Polis baskını gazetenin kapanması anlamına gelmektedir. Her biri bu durumu bilmektedir ve bundan sonra ne yapacaklarını konuşmaktalar… Marks artık yeni bir kapı açmak adına büronun kapısını açacak ve teslim olacaktır. Gazetenin sahibi de tutuklanır ve karakola giderken yeni rotlarını da birbirine açıklarlar, daha cesur bir gazete çıkarmaktır tutuklanmaya cevap. Ama sürgüne gönderililer birlikte… Paris sürgün yeridir onların ve kavgalarını oradan sürdüreceklerdir. Gazete çıkar. Marks geçimini gazetelere yazdığı yazılardan sağlanmaktadır… Fakirdir ve evlidir. İkinci çocuğunun haberini almadan önce gazete bürosunda Engels ile karşılaşır ve ilk temas değildir, daha önce Berlin’de karşılaşmışlar ama birbirlerine uzak durmuşlar.. Şimdi birbirlerini uzaktan da olsa daha iyi tanımaktalar, çünkü her iki tarafta birbirinin yazdıklarını okumuş ve ilgi ile karşılamıştır. Marks’ın teorisine cevap aslında Engels’in İngiltere’de işçi sınıfı üzerine yazmış olduğu kitap kapatmaktadır… Engels’in teori açığını da Marks karşılamaktadır… İki ayrı dünya, biri burjuva yaşamın içinden gelmiş ve hala babasının burjuva kültürü içinde yaşadığı birden fazla şehirde fabrika sahibi bir kapitalist. Engels babasının yanında çalışmaktadır. Sanayi devrimin değiştirdiği İngiltere Manchester şehrinde işçilerin durumunu gözlemlemiş, araştırmış ve “İngiltere'de Emekçi Sınıfların Durumu” adlı kitapta toplamıştır.
Engels doğal gözlemi güçlü ve rahatlıkla ilişki kurabilen biridir. Babasının fabrikasında çalışanların nasıl bir arada olamadıkları, haklı olsalar da haklarını ekmek kaygısı yüzünden sessizce kabul ettiklerini gözlemlemiş ve bir gün fabrikada yaşanan işçi cinayeti sonrası İrlandalı bir işçinin (Mary Burns) itirazına şahitlik etmiş ve dik duruşu ona ilgisini çekmiştir. İşten ayrılan İrlandalı işçi kadını izler ve onların toplu bulunduğu kahveye gitmiştir. Bu takip onda Marks ile yolculuğuna ilk adımıdır aslında... Bilmeden iki Alman vatandaşı başka coğrafyalarda tercihleri yolarlını kesiştirecektir…

İki insan biri sürgün Paris sokaklarındadır… Ortak imza kullanacakları bir çalışmanın da ilk adımdır. Paris o zaman diliminde anarşistler, sosyalistlerin da tartışma ve propaganda alanıdır… sokaklar bir şenlik havasındadır, işçiler kendilerine açılan kapılara ilgilidir. İzlemekte ve tartışmalara taraf olmaktadır…

Mark bir sokak etkinliğinde Proudhon ile tanışır… Onun soyut kavramlarına somut sorular sorarak ilgisini çeker be kısa sürede “samimi” bir iletişim içinde olurlar…

Karl Marx, görüşlerinin biçimlendiği 1844'lü yıllardan başlayarak materyalistti ve yaşamının sonuna kadar felsefeyi bilimsel temelleri üzerine oturtma mücadelesi verdi, oturttu ve geliştirdi. Bu görüşlerini Paris’te karşılaştığı Proudhon ile tartışması, görüşlerinin aynı zamanda test edilmesi anlamındadır ve belirleyici olacaktır…

Proudhon eleştirisi “Eleştirel Eleştirinin Eleştirisi” olarak ilk anda düşünülse de daha sonra Mark tarafından “Kutsal Aile” olarak yayınlanacaktır. Elbette bu eleştirel tutuma giden yol Mark ve Engels’in İngiltere merkezli uluslar arası işçi örgütü içinde çalışmasıdır. Üyelikleri için kendilerine referans olarak gösterdikleri Lyon’da örgütlü olan Proudhon’u bu örgütlü yapı içine davet etmeleri gerekmektedir… Fakat Belçika’da yapılan bir toplantı sırasında Proudhon katılamayacağını belirtir ve en son çıkan kitabını hediye eder. Kutsal Aile bu karşılaşmanın sonucunda ortaya çıkar, bir anlamda bir kopuşu da temsil eder… Marks ve Engels artık örgütçü yönlerini ortaya çıkarır. Marks, bugüne kadar filozofların dünyayı yalnızca farklı biçimlerde yorumladıklarını, artık dünyanın değiştirilmesi gerektiğini belirtir.

Londra’da yapılan örgütün ikinci kongresinde Engels salona hakim bir konuşma yaparak örgütün adının Komünist Birliği olduğunu ilen eder. İlan etmek ile kalmaz Manifesto yazımı işini de Marks, Engels ve Marks’ın eşi Jenny Marx üstelenmiştir. Merkez komite gibidir Mark’ın evi… Engels’in eşi (hayat arkadaşı) Mary Burns evlilik kurumuna karşı keskin ve radikal eleştirisi filmin odak noktalarından biridir.

Bütün insanlar kardeş değildir; bütün işçiler kardeştir ve burjuvaziye karşı birleşmelidir…

“Komünistlerin, tüm proletaryanın çıkarlarından ayrı bir çıkarları yoktur… Komünizme özgü olan, bütünüyle mülkiyetin kaldırılması değil, burjuva mülkiyetinin kaldırılmasıdır… Komünizm, kimsenin toplumsal ürünleri mülk edinme gücünü elinden almıyor, yalnızca o mülkiyet yoluyla başkasının emeğini boyunduruğa sokma gücünü alıyor… İşçilerin vatanı yoktur. Zaten onların olmayan bir şeyin, alınması da mümkün değil. Bir bireyin bir başka bireyi sömürmesi ortadan kalktığı ölçüde, bir ulusun da ötekini sömürmesi ortadan kalkacaktır... Komünistler, görüş ve niyetlerini gizlemeyi reddederler. Amaçlarına ancak bugüne kadarki tüm toplumsal düzenin zorla yıkılmasıyla ulaşabileceklerini açıkça bildirirler. Varsın egemen sınıflar bir komünist devrim ürküntüsüyle tir tir titresinler. Proleterlerin, zincirlerinden başka kaybedecek şeyleri yok. Bir dünya var kazanacakları.

Bütün ülkelerin proleterleri, birleşin!”

Marks’ın ve Engels’in 1844-1848 yılları arasındaki hayatını konu eden film kendi içinde kurgusu ile bana göre başarılı bir çalışmadır. Her ne kadar kurgu içinde gerçeklikten kopan yazım olmuş olsa da o da son yıllarda sinemada popüler olan çok dilli bir görselin uzanımı gibidir. Çok dili kült olacak filmlerden birisi olmaya adaydır. Sahnelerin geçişleri, görüntü ve kamera hareketleri, arka görüntülerin çok tizi bir çalışma ile oyunun akışı içinde sunulması, özellikle ışık ve çevre seçimi yönetmenin ne kadar titiz çalıştığını gösteriyor. Elbette oyuncular filme doğallık katmış olsalar da çok kısa sürede çekilen bu filmde yüz ifadeleri ve sakal uzaması gibi olgular göz ardı edilmiş. Dört sene insanı yıpratan bir süreçtir ama filmde o yıpranmayı göremiyoruz. Marks sürgün hayatı ve sürekli yer değiştirmesi, gelen her yeni çocuk ve sorumluluk onun omuzunda ki yükü ağırlaştırmasını pek hissedemiyoruz. Marks’ın çocukları ile ilişkisi de film içinde yoktur… sanki ideal bir yaşam yaşıyorlar ve her şey onlara hizmetine sunulmuş kırımız halı üzerinde yürür gibiler… Engels’in “hayat arkadaşı” ile ilişkisi farklı bir boyutta olmasına rağmen radikal düşünce yapısı ve hayat tercihi Engels üzerine etkisi yokmuş gibi sunulmuş…

Film her şeye rağmen izlenmesi gereken, içinde ince ince sunduğu ironiyi ve kara mizahı seyirciye yediren bir film… Emeği geçenlerin emeklerine sağlık, önemli bir açığı sanki kapatmışlar gibi… Marks ve Engels’in hayatını belirleyen ortamın (çevrenin) kronolojik olmasa da seçkin de olsa sunulması önemli diye düşünüyorum… Masasının başında oturmuş ve kitap yazan filozoflar olmadığını ve işçiler arasında işçilerin önünde konuşan bir filozofların çağından bahsediyoruz…  Film onu göstermiş olması en azından evinden, masasından devrim yapma hayal kuranlara inceden bir mesaj vermiştir diye düşünüyorum. Başkalarının çocukları üzerinden hayatı planlayanlar öncelikle kendi ve en yakınları üzerinden hayatlarını değiştirsinler… Bunu bile söylemesi önemlidir…

İsmail Cem Özkan



Genç Karl Marx..
Yönetmen: Raoul Peck
Yapımcı: Nicolas Blanc, Rémi Grellety, Robert Guédiguian, Raoul Peck
Senarist: Pascal Bonitzer, Raoul Peck
Oyuncular: August Diehl, Stefan Konarske, Vicky Krieps, Olivier Gourmet, Hannah Steele
Müzik: Alexei Aigui
Görüntü yönetmeni: Kolja Brandt
Sanat yönetmeni: Merlin Ortner
Kurgu: Frédérique Broos