Galata Gazete


29 Ocak 2026 Perşembe

Köleler, Efendiler ve Bitmeyen Magazin

Köleler, Efendiler ve Bitmeyen Magazin

Ülkemin insanı sessizdir; konuşmaktan korkar ama dedikoduya bayılır. Bu yüzden ülkede magazin her şeydir; her olaya magazin penceresinden bakılır. Ölüm de magazindir, cinayet de… Ama tarihte hiç değişmeyen en büyük magazin konusu sağlıktır. Sağlık üzerine kulaktan dolma, sansasyonel bilgiler paylaşılır; sonuç ise hep aynıdır: şifa bulmayı umanların ölümü, sakat kalmaları ya da yaşamaları gereken ömrün erken bitmesi. Magazin sorunları çözmez; aksine ölümü ve çürümeyi hızlandırır.

Magazin yalnızca bir medya türü değildir; sorumluluktan kaçmanın estetik hâlidir. İnsanlar konuşmak istemez, çünkü konuşmak bedel ister. Taraf olmayı, risk almayı, sonuçlarına katlanmayı gerektirir. Magazin ise bedelsizdir: risk yoktur, taraf yoktur, sonuç yoktur. Bu yüzden en iyi köle ruhuyla anlaşır. Konuşulamayan gerçeklerin üzeri, küçük hikâyelerle örtülür; toplum kendi suskunluğunu eğlence sanır.

Sessizlik dedikoduyu doğurur, özgürlük eksikliği köleliği. Köleler sessizce konuşur; efendilerin kahramanlıklarını, güçlerini ve kudretlerini abartarak anlatır. Efendiler güçlü olduğu sürece susulur, yıkıldıklarında ise onların nasıl kâğıttan kaplan oldukları anlatılmaya başlanır. O zaman da kendi köleliklerine hayıflanılır; ama yine de sorumluluk üstlenilmez. Çünkü köle, efendiden önce özgürlükten korkar.

Bu yüzden hep bir kurtarıcı beklenir. Devrimciler bu beklentinin ürünüdür; fakat iktidarı gerçekten alacakları kesinleşene kadar onlardan uzak durulur. Buna rağmen sağlayacakları özgürlüğe muhtaç yaşanır. Beklemek, itiraz etmekten daha güvenlidir; umut etmek, sorumluluk almaktan daha kolaydır.

Her devrim eski efendiyi yok eder, yeni bir efendi doğurur. Yeni efendinin özgürlük sunması için halkın özgürlüğe sahip çıkması gerekir; ancak köle ruhlu, yoksul insanlar özgürlüğü savunmak yerine güç sahiplerini daha da büyütür ve onları otokrat hâline getirir. Böylece zincirler kırılmaz; sadece el değiştirir.

Bu döngü kırılmadıkça ne magazin susar ne dedikodu biter ne de efendiler eksik olur. Sessiz kalan, sorumluluğu başkasına devreden, özgürlüğü talep etmek yerine bekleyen toplumlar kendi zincirlerini kendileri üretir. Kurtarıcı beklemek köleliği sona erdirmez; onu kalıcı hâle getirir. Gerçek özgürlük devrimle değil, bilinçle başlar. Konuşmaktan korkmayan, bilgiyi magazinden ayıran, gücü kutsamak yerine sorgulayan bir halk olmadan her değişim yalnızca efendi değişimidir. Bu topraklarda ihtiyaç olan şey yeni kahramanlar değil, özgürlüğün yükünü taşımayı göze alan insanlardır.

İsmail Cem Özkan

28 Ocak 2026 Çarşamba

Hatırlamak Bir Sorumluluktur

Hatırlamak Bir Sorumluluktur

Devrimci siyasi hareketleri emekleri ve hayatlarıyla yükseltenler ne yazık ki artık aramızda değiller. Onlar, yalnızca bir davaya inandıkları için değil, o davayı yaşadıkları ve bedelini ödedikleri için devrim yolunda düştüler. Anıları bugün hâlâ yanımızda; fakat bu anılar yalnızca saygıyla anılacak bir geçmiş değil, aynı zamanda bugüne dair bir sorumluluk çağrısıdır.

Tarihin her döneminde devrimci hareketler yenilgilerle, baskılarla ve geri çekilmelerle yüz yüze gelmiştir. Bu durum bir istisna değil, devrimci mücadelenin yapısal gerçekliğidir. Asıl belirleyici olan, bu kırılma anlarında nasıl bir siyasal tutum alındığıdır. Çünkü yenilgi, her zaman bir son değil; kimi zaman bir yüzleşme, kimi zaman da yeniden kuruluş imkânıdır.

Bugün ise o hareketleri yükseltenlerin yanında, hâlâ söz, yetki ve karar süreçlerinde bulunan; fakat geçmişle yüzleşmek yerine sanki hiçbir şey olmamış gibi yoluna devam eden bir kesim de vardır. Geçmişte de bugün de etkili konumlarda bulunan bu anlayış, devrimci mücadeleyi “yenilgiden” sonra daha ileri taşımak yerine, elde kalanla yetinmeyi ve var olanı korumayı siyaset hâline getirmiştir. Bu tutum çoğu zaman “gerçekçilik” ya da “koşulların zorunluluğu” olarak meşrulaştırılmaya çalışılmaktadır.

Oysa zorluklar, baskılar ve kayıplar devrimci siyasetin bahanesi değil, sınavıdır. Mücadeleyi büyütmek yerine daraltmak, yüzleşmek yerine suskunluğu tercih etmek; kolektif hafıza yerine seçici bir unutmayı kurumsallaştırmak zorunluluk değil, bilinçli bir tercihtir. Bu tercih, devrimci mirası yaşayan bir mücadele hattı olmaktan çıkarıp, güvenli bir hatıra alanına hapsetmektedir.

Bugün sıkça dile getirilen “katılalım, büyüyelim” çağrılarının, aynı anda sürdürülen “küçük olsun, bizim olsun” pratiğiyle çelişmesi de bu yüzden şaşırtıcı değildir. Büyüme, yalnızca niceliksel bir çağrı değildir; siyasal cesaret, etik tutarlılık ve tarihsel sorumluluk gerektirir. Geçmişin yüküyle yüzleşmeden yapılan büyüme çağrıları, inandırıcılığını daha baştan yitirir.

Daha da önemlisi, geçmişte birlikte yol alınanların bugün dışlanması, sorumluluğun başkalarına yıkılması ve yaşanan çöküşlerin tek taraflı anlatılarla açıklanmasıdır. Eleştiriye yöneltilen “bölücülük” suçlaması, bu noktada gerçeği tersine çevirir. Birliği zedeleyen eleştiri değil; eleştiriden kaçan, hesap vermekten imtina eden ve farklı sesleri tasfiye eden anlayıştır. Gerçek birlik, suskunlukla değil; açıklıkla, yüzleşmeyle ve ortak sorumlulukla kurulabilir.

Bu nedenle dile getirilen eleştiriler kişisel değil politiktir; yıkıcı değil kurucudur. Amaç geçmişi yargılamak ya da bugünü küçültmek değil, devrimci iddiayı yeniden ayağa kaldırmaktır. Bedel ödeyenlerin hatırasına sadakat, onları yalnızca anmakla değil; cesaretlerini, tutarlılıklarını ve yüzleşme iradelerini bugüne taşımakla mümkündür.

Hatırlamak, bu yüzden bir nostalji değil; tarihsel ve siyasal bir sorumluluktur.

İsmail Cem Özkan

26 Ocak 2026 Pazartesi

Geçmiş daima konuşur…

Geçmiş daima konuşur…

Tanrı’nın öyküsü yazıldığında her zaman bir öykü tadı vardır; öykünün masal hâlidir. Biri Tanrı’dan bahsettiğinde o masalın tadı zihinlerde kalır, öykünün ince dokunuşları ders olarak insana sunulur… Metafiziğin yasasında materyalistin öykünün bir karşılığı yoktur. Bundan dolayıdır ki masallar, gerçekliğin sadece bir tarafını taşırken, en önemlisi yaratılmış gerçekliği gerçek gibi sürer. Okuyan da bilir: O yaratılmıştır, tıpkı insanın yaratılması gibi. İnsanın yaratıldığına inanan elbette yaratılan gerçeklere de inanacaktır…

Her bir söz kutsal değildir ama her kutsal metin bir kelam ile başlar. Söz vardı, yazı daha sonra oluştu; yazı Sina Dağı’nda ellere verildi ama o da ihanet karşısında parçalandı, yok oldu. Parçalara bölünmüş her kelimeden başka bir öykü doğdu. Ondandır ki kutsal metinler bin yıllar boyunca yeniden yeniden yaratılır ve yorumlanır. Her yorum yeniden bir yaratımdır.

Tanrı, 2026 yılı öncesinde insanlarla daha sıkı fıkıymış; hatta onlardan bir çocuk bile yapmış. Ondan sonra insanlarla olan muhabbetini azaltmış; bazı inançlara göre en son kitabı indirdikten sonra insanları baş başa bırakmış. Bugünlerde büyük çoğunluk hep bir kurtarıcı bekler olmuş; hatta yüksek dağlara bakıp, sular geldiğinde orada yaşamak için çoban çadırlarına göz atar olmuşlar.

Bazı insanlar kendilerini peygamber ilan eder olmuş; beyazlar giyinip her İsa’nın doğum gününde müritleriyle pasta kesip kutlama yapar olmuşlar. Tanrı “öldü” demiş biri; öteki ise hayır demiş:
“Yaşıyor, çünkü her nefes Tanrı’nındır!”

Meryem hamile kaldığında kaç yaşındaydı? Tanrı da çocuk gelinlerden mi hoşlanıyordu? Çocukların evliliği o toplumda normaldi de neden Tanrı, insanlara örnek olup kız çocuklarının büyümesini beklemedi? Neden bu aceleydi? Meryem hamile kalınca başına olmadık şeyler gelir, babasını kaybeder; Tanrı neden bir babanın sağ kalmasını istemez, onu kollayıp korumaz? Sonuçta babası Meryem’i kollayacak, koruyacaktı. Bu kadar acılı hikâyeyi onların kader çizgisine neden yazdı?

Tüm topluma ilan edilmiş bir Mesih vardır ama Mesih’i taşıyan anneye doğum için bir ev bile bulunmaz!

Sonuçta Tanrı artık insanlarla sıkı fıkı bir ilişki içinde değildir; gelip konuşmaz olmuştur; ne Sina Dağı’nda ne de eteklerinde yaşanan insanlık dramına bakarak. Evleri yıkılan, ocaklarındaki ateşi sönenlerin çadırını üstelik sel basmıştır. Bu durumda o seli, o çadırda yaşayanları nasıl görmeli? Kurban mı; seçilmiş ama Tanrı’nın isteklerini yapmadıkları için mi cezalandırılmışlar? Sonuçta zalim de mazlum da Tanrı’nın çocuklarıdır ve her ikisinin kitabı da aynı kökten, farklı cümlelerle oluşmuştur.

Tanrı neden kadınlar arasında kutsanan bir kadından yeni bir çocuk yapmaz? O çocuk gelse—gerçi şimdi çarmıh yok—ama bir şekilde sembolünü bulsa ve içindeki ihanet eden tarafından ölüme gönderilse; hayır, sonra onun dinini kursa ve sonsuza kadar ölüme gönderdiğini kutsal diyerek inananlara anlatsa…

2026 yılı öncesi, bugünkü zalimden daha hafif mi zalimler, yoksa daha mı fazla zulmederler mazlumlara? Daha fazla kan döküldüğü kesin; çünkü savaş denen çılgınlık teknolojiktir ve ölüm kusma gücü bir oktan, bir bıçaktan, bir kılıçtan çok daha fazladır.

Her şey gelip geçicidir; sonuçta insan başlangıca dönecektir. Kovulduğu yere tekrar alacak mı Tanrı? Şeytanla anlaşıp o cenneti insanlara sunacak mı?

Metafizik elbette masallar doğuracaktır; çünkü masallar gerçeği, metaforlarla üzerini örterek görünmez kılar. Romantizm, bir çocuğu anne; doğan çocuğu bir kurtarıcı yapacak ve en yakınında ona ihanet edeni azizleştirecektir. Her şey bir masalla mı başladı, yoksa bir ışığın içinde masalları mı taşır; gerçeklerden ayrı olarak?

İsmail Cem Özkan

 

22 Ocak 2026 Perşembe

Bu ülke sadece parası olanların mı?

Bu ülke sadece parası olanların mı?

Bu ülkede Kürt düşmanlığı birden yükseliyor; sonra sanki hiç yaşanmamış gibi bir anda Kürt dostluğuna dönüşüyor. Ardından, işine gelmeyince yeniden başlıyor.

Bu iniş çıkışlar tesadüf değil. Her seferinde aynı sahne kuruluyor: Balkonlara ve pencerelere asılan bayraklar. Sosyal medyada milliyetçilik dalgalanıyor.

Bir anda yurtsever, vatansever olunuyor. Kürtler vatan haini ilan edilirken aslında yalnızca Kürtler değil; “öteki” olarak görülen herkes hedef hâline geliyor. Düşmanlık bayrakla kutsallaştırılıyor, sorgulamak ihanetle eş tutuluyor.

Vatanını çok sevdiğini söyleyenlere sormak gerekiyor: Aynı vatanın içinde yaşayan emekliye hakkını vermeyenlere ne denir?

Bir gün “bayrak indirme” hikâyeleriyle insanları Kürt düşmanlığına sürükleyenler, ertesi gün “çok ileri gittik” diyerek dostluk masalları anlatıyor. Düşmanlık da barış da bu siyaset için sadece birer araç.

Bu dilin farkında olmadan tetikçisi olan bir kitle yaratılıyor.

Tetikçiler postal giyiyor, “vatanı savunuyor”, gidip ölüyor. Ama vatanın nimetlerinden yararlananlar değişmiyor: Her zaman küçük bir ayrıcalıklı kesim.

İnsanlar öldürülüyor, insanlar öldürüyor ve sonra geriye şu soru kalıyor: Biz kimiz?

Bu topraklarda Lazlar var, Çerkesler var, Arnavutlar, Abhazlar, Gürcüler, Hemşinliler var. Farklı diller, kültürler, kimlikler var. Bunları yok sayarak kurulan her “tek millet” söylemi, yeni düşmanlıkların zeminini hazırlıyor.

Bugün Kürt düşmanlığı biter; yarın başka bir halk, başka bir kimlik hedef olur. Bu ülkede siyaseten düşman ilan edilecek o kadar çok farklılık var ki… Düşmanlık sürdükçe herkes biraz daha asimile ediliyor, biraz daha kendini inkâr etmeye zorlanıyor.

“Aslını inkâr eden benden değildir.”

Evet, değildir.

Balkonuna, penceresine, dükkânına bayrak asarak düşmanlığını ilan edenler şunu bilmelidir: Nefret söylemi faşizmin tabandaki en güçlü ayağıdır. Katliamlara gözünü kapatıp “her şey vatan” diyerek meşrulaştıranlar, bu düzenin suç ortağı hâline gelir.

Halklar arasında düşmanlık olduğu sürece bu ülkede ne barış olur ne huzur. Barış ve huzur olmadığında bedeli hep aynı insanlar öder: Daha da yoksullaşanlar, daha da çaresizleşenler.

Aç bir insanın vatanseverliği bir kurşun gibidir:

Ya öldürür ya da öldürürken ölür.

Bayrak sallarken kim olduğumuzu unutmamak gerekir. Bayrak bazen bir selamdır, bazen bir örtüdür. Tarikat şeyhi de pencereden müridini selamlarken bayrak asar; çünkü o selamın maddi bir karşılığı vardır.

Her bayrak sallayan vatansever değildir.

Her sallanan bayrak da masum değildir.

Bu ülkede dağda taşta, her yerde bayrak sallanıyorsa, bu ya bir şeylerin üstünün örtüldüğünü ya da yönetenlerin kendi vatandaşına güvenmediğini gösterir. Biz hangi ülkede yaşadığımızı direklere asılan bayraklara bakarak anlamak zorunda değiliz.

Bu ülke; eşit yurttaşlıkla, bir arada yaşamayla, halklarıyla vardır.

Nefret söyleminin suç sayıldığı, düşmanlığın normalleşmediği bir ülke hayal değildir. Bu, bize dayatılan siyasi düşmanlıkları reddetmekle başlar.

Bu ülkeyi bir çiçek bahçesine çevirmek elimizdedir.

Hangi ülkede yaşadığımızı bayrakların gölgesinde değil, birbirimizin yüzüne bakarak anlayabiliriz.

Bu ülke bizim.

İsmail Cem Özkan

Postallar Ortadan Kalkmadıkça Zulüm Devam Eder

Postallar Ortadan Kalkmadıkça Zulüm Devam Eder

İkinci Dünya Savaşı yıllarında İstanbul, Alman postalları altında ezilmemişti; fakat Alman siyasetinin ve savaşın sert rüzgârının ağırlığını iliklerine kadar hissediyordu. Fakirlik sokakları kuşatmıştı. Ekmeğin karneyle satıldığı, doğru dürüst bir yemeğin hayal olduğu günlerde, küçük bir azınlık Alman propagandası yapmanın karşılığında lüks içinde yaşıyordu. Sokaklarda gaz lambaları yanmazken, onların evlerini ampuller aydınlatıyordu.

Devletin merkezi Ankara’ydı; ama İstanbul görünmez bir merkez olmayı sürdürüyordu. Karartma gecelerinin hüküm sürdüğü o karanlık zamanlarda, karanlıktan para kazananlar vardı. Hayatlarını kurtarmak için son sığınaklara gizlenmiş Yahudilerin korularına, kanlı harflerle Alman ideolojisini yücelten yazılar yazılıyordu. Korkuyu büyüten her harf, ezilmişlerin omzundaki yükü biraz daha ağırlaştırıyordu.

Ulus-devlet ideolojisi, Osmanlı’dan devralınan süreci kesintisiz biçimde devam ettiriyordu. Ari ırk adına getirilen yasaklar, el konulan mülkler ve servetler yeni ellere geçiyor; bu yeni sahipler, sermaye üzerine inşa edilen devletin nimetlerinden faydalanıyordu. Savaş, romantize edilen kızıllığın ve kanlı manzaraların ardında, aslında sermayenin el değiştirmesinden ya da belirli ellerde toplanmasından başka bir anlam taşımıyordu.

Postalların egemen olduğu her yerde direniş yeraltında filizlenir. Özgürlüğün neredeyse yok edildiği koşullarda bile, yeraltı örgütlenmeleri özgürlüğün nüvelerini içinde taşır. Dışarıdan bakıldığında kuralları katı ve kırılmaz görünür; ama özünde arzulanan tek şey özgürlüktür. Özgürlük, nüveleşmeden, kardelen gibi toplumun yüzüne çıkamaz.

Postalların hüküm sürdüğü yerde, postalı kimin giydiğinin önemi yoktur. Postal, gücün zayıfı ezdiği, köleleştirdiği bir zamanı temsil eder. O düzenin yarattığı suç kavramında, kimin kim olduğu belirleyici değildir. Güç “suçlusun” dediğinde suçlusundur; ister işkencede bunu kanıtlasınlar, ister mahkeme salonunda önceden verilmiş kararı yüzüne okusunlar.

Her postal dönemi karanlıktır. Postalı kimin giydiği değil, postalın kendisi belirleyicidir. Çünkü postal, içine aldığı ayakları dönüştürür; geriye yalnızca emir alanlar ve emir verenlerin keskin cümleleri kalır. Onlar için ak karadır, kara daima karadır. Tartışılmaz, sorgulanmaz. Postal zamanlarında tek bir doğru vardır: Güçlünün ağzından çıkan her söz, tanrısal bir hüküm gibi algılanır ve ona biat edilir.

Dünyaya eşkıyalar hükmeder mi? Zaman zaman ederler; ama bu uzun sürmez. Çünkü eşkıya da postal giyer ve giydiği postal kısa sürede aklına hükmeder. Postal kafalıların ömrü, uzatılmak istense bile kısadır. Özgürlük ise direnişle, yerin altından yerin üstüne doğru yayılır.

Yeraltında örgütlenen direniş, toplumun çaresizlik içindeki sessizliğinden bir anda patlayarak doğar ve eninde sonunda postallı ayakları postalsız bırakır. Ancak postalları yok edenler, boşluğu doldurmak için yeniden postal giyerse, kısır bir döngü başlar: Güç el değiştirir, ama sistem yerinde kalır.

İsmail Cem Özkan

19 Ocak 2026 Pazartesi

Eşit Yurttaşlık Olmadan Devlet Olur mu?

Eşit Yurttaşlık Olmadan Devlet Olur mu?

Suriye’deki son gelişmeler, ılımlaştırılmış bir İslam devleti biçiminde yeni bir Arap devletinin inşa edildiğini göstermektedir. Bu düzende Kürtlerin elde ettiği kazanımlar, büyük ölçüde vatandaşlık numarası verilmesi ve Kürtçenin seçmeli ders olarak okutulmasıyla sınırlı kalmıştır. Ancak bu haklardan yalnızca Kürtler değil, bölgede yaşayan Türkler de yararlanacaktır. Peki ya diğer azınlıklar? Suriye çöllerine sürülmüş, tüm yok etme politikalarına rağmen yaşam mücadelesini kazanmış Ermeniler ve Süryaniler bu yeni denklemde kendilerine bir yer bulamamıştır.

Suriye’nin kaderinde belirleyici olan başlıca güçlerden biri İran’dır. İran’da mollaların daha sınırlı bir çizgiye çekilmesi ve İsrail’le varılan uzlaşmalar sonucunda rejim, kendi iktidarını ve imtiyazlarını koruyarak yoluna devam etmiştir. Tüm inatlaşmalara ve direnişlere rağmen, son ayaklanmaların ve kamuoyunda “12 gün savaşları” olarak anılan sürecin etkisiyle emperyalist güçlerin taleplerine daha uyumlu, ılımlaştırılmış bir İslam devleti kimliğine bürünmüş ama resmen henüz mollalar kabul etmemiş görünüyor. Bu süreçte İran’da baş gösteren ayaklanmaların yarattığı devrim beklentisi başka bir bahara ertelenmiştir. Çünkü yeni bir devlet, yeni sorunlar demektir; hasta ve bakıma muhtaç rejimler ise her zaman emperyalist devletlerin işine gelir.

Bu süreçle birlikte bölgede, radikal uçları törpülenmiş ve denetlenebilir İslam devletleri ortaya çıkmıştır. Taliban’ın Pakistan açısından bir tehdit olmaktan çıkarılması, yayılmacı örgütlerin kontrol altına alınması ve IŞİD başta olmak üzere cihatçı yapıların lider kadrolarının emperyalist devletlere teslim edilmesi bu politikanın somut örnekleridir. Sonuç olarak, emperyalist güçlerin denetiminde, halklara gerçek anlamda özgürlük tanımayan ılımlaştırılmış İslam devletleri inşa edilmiştir.

Suriye topraklarında yaşayan Aleviler de bu tablonun önemli bir parçasıdır. Tüm katliamlara rağmen varlıklarını korumayı başarmışlardır. Yeniden kurgulanan Arap İslam devleti içerisinde Aleviler, varlıklarını kendi yaşam alanları içinde korumaya devam edeceklerdir; ancak bu durum, inançlarının özgünlüğünün fiilen inkârı anlamına gelmektedir.

Türkiye ise bu ılımlaştırılmış İslam ülkeleri arasında en çağdaş görünümlü; en azından biçimsel olarak kadın haklarının var olduğu bir ülke konumundadır. Türkiye’nin çevresindeki İslam ülkelerine benzememesi için Alevilerin haklarının, uluslararası hukukun kabul ettiği düzeyde güvence altına alınması hayati önemdedir. Çünkü Aleviler, Türkiye’nin sahip olduğu çağdaş görünümün görünmez ama en sağlam dayanaklarından biridir. Bu haklar, Cumhuriyet’in kuruluşundan bu yana izlenen politikalarla yok sayılmaya devam edilirse, Türkiye’nin de benzer bir kaderle karşılaşması ihtimali göz ardı edilemez.

Ötekileştirilen Alevilerin hakları, Diyanet İşleri Başkanlığı kadar güçlü; devlet ve hukuk düzleminde işlevsel bir Alevi kurumunun oluşturulmasından geçmektedir. Sünni inancıyla eşit haklara sahip, anayasal güvenceye kavuşmuş bir yapılanmanın tesis edilmesi zorunludur. Aksi hâlde Alevi inancının siyasi irade tarafından İslam şemsiyesi altında bir mezhep olarak tanımlanması, Türkiye’yi ilerleyen yıllarda büyük olasılıkla Suriye benzeri bir sürece sürükleyecektir. Tarih, eşit yurttaşlık üretemeyen devletlerin kriz anlarında çözüldüğünü defalarca göstermiştir.

Elbette siyasette bugün olanın yarın tersine dönme ihtimali vardır; ancak emperyalist güçler tarafından masa başında çizilen sınırlarla kurulan devletlerin kaderi kısa sürede değişmemektedir. Halklara rağmen oluşturulan suni sınırlar ve bu sınırlar içinde yaşanan katliamlar, yer yer soykırıma varan boyutlarda sürmektedir.

Ortadoğu’da bir Kürt devletinin oluşumu her zaman ihtimal dâhilindedir. Ancak bugünkü koşullarda bu durum, büyük ölçüde emperyalist devletler arasındaki çıkar çatışmalarına bağlı görünmektedir. Kürtlerin mücadelesi, insanlık tarihine öğretici bir deneyim olarak geçmiştir ve bu mücadele hâlen sürmektedir. Yoktan var oluşları, dünya kamuoyu nezdinde görünür hâle gelmeleri ve uluslararası dayanışmanın bir parçası olmaları son derece değerlidir. Elde ettikleri kazanımlar sayesinde artık yok sayılmaları mümkün değildir. Bu mücadele, geçmişten bugüne insanlık tarihine altın harflerle yazılmıştır ve yazılmaya devam etmektedir.

İsmail Cem Özkan

 

12 Ocak 2026 Pazartesi

İdam Sehpalarının Gölgesinde İran

İdam Sehpalarının Gölgesinde İran

İran, yeni bir değişim ya da kırılma safhasındadır. 1979 yılından bugüne mollaların esareti altında olan ülkede sadece acı, işkence, sömürü ve idam vardır… Bir de kadınların peşinden koşan; “saç kılı görünmesin, şöyle örtünsün” diyerek tek tip kadın yaratma mücadelesi…

İran, siyasi İslam’ın propaganda eşliğinde iktidara taşınmasına; 1979’da Şah rejiminin yıkılmasında komünistlerin ve mollaların ortak mücadelesine; ardından ise birlikte mücadele ettikleri komünistlerin, inşaat araçları yollara dizilerek birer idam sehpasına dönüştürülmesiyle boğazlanmasına şahitlik etti… Sonuçta mollaları iktidara taşıyanlar, Şah rejiminden memnun olmayan emperyalist güçlerdi. Onların bilgisi ve denetimi altında Paris’ten gelen Ayetullah Humeyni’nin iktidara el koyması ve iktidarını sağlamlaştırmak için Irak’la savaşa girmesi, mutlak gücünü toplumun her katmanına yaymasının önünü açtı. Humeyni’nin cenaze töreninde tabutu parçalandı; anı olarak cesedinden ve onu örten örtüden parçalar koparıldı… Sapkın inanç, böyle bir toplumu yarattı!

“Devrim Muhafızları”, kuruluşundan itibaren güvenlik gerekçesiyle devlet içinde ayrı bir devlet olarak konumlandı. İran’a biçilen rol çerçevesinde, Yeşil Kuşak Projesi kapsamında ılımlı ve radikal İslam’ın yayılması için petrolden elde edilen kaynaklar kullanıldı… Bu Yeşil Kuşak dalgasının yalnızca Lübnan’la sınırlı kaldığı sanılır; oysa Afrika’nın içlerine kadar uzanan bir radikal İslam güçlenmesi ve doğu komşusu Afganistan’ın kaderinin köklü biçimde değişmesi anlamına gelmiştir. Elbette Pakistan da bu sürecin dışında değildir…

Ülkemizdeki yansıması ise 12 Eylül sonrasında, daha çıplak biçimde görülen laik aydınların katledilmesi ve bugünkü iktidarın ideolojik zeminlerinin döşenmesi olmuştur. Şii maddi kaynaklı olmamakla birlikte, Suudi sermayesi destekli ılımlı İslam çizgisi Türkiye’de iktidara yürütülmüştür…

Yeşil Kuşak açık bir emperyalist projedir.

Bu projenin sahipleri görünürde İran’la düşmanlık içindedir; fakat arka kapıdan her türlü ticaret yapılmış, İran’da üretilen artı değerin önemli bir bölümü Batı bankalarına ve emperyalist devletlerin askerî aygıtlarına dolaylı biçimde akmıştır. Silah sanayisi bu süreçten olağanüstü kârlar elde etmiştir. Kara paranın oluşumu ve karanlık ilişkilerin yaygınlaşması da bu Yeşil Kuşak siyasetinin bir sonucudur ve emperyalist devlet çıkarları doğrultusunda gelişmiştir…

İran, bu yönüyle bir ülke olmanın ötesinde, emperyalist güçler için bir test ve çatışma alanı işlevi görmüştür.

İran, Sovyetler Birliği’nin güney sınırında yer alan stratejik bir tampon ülke olarak konumlandırılmış; bölgedeki siyasal dengeler büyük ölçüde siyasi sınırların dış müdahalelerle şekillendirilmesiyle oluşmuştur. Modern İran devleti, tarihsel kökleri olmakla birlikte, emperyalist dengeler içinde yeniden kurgulanmış bir siyasal yapı olarak ortaya çıkmıştır. Bugünkü anlamıyla İran, homojen bir ulus-devlet karakteri kazanmamış; çok etnikli ve çok kültürlü yapısını merkeziyetçi bir egemenlik altında tutmaya çalışan bir devlet olmuştur. Pers nüfusun çoğunlukta olması, zamanla egemenliğin Pers merkezli bir karakter kazanmasına yol açmıştır. İmparatorluk mirasından gelen bu yapı, hiçbir zaman tam anlamıyla modern bir ulus-devlete dönüşememiştir. İç örgütlenmesi, farklılıklarına rağmen, büyük ölçüde eyalet benzeri bir yapı taşımıştır…

CIA’in yurt dışında ilk defa gerçekleştirdiği askerî darbenin bu ülkede yapılmasından sonra İran, hiçbir zaman gerçek anlamda istikrarlı bir siyasal düzene kavuşamamıştır. Sağ ve sol siyasal hareketlerin gelişimi emperyalist devletlerin denetimi altında; Sovyetler Birliği ile ABD/İngiltere çıkarları arasında şekillenmiştir. Sovyetlere sınır olan diğer ülkelerde yaşanan süreçlerin benzeri İran’da da yaşanmıştır. Sol hareketler bilinçli olarak Sovyet çıkarlarına uygun biçimde (bir anlamda lobi faaliyeti ya da çıkar çatışmasında bir sopa işlevi görerek) güdük bırakılmış, devlet kontrolü dışına çıkmaları engellenmiştir. Solun iktidara gelmesinin ne anlama geldiği Çin örneğinde görülmüş; bu nedenle emperyalist sistem, başka hiçbir ülkenin “Çinleşmemesi” için özel bir çaba göstermiştir…

Şah rejiminin yıkılıp molla rejiminin kurulması biçimsel olarak büyük bir değişiklik yaratmamış; ancak içerik bakımından daha kanlı, daha baskıcı ve daha işbirlikçi bir karanlık düzen oluşturmuştur. Tudeh Partisi bu geçişte araçsal olarak kullanılmış, İslam rejimi kurulduktan sonra solun nefes almasının önü tamamen kesilmiştir.

İran, kendisini İslam devleti olarak tanımladığı ilk günden bugüne gelişimini idam sehpalarının gölgesinde sürdürmüştür… Çok kültürlü bir geçmişten geldiği için ümmetçi bir toplum yaratma çabası içinde diğer dinlere sınırlı bir hoşgörü gösterilmiştir. Ancak İslam’a göre son peygamberden sonra ortaya çıkan dinler bu hoşgörünün dışında tutulmuş; özellikle Bahailer sistematik biçimde baskıya ve idama maruz kalmıştır…

İran bir İslam devletidir; ancak birçok uygulamada fiilî bir laiklik söz konusudur. Hatta bu yönüyle Türkiye’deki bazı laiklik uygulamalarının ötesine geçmektedir… Ne var ki dinde gösterilen bu pragmatik yaklaşım, etnik ve siyasal alanlarda asla geçerli olmamıştır. Kürtler, tarihsel olarak sürekli hedefte olmuştur. Kurulan her idam sehpasında mutlaka bir Kürt yer almıştır; Kürtsüz idam neredeyse olmamıştır… Elbette yalnızca Kürtler değil, Azeri Türkler de baskının hedefinde olmuştur. İktidar kademelerinde yer alan Azeri kökenli isimler tesadüf değildir; devşirilmiş Azeriler, molla rejiminin toplumsal tutkalı işlevini görmüştür…

Bu kanlı ve karanlık rejim mutlaka yıkılmalıdır.

Mollalar gitmelidir; yerlerine kimin geleceğinin benim açımdan belirleyici bir önemi yoktur. Çünkü mollaların karanlığından daha karanlık bir rejim olamaz. Afganistan’daki rejim, mollalara göre daha sağda gibi gözükmesine rağmen aynı amaçlar ve İslam dinine bakıştan kaynaklı yalnızca nüans farkları taşımaktadır; özü aynıdır.

Sistem aynı olunca değişim hep biçimseldir.

Kapitalist sistem içinde liderlerin ve tercihlerinin değişmesi beni ilgilendirmiyor. İran’da var olan kötülüğün ortadan kalkması dışında bir beklentim yok. Çünkü İran’da rejimi gerçekten değiştirecek ilerici, örgütlü bir güç de; ittifak kurabileceğim bir siyasal yapı da görmüyorum. Değişim, benim için sadece bir temennidir…

“Mollalar gidecek, yerlerine İsrail ve Amerika’nın atadığı isimler gelecek; Trump bu ülkeye de kayyum atayacak” deniyor. Bu beni ilgilendirmiyor. Kim gelirse gelsin, iktidarda kim oturuyorsa otursun ona karşı mücadele edenleri destekleyeceğim. Düzen değişmiyor olabilir; ama düzeni yönetenlerin değişmesi bile başlı başına bir mücadele alanıdır.

Sürekli idam kararı alıp uygulayan, kadının saçıyla uğraşmak için özel polis teşkilatı kuran, ideolojisini zorla dayatan molla rejimi ortadan kaldırılmalıdır. Siyasi İslam tarihin çöplüğüne gömülmelidir ve bir daha ortaya çıkmaması için üzerine tarihin tüm bilgileri yıkılmalı, her kuşağa anlatılmalıdır. İran rejimi kanla beslenen bir rejimdir.

Yerine gelecek olan da gelecekte kan emebilir; ama bu ihtimal yüzünden mollalar kalsın demem. Gitsinler!

İşçi sınıfı iktidara el koymadığı sürece, kim gelirse gelsin eleştirmeye devam edeceğim ve karşısında duracağım. Benim için tek anlamlı seçenek işçi sınıfının iktidarıdır. Ha molla, ha Amerikan kovboyu… Sonuçta onların görevi bizi yok etmektir; biz de yaşamak için mücadele etmeye devam edeceğiz.

Mollalara ölüm, halklara özgürlük!

Belki Fars baskısının yerine her halkın kendini ifade edebileceği yeni bir siyasal yapı kurulur. Sırf bu ihtimal bile molla rejiminin yıkılmasını istemem için yeterlidir.

12 Eylül öncesi sloganımızı severim:
Faşizme ölüm, tek yol devrim!

İsmail Cem Özkan

9 Ocak 2026 Cuma

Kelimelerle Flört Etmek

Kelimelerle Flört Etmek

Siyasetin günlük kavgalarından yoruldum. Bu yüzden haber kanallarını takip etmiyorum; çünkü televizyonu açtığım anda üstüme başıma yalan bulaşıyor, hangisiyle mücadele edeceğimi şaşırıyorum. Önümüze sunulan bilgilerin neredeyse tamamı eksik, yandaş ya da uydurulmuş gerçekliklerden ibaret. Bu bilgilerle ya yorum yapmamız ya da hazır yorumcuları dinleyip taraflardan birine hak vermemiz bekleniyor.

Oysa tüm haber kanallarında konuşanlar birbirine benziyor: aynı sesler, aynı yüzler, aynı kalıplar… Biri “ak” derken diğeri “kara” diyor ama gerçekte ikisi de demokrat değil. Karşı fikre saygıları yok ve birbirlerini besliyorlar. Biri olmazsa diğeri de var olamaz. CHP olmasa AKP olmaz; AKP ortadan kalksa CHP yaşayabilir ama bu kez onun yerine yeni bir sağ parti bulunur ve aynı rol devam eder. Çünkü CHP, sağı beslemekten, sağı güçlendirmekten; kendi içine sağcıları alıp medyasında sağcı yorumcularla “sol politika” yapıyormuş gibi davranmaktan vazgeçmiyor.

Onların asıl sorunu iktidar değil. Bir adamı cumhurbaşkanı yapıp onun inisiyatifinde sağ politikalar yürütürken, kendi sermayelerini AKP’nin dışladığı sermaye çevrelerine can suyu olarak aktarıyorlar. AKP iktidarının temel pratiği ise belli: Devlet olanaklarını yandaşlarına aktararak sermaye biriktirmek ve kamu kurumlarını kadrolaşmayla doldurmak. Mesaj açık:
“Yarattığım gerçekliğin içinde yaşa; yoksa işsiz kalır, Aleviler ya da itaat etmeyen Kürtler gibi dışlanırsın.”

Devlete giriş mülakatla olunca başarının, liyakatin bir anlamı kalmıyor; her şey yandaşlıktan geçiyor. Yandaşlığını kanıtlarsan tüm kapılar açılıyor. İster orada eroin partisi yap, ister grup seks; aslında ne yaptığının önemi yoktur, yeter ki görünür olmasın. Medyaya yansıyınca ise çürümüşlüğün sembolüne dönüşürsün. O semboller de cezalandırılır ve sessizce ortadan kaldırılır.

Haberleri izlemeyince geriye ne kalıyor? Türk dizileri mi? Elbette hayır. Çünkü o dizileri yazanlar da sisteme hizmet ediyor. İstedikleri toplumu önce dizilerde inşa ediyorlar; sonra güvensiz, çaresiz, “her koyun kendi bacağından asılır” anlayışını dayatıyorlar. Ya mafya babası olursun ya tetikçi. Güç gösterisinin ve sahte hiyerarşilerin egemen olduğu sahneler… Seks, çocuk istismarını çağrıştıran kıyafetler ve imalar her yerde. İçki günah ama günahın başka türleri dizilerde rahatça meşrulaştırılıyor. Entrika, bu düzenin doğal dili gibi sunuluyor.

Sinema ise Amerikan şiddetini ve kovboy zihniyetini zamansız biçimde normalleştiriyor. Emperyalist kahramanlar istediklerini almak için her yolu mübah sayıyor. İşkence sıradan, dayak olağan, öldürmek ise “amaç” varsa kabul edilebilir hale geliyor. Trump’ın o ülkede iktidara gelmesi boşuna değil. Sinema ve dizi sektörü öyle bir zihinsel “eğitim” veriyor ki, cinsellikten ve çocuk istismarından beslenen bir adamı lider yapabiliyorlar. O da kendini gerçekten lider sanıp istediği ülkeden toprak, petrol, hatta can almaya devam ediyor.

Dünya liderlerini masasına dizip azarlıyor; kimse çıkıp “Hadi oradan!” diyemiyor. Çünkü onlar devlet aklıyla eğitilmiş. Trump gibi sonradan görme, kibirli ve sadist biri ise parasının ve silahlı gücünün verdiği cesaretle herkesi ezebileceğini biliyor ve bunu yapıyor.

Muhalefete bakayım, sokakta onlara katılayım diyorum; ama onlar da kavga ettikleri düzene fazlasıyla benziyor. Anti-kapitalist olmayan, anti-emperyalistmiş gibi görünen ama “tek doğru, tek parti, tek lider” anlayışını aşamayan bir yapı var. Geçmişe öykünmekten bugünü kucaklayamıyorlar. Ulus-devlet çerçevesini kıramayan, küresel politika üretemeyen bir bakışla yol alamıyorum.

Peki ben ne yapıyorum? Güzelliklerle flört ediyorum. Belki bana da bir parça bulaşır diye… Öyle bir düzende yetişmişiz ki, küçücük bir gülümsemeyi, içinden geçeni olduğu gibi anlatmayı bile her yere çekebiliyorlar. Bu yüzden kelimelerle flört etmek daha güvenli geliyor; çünkü gerektiğinde cevabını sakınmadan verebiliyorsun. “Dünyayı güzellik kurtaracak” diye umut ediyorum ama bu sistem güzelliği bile metaya dönüştürmüş durumda.

Belki de bu yüzden insanlar yalnızlaşıyor ve yanlarında hayvan besliyorlar. Çünkü onlarla açık açık flört edebiliyorlar; ne yargı var ne çıkar hesabı. Ve her iki taraf da bu durumdan memnun.

İsmail Cem Özkan

14 Aralık 2025 Pazar

Baskı, Algı ve Politika: Türkiye’de Kürt Sorunu

Baskı, Algı ve Politika: Türkiye’de Kürt Sorunu

Türkiye’nin modern devlet şeklinde ortaya çıkmasından sonra, devletin yaklaşımı herhangi bir Kürt diyarını “fethetme” değil, “yok etme” ya da bir daha başını kaldıramayacak kadar “etkisiz” hâle getirme stratejisi olarak şekillenmiştir. Koçgiri, Dersim, Ağrı ve Şeyh Sait gibi Kürt isyanları, “devlete karşı ayaklanmalar” olarak sunulmuş; bu olaylar gerekçe gösterilerek çatışmaların yaşandığı bölgelerde “derin temizlik” uygulanmış veya benzer kalkışmaların bir daha yaşanmaması için sert önlemler alınmıştır.

Devletin bölgeye yaklaşımının, birçok tarihçiye göre, yalnızca bir “isyana müdahale” değil, daha geniş bir “sosyopolitik mühendislik projesi” olduğu düşünülmektedir. Benzer bir yaklaşım, yakın tarihte ve günümüzde de sürmekte; Irak, Suriye ve İran bağlamındaki meseleler “sorun” değil “terör” çerçevesinde ele alınmakta ve çözüm, askeri ve siyasi baskı yoluyla biat ettirme üzerine kurulmaktadır.

Bu politikanın, küresel dengelerin elverdiği ölçüde devam ettirildiği belirtilmektedir. Fırsat bulunduğunda “derin temizlik” yöntemlerine başvurulmuş; tehcir, yatılı okullar, çeşitli asimilasyon araçları ve büyük şehirlerde eritme politikaları bilinçli biçimde, hukuka uygun gösterilerek hayata geçirilmiştir. Bu yaklaşım, pek çok Türk tarihçi ve bu alanda söz söyleyen kişi tarafından benimsenmiş; zamanla bir düşünce yapısı ve siyasi duruş hâline gelmiştir.

Mecliste kurulan “Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu” adı dahi, Kürt sorununun üzerini örten bir perde niteliği taşımaktadır. Sorunun kendisinin tartışılmasından çok, “terörsüz Türkiye” söylemiyle açılımın yalnızca terörü engellemek ve güney sınırlarımızda oluşabilecek Kürt devletlerini önlemek amacıyla gündeme getirildiği ifade edilmektedir. Bölgedeki askeri operasyonlar ise, siyasetin sessizliğinin “milli mutabakat” ile devlet politikasına yansıdığı yorumlarıyla açıklanmaktadır.

Kürt devletinin oluşacağı fikri, toplum içinde bir tehdit algısı olarak canlı tutulmakta; son olarak Barzani’nin Cizre’de düzenlenen bir etkinliğe, ellerinde uzun menzilli silahlar bulunan korumalarıyla katılması bu algıyı kamuoyunun gözleri önüne sermektedir. Bu korku, sınırda yapılan etkinlikler aracılığıyla bilinçli biçimde pekiştirilmekte; Suriye politikası ve Kürt sorununa yaklaşımda siyasetin toplumu arkasına alması sağlanmaktadır.

Ülkemizdeki Kürt sorunu çözülecek mi, yoksa çözümsüzlüğü “birlikte yaşam” adı altında, devletin değişmeyen duruşu ve Kürt kökenli vatandaşlara bazı hakların verilmesi ile mi çözülmeye çalışılacak? Yoksa eşit vatandaşlık hakkı gibi, bugün siyasilerin duymak istemediği bir çözüm dışarıdan baskı yoluyla mı dayatılacak?

Dolayısıyla, Ortadoğu’daki her gelişme Türkiye’de karşılığını bulmaya devam edecektir. Kürt sorunu, acaba gerçek anlamda bir sorun olarak algılanacak mı? Çok kültürlü bir devlet anlayışı içinde, nefret söyleminin yerini hoşgörünün alacağı bir atmosferde mi çözülecek?

İsmail Cem Özkan

8 Aralık 2025 Pazartesi

Her an kendini kanıtla

Her an kendini kanıtla

Hayatımızı belirleyen şey, “Bugün performansımız nasıldı?” sorusu olmaya doğru evrildi. Önceleri makinelerin performansına bakılırdı; sonra işçilerin… Öyle ki, uyumasından boş zamanında ne yaptığına kadar her şey araştırıldı. İşveren için daha “verimli” nasıl hizmet edeceği bile performans çizelgesinin bir parçasına dönüştü. Performansı düşük olan ıskartaya çıkar; çıkarmasa bile ilaç sanayisi devreye girer. Çünkü performansı artırmak için artık her tür ilaç var: eczanelerde satılandan merdiven altı üretilene kadar, hepsi aynı “mavi” vaatle sunulur.

Dün sanat galerisinde “performans” kelimesini kullanırken bunu hissettim. Sergisiz galeri, yani boş alanın izleyicisi olmaz; geleni gideni yoktur. “Her boşluk değerlendirilmeli,” dedim. Sonra fark ettim: Bu düşünce bile performans mantığının ürünü. Çünkü çalışırken iş arayan daha çabuk iş bulur; çalışan insanın performansı gözle görülür, değeri ona göre biçilir. Sonuçta o çalışanın fiyatı da maaşıdır.

Eve geldim, televizyonu açtım. Aa! Neredeyse tüm programlar performans üzerine kurulu. Her yarışmada yarışmacı performansıyla ölçülüyor; biri göğe çıkarılıyor, diğeri gömülüyor. Hararetli tartışmalar, bağrışmalar… Tüm TV programları performansına göre ayakta kalacak ya da yok olacak. Onlar da içlerine aldıkları oyuncu ve yarışmacıların performansına bağlı. Kısacası acımasız bir kapitalist düzen: Düzeni kuran belli, düzülmek için performans sergileyen belli.

Sonuç mu? Hayatımızı artık performansımız belirliyor. Performansınız yoksa cebinizde para da yoktur. Paranız yoksa nefes almanız bile düzen için zarardır. Yok oluşunuz kaçınılmazdır: Önce görünmez hâle getirilirsiniz, sonra unutulursunuz; bir köşede ölürsünüz ama kimse fark etmez—ta ki kokunuz kapitalist düzeni rahatsız edene kadar.

Kapitalizm sizi her an ölçer; çünkü ölçtüğü anda sizi mükemmel bir ham maddeye dönüştürür.

Performansın olmadığı yerde kâr yoktur; kârın olmadığı yerde insanın hiçbir anlamı yoktur.

Doğal olan—durmak, düşünmek, dinlenmek, vazgeçmek, hata yapmak, huzur aramak—kapitalizm için “verimsizlik”tir. Bu yüzden doğal olanı yok eder, yerine yapay bir makine-insan prototipi koyar. Üstelik bu makineye “özgürsün” der; ama verdiği özgürlük her an yeni bir performans talebiyle zehirlenmiştir.

Çevremize bakışımız bile değişti. Artık başkalarını insan olarak değil, birer “karşılaştırma verisi” olarak görüyoruz.

Performans dediğimiz şey insan için değil, düzen için çalışır.

Ve performansımızın olmadığı gün düzen bizi hemen yok saymaya hazırdır: Görünmez oluruz, unutuluruz, bir köşede yok oluruz. Yeter ki kokumuz kapitalist düzenin burnuna ulaşmasın.

Kapitalizm insandan önce kârı, kârdan önce verimi, verimden önce performansı düşünür.

İnsan ise bu zincirin en ucuna iliştirilmiş bir “kullanım nesnesi” olmaktan öteye geçirilemez.

İsmail Cem Özkan

5 Aralık 2025 Cuma

Aynılaştırılan Bedenler, Silinen Kimlikler

Aynılaştırılan Bedenler, Silinen Kimlikler

Oyunda sermayenin insanı nasıl gönüllü dönüştürdüğüne sık sık tanık oluruz. Patron, ürettiği ürünün oluşum aşamasında yer alan mühendisi aynı zamanda pazarlamacı olarak görür; çünkü ona göre ürünü en iyi anlatacak kişi onu yaratandır. Fakat bir engel vardır: Mühendis, pazarlama yapamayacak kadar çirkindir. Yüzü patron tarafından “uygun” bulunmaz. Bu nedenle şirket, Alp Dağları’na bakan lüks bir otelde yapılacak sunuma onun yerine asistanını göndermeye karar verir.

Mühendis Lette bunu kabullenemez. Hayatında ilk kez yüzü, işiyle arasına girer. Bilgisi ve emeği tartışılmazdır ama görünüşü patronun satış stratejisine uymaz. Son yıllarda büyük şirketlerin ürünlerini sahiplerinin ya da marka yüzlerinin gösterişli sunumlarla tanıttığını düşününce mesele sadece bir yüz meselesi olmaktan çıkar…

Pazarlamanın gücü arttıkça güzellik de “bir değere” dönüşür. Ürün satarken insan da kendini satmanın bir aracına döner. Lette’nin yaşadığı tam olarak budur. İcat ettiği yüksek voltaj konektörünü anlatma hakkı elinden alınmıştır. Bu, onun için yalnızca bir iş meselesi değil, bir onur kırılmasıdır. Evine döndüğünde daha acı bir gerçekle karşılaşır: Eşi de onun yüzüne, gözlerinin içine bakmamaktadır. Çirkinlik artık sadece işyerinde değil, evlerinde de görünür bir sorundur.

Oluşan bu krizden çıkış yolu olarak estetik ameliyatı seçer ve “kendi isteğiyle” yüzünden vazgeçer. Bu vazgeçiş, beraberinde yeni bir dünyanın kapılarını açar.

Yeni yüzüne kavuşunca bu kez sunumlara gönderilen kişi olur. Hem ürünü tanıtır hem patronun çıkarı için yeni yüzünü pazarlamaya başlar. Çekiciliği o kadar dikkat çeker ki herkes onun gibi olmak ister; tercih edilen, aranan, cazibeli biri hâline gelir. Kadınlar onunla birlikte olmak için sıraya girer.

Bu durumdan elbette yalnızca Lette faydalanmaz. Doktor da ameliyatı ve başarısını duyurmak için bilgilendirici bir sunum hazırlar ve kısa süre içinde müşteri sayısı artar. Bir süre sonra doktor bu yüzü standartlaştırır; aynı kalıptan çıkmış erkekler çoğalır.

Sonunda Lette’nin eşi bile ona benzeyen bu yeni erkeklerle birlikte olmaya başlar. Lette artık kendi yüzünün çoğaldığını görür; kimliği bulanır ve kendisini yeni bir krizin içinde bulur. Eski hâlini arar ama geri dönüş yoktur.

Toplumda kabul görmek uğruna aynılaşmak, özgünlüğü ve kişiliği silerken geriye sadece tüketilebilir bir beden bırakır. Çirkin, bunu sert ama komik bir dille hatırlatıyor.

Oyunun sahneye yansıması ise bu temayı güçlendiriyor. Yelda Baskın, absürt metni epik bir yorumla sahnelemiş. Mikrofon kullanımı, çıplak ses, oyuncuların beden dilleri ve hareket düzeni son derece dengeli. Sahnede hiçbir şey abartılmıyor; her ayrıntı, hikâyenin içindeki yabancılaşmayı artırıyor.

Oyuncuların rol geçişleri özellikle etkileyici. Tolga İskit, Lette rolüyle sahnede adeta devleşiyor. Hem vücut dili hem mimikleriyle dikkat çekiyor; her bölümdeki ruh değişimini sesiyle ve ışık değişimlerine göre konumlanışıyla ustalıkla aktarıyor. Yer yer mim tiyatrosunun öğelerini kullanarak karakterin iç dünyasını bedensel bir anlatıya dönüştürüyor. Yüzünde maske olmadığı hâlde, Lette’nin hem “çirkin” hem de “yakışıklı” olarak sunulduğu sahnelerdeki ruhsal kırılmaları beden dili ve yüz ifadeleriyle etkili biçimde seyirciye geçiriyor.

İlkin Tüfekçi, Lette’nin eşi ve estetik müdahalelerle gençleşmiş patron kadın rollerini ışık değişimlerini kullanarak tek beden içinde net biçimde ayırıyor. Bu geçişler, sahnede neredeyse bir transformasyon izlenimi yaratıyor.

Ali Rıza Kubilay’ın patron ve doktor karakterlerini bedenini eğip bükerek ayrıştırması hem komik hem de çarpıcı bir etki bırakıyor; oyuncunun fiziksel yaratıcılığı karakterler arasında güçlü bir kontrast kuruyor.

Can Esmeray’ın asistan ve oğul rollerine geçişi ise o kadar doğal ki sahnedeki akış hiç kesintiye uğramıyor. Rol değişimleri teknik bir beceri gösterisine dönüşmek yerine hikâyenin ritmine kusursuz şekilde hizmet ediyor.

Dekor ve ışık da oyunun güçlü parçaları. LED çerçeve içinde üç boyutlu bir etki yaratan sahne düzeni, mekânı hızlıca dönüştürüyor: Bir anda ameliyathaneye, ardından bir otele ya da şirket bürosuna dönüşen minimal ama işlevsel bir tasarım. Bu dönüşüm, oyunun “yeni kimlik – yeni yüz – yeni rol” döngüsünü görsel olarak tamamlıyor.

Kısacası, oyuncular sahnede Yelda Baskın’ın imzasını ve anlayışını kusursuz şekilde seyirciye aktardığı için sahne — seyirci koltuklarından yükselen alkışlarla — ayakta bir saygı duruşuna dönüşmüş; emeğe verilen değer görünür hâle gelmiştir. Ve bu alkış yalnızca oyunculara değil, bize de çarpıyor: Kendi yüzümüzü ne kadar koruyabildik; yoksa çoktan bir başkasının suretine mi dönüştük?

İsmail Cem Özkan

Çirkin

Yazan: Marius Von Mayenburg

Yöneten: Yelda Baskın

Çeviren: Dilek Altuntaş

Dramaturg: Ceren Ercan

Dekor Ve Işık Tasarımı: Kerem Çeti̇nel

Kostüm Tasarımı: Tomris Kuzu

Hareket Düzeni: Esra Yurttut

Müzik: Okan Kaya

Yönetmen Yardımcısı: İrem Sultan Cengi̇

Reji Asistanı: Arda Akyüz

Oyuncular: Tolga İskit, Ali Rıza Kubilay, İlkin Tüfekçi, Can Esmeray

Teknik Ekip: Emre Demi̇r, Erdal Kütük, Onur Bi̇rinci

Aksesuar: Süleyman Güngör, Zekeriya Konya,  Murat Demi̇rtaş

Işık Kumanda: Kazım Yüksel

Işık Teknik: İlker Dursun, Cihan Gürleyen

Ses Efekt: Fahri Karaca, Erdal Tok, İskender Sapa

Kostüm: Filiz Kaplan, Burak Kayık

29 Kasım 2025 Cumartesi

Çözümsüzlüğün Ürettiği Karanlık Düzen Dağılacak mı?

Çözümsüzlüğün Ürettiği Karanlık Düzen Dağılacak mı?

“Devlet Öcalan’ın ayağına gidiyor” şeklinde bir algı oluşturuluyor; oysa durum böyle değil. Öcalan Suriye’de olsaydı, belki gerçekten bir “gidiş” söz konusu olabilirdi. Ancak bugün, devlet kendi kontrolünde tuttuğu bir kişiyi muhatap almış oluyor. Bu, Kürt sorununun muhataplarından biriyle –belki de en önemlisinden biriyle– iletişim kurma arayışına işaret eder. Çünkü asıl mesele, Kürt sorununun çözümüdür.

Kürt sorunu tarihsel olarak ulus devletin inşa sürecinde ortaya çıkmış bir sorun olduğu için, çözümü de ulus devletin yapısını, birlikte yaşam kültürünü ve demokratik düzeni yeniden düşünmeyi gerektiriyor. Kapitalist sistem içinde bile ulusal sorunların çözülebileceği örnekler varken, Türkiye’de bu sorunun çözümsüz bırakılması, yalnız politik değil, aynı zamanda ekonomik çıkar odaklarının beslenmesine imkân veren bir yapıya dönüşmüştür. Dolayısıyla bu konuda atılan her adım, yalnızca politik bir girişim değil; toplumda biriken nefret söyleminin ve çıkar şiddetinin gerilemesine katkı sunabilecek bir adımdır.

Sorunun Ekonomik ve Paramiliter Boyutu

Kürt sorununun uzaması, bölgenin yalnızca kültürel ve politik değil aynı zamanda ekonomik olarak da bir “savaş pazarı”na dönüşmesine yol açtı. Her uzun süreli çatışma gibi, bu sorun da zamanla kendi kara ekonomisini, aracılar sınıfını ve zor aygıtlarından güç devşiren aktörlerini oluşturdu.

Bölgedeki istikrarsızlık, uyuşturucu trafiğinden insan kaçakçılığına, sınır aşan yasa dışı ticaretten silah pazarına kadar pek çok karaborsa faaliyetini besledi. Bu döngüden, devlet adına kurşun sıktığını söyleyen yapılar da, örgüt içi bazı klikler de, uluslararası suç şebekeleri de pay aldı. İnsan kaçakçılığı, Avrupa’ya yönelen yasa dışı geçiş ağları, organ mafyası, “para için öldürenler”e sunulan karanlık hizmetler gibi faaliyetler, bölgede kontrolü elinde tutmak isteyen güçler için sürekli bir sermaye birikimi alanı yarattı.

Sorunun çözümsüzlüğünden çıkar sağlayan bu ağlar, yalnız ekonomik kazanç elde etmekle kalmadı; “güç boşluklarından” faydalanarak mafya tarzı örgütlenmelerle siyasal ve toplumsal bir nüfuz alanı da oluşturdular. Bu nedenle, sorunun çözümsüz kalmasını kendi varlık sebebi haline getirmiş geniş bir kesimden söz etmek mümkündür.

Savaş Ekonomisi, Silah Sanayisi ve Devletin Yükü

Bölge yıllarca, uluslararası silah sanayisinin düşük maliyetli bir test alanına dönüştürüldü. Kara piyasada silah satmak isteyen tüccarlar için çatışma ortamı adeta bir “fırsat ekonomisi” oluşturdu. Bu süreç, yalnızca suç ekonomisini değil, aynı zamanda devletin borç yükünü ve güvenlik harcamalarını artırarak sosyal devletin zayıflamasına da neden oldu. Silaha, operasyona, güvenliğe ayrılan bütçe arttıkça; eğitim, sağlık ve sosyal hizmetlerin daraldığı, devletin sosyal politikayı bir bölgeye karşı bir “baskı aracına” dönüştürdüğü bir tablo ortaya çıktı.

Dil, Ötekileştirme ve Nefretin Ekonomisi

Bu noktada dilin rolü özellikle belirleyicidir. Çünkü dilde üretilen nefret söylemi, yalnızca Kürtlere karşı değil; Alevilere, Lozan’da azınlık olarak tanınan topluluklara, Süryanilere ve tarih boyunca ötekileştirilmiş herkese yönelmiştir. Nefret söylemi, yalnız toplumsal bir kırılma yaratmakla kalmaz; aynı zamanda bu çatışma ekonomisinin sürdürülebilirliğini sağlayan ideolojik bir zemin oluşturur. Dili dönüştürmeden, toplumdaki kırılmaları ve kutuplaşmayı azaltmak zordur.

Uluslararası Boyut ve Çıkar Dengeleri

Sorunun uluslararası boyutu da sıkça tartışılıyor. “İngilizlerin kurduğu yerde Amerikalılar Kürt devleti oluşturuyormuş” deniliyor. Olsun, bırakalım oluştursunlar; ister İngiliz ister Amerika fark etmez. Ancak asıl olan, bu meselenin artık çözüme kavuşmasıdır. Belki de Kürtlerin bir ulus devleti olursa, devletin ne anlama geldiğini, bizim uzun yıllardır deneyimlediğimiz yükleri, baskıları, bürokratik hantallığı ve zorun maliyetini onlar da yaşayarak göreceklerdir.

Bugün “devletimiz var” diye övünenler, çoğu zaman devletin baskısı altında una dönüşüp birilerinin sofrasına ekmek olarak gidiyorlar. Ülkenin kaynaklarını yiyen biz değiliz; uluslararası şirketler, yerli–yabancı çıkar grupları ve onlarla işbirliği yapan yapılar alacağını alıp gidiyor, geriye çöplerini bırakıyorlar. Biz ise yoksullukla, işsizlikle ve güvencesizlikle baş başa kalıyoruz.

Sonuç: Yapısal Eşitsizlikleri Görmeden Çözüm Mümkün Değil

Bu nedenle kapitalist sistemi, savaş ekonomisini ve bunların ürettiği eşitsizlikleri sorgulamayan toplumlar ezilmeye ve sömürülmeye devam ediyor. Hem ekonomik hem kimlik temelli sorunların ortak noktası, bu yapısal eşitsizliklerin varlığında yatıyor. Kürt sorununun çözümü, yalnızca politik bir reform değil; ekonomik çıkar ağlarını dağıtmayı, suç ekonomisinden beslenen yapıları bitirmeyi ve toplumun nefes alacağı yeni bir demokratik düzeni inşa etmeyi gerektiriyor.

 

İsmail Cem Özkan

 

25 Kasım 2025 Salı

Büyük Romulus – Absürdün Merceğinde Bir Çöküş…

Büyük Romulus – Absürdün Merceğinde Bir Çöküş…

Friedrich Dürrenmatt’in Büyük Romulusu, tarihsel bir çöküş anlatısını absürt tiyatronun keskin diliyle buluşturan güçlü bir metindir. Tarih, büyük imparatorlukların hem yükselişlerini hem de kaçınılmaz sonlarını yazar; ancak bu anlatılar çoğunlukla kazananların kaleminden çıkar. Sanat ise aynı çöküşe, dönemin duygularından, çelişkilerinden ve ihtimallerinden bakan başka bir mercek sunar. Büyük Romulusun sahne uyarlaması da bu bakışı çağdaş bir dramaturjiyle birleştirerek seyirciyi tarihin yeniden yorumlanan bir anının içine davet ediyor.

Oyunun merkezinde yer alan Roma İmparatorluğu’nun son günleri, hem şaşaalı fetihlerin hem de Sezar mirasının nasıl adım adım eridiğini gösterirken; Dürrenmatt’in absürt dili sayesinde tarihsel trajedi yer yer grotesk bir komediye dönüşüyor. Germenler karşısında direnmeden dağılan ordular, borç batağındaki bir imparatorluk ve tüm bunların başında çöküşe kayıtsız görünen bir imparator… Bu ikilik oyunun temel gerilimini oluşturuyor.

Tavukların Gözünden Bir İmparatorluğun Sonu

Oyun, anlatısını beklenmedik biçimde tavuklar üzerinden kurar. Romulus’a en yakın duran, onu en çok gözlemleyen ve bu nedenle en çok “bilen” figür olarak tavuğun seçilmesi, absürdün en parlak hamlelerinden biridir. Tavuğun hem anlatıcı hem yorumlayıcı rolü, oyunun masalsı ve destansı atmosferini güçlendirir.

Sahnede tavukların ritmi; müzik ve sözlerle birleşerek her bölümün atmosferini belirler. Yönetmenin çağdaş terminoloji ve güncel göndermeleri metne yedirme biçimi, çürüyen toplumların kaderinin liderlerin tercihleriyle nasıl şekillendiği sorusunu bugüne taşır:

Direnerek yok olmak mı, direnmeden sürüklenmek mi?

Dürrenmatt’in tarihsel malzemeyi bugünden okuyan yaklaşımı sahnede açıkça hissedilir.

Metnin Politik Arka Planı ve Sahne Dilinin Başarısı

Oyun, Roma döneminin “vatan, millet, devlet” kavramlarını bugünün sermaye ilişkilerinin süzgecinden geçirerek yeniden düşündürür. Dramatolog ile yönetmenin bu yeniden kurgulamadaki uyumu, metnin masalsı olduğu kadar eleştirel tonunu da başarıyla kurar.

Keskin mizahın, çürüyen düzenlerin içinde neden bu kadar etkili bir araç olduğu sahnede her an hissedilir. Çünkü metnin ima ettiği toplumsal çürüme, kaotik düzen ve krizler yalnızca geçmişe değil, bugüne de tutulan bir aynaya dönüşür.

Romulus’un çöküş karşısındaki kayıtsızlığı—tavuklarına yem atarken imparatorluğun çığlıklarını duymaması—oyunun en sarsıcı metaforudur. Direniş çağrılarına kulak tıkayan, rüşvetle sunulan kurtuluş önerilerini reddeden, aşkı bile bireysel ilişkilere hapseden bir imparator… Bu karakter çözümlemesi oyunun omurgasını oluşturur.

Romulus–Karısı Sahnesi: Çöküşün Düşünsel Ekseninde

Oyunun dramatik merkezini, Romulus ile karısının karşı karşıya geldiği; evliliklerinin, iktidarlarının ve Roma’nın kaderinin aynı potada eritildiği diyalog oluşturur. Bu sahne yalnızca iki karakterin hesaplaşması değildir; imparatorun tarihsel kayıtsızlığının ve çöküşü neden hızlandırdığının da açıklığa kavuştuğu noktadır.

Romulus’un şu sözleri, onun eylemlerinin gerekçesini kristalize eder:
“Ben ihtirastan değil, zorunluluktan imparator oldum.”

Bu cümle, iktidarı bir görev değil, yük olarak gördüğünü ortaya koyar. Ardından evliliklerinin bile iktidarı meşrulaştırmak için kurulduğunu itiraf eder:

“Sen benim karım oldun, çünkü ben asil Roma ailelerinden birinden geliyorum; sen ise İmparator Valentinianus ile esir bir kadının gayrimeşru kızısın. Ben seni meşrulaştırdım, sen de bana taç giydirdin.”

Bu sözler yalnızca kişisel bir itiraf değil; Roma’nın iç çürümesine yönelik keskin bir teşhistir. İktidarın sevgiyle değil, karşılıklı çıkar düzeniyle kurulduğunu açıkça gösterir.

Romulus bu sahnede hem karısına hem seyirciye Roma’nın çoktan çökmüş olduğunu, Sezar mirasının tükendiğini; yolsuzluk, rüşvet ve liyakatsizliğin düzeni ele geçirdiğini ve çürümenin köklerinin çok derinlere işlediğini anlatır. Diyalogdaki en kritik cümle şudur:

“Ben sadece ölçüp biçiyorum. Kendimizi savunursak çöküşümüz daha kanlı olacak. Zaten kaybedilmiş bir dünya ateşe verilmez.”

Böylece Romulus’un kayıtsızlığının ardındaki gerçek neden açığa çıkar: Çöküşün kan dökülmeden gelmesini isteyen bilinçli bir hesap.

Bu nedenle Romulus–karısı sahnesi oyunun düşünsel eksenidir. Yönetmenin bu bölümü metnin ağırlığına uygun bir ritimle işlemesi, seyircinin yalnızca bir çöküşe tanık olmasını değil, çöküşün zihinsel temellerini de anlamasını sağlar.

Son Karşılaşma: Geçmiş ve Gelecek Arasında

16 Mart sabahı Germen kralı Odoaker’in Romulus’u öldürmek yerine onu dünyayı yönetmeye davet etmesi, oyunun kara mizahını doruğa çıkarır. Geçmişin yargıcına dönüşen Romulus ile geleceğin yargıcına dönüşen Odoaker’in karşılaşması, imparatorlukların çöküş ve kuruluş döngüsünü ironik bir aynaya çevirir.

Romulus’un hayatta kalmasıyla birlikte tüm yaptıklarının anlamsızlaşması ise trajedinin en absürt finalini yaratır.

Sahnelemenin Gücü: Özellikle Tavuklar

Sahnelemenin en parlayan unsuru tartışmasız şekilde tavuklardır. Müzik, sözler, ritmik düzen ve hakaretlerin oluşturduğu mizahi ton; tavukları oyunun merkezine yerleştirirken kostüm ve koreografi seçimleri de bu konumu pekiştirir. Tavuklar yalnızca anlatıcı değil; oyunun temposunu ve eleştirel bakışını taşıyan asli figürlerdir.

Elbette yalnızca tavuklar değil; sahnedeki tüm oyuncular uyumlu ve güçlü performanslar sergilemiştir. Metnin ritmine, mizahına ve trajedisine hâkim bu oyunculuk, seyirciye bütünlüklü bir deneyim sunuyor. Bu nedenle her oyuncunun adını tek tek yazmak yerine, hepsini aynı düzeyde alkışlamayı tercih ettim.

Yönetmen ve dramaturjinin metne yaklaşımı, absürdün hem entelektüel hem de mizahi boyutunu başarıyla yakalamış; oyuncuların kolektif başarısı ise metni yalnızca bir gösteri değil, aynı zamanda “tiyatro nasıl olmalı?” sorusuna verilen güçlü bir yanıta dönüştürmüştür.

Kısacası oyun, sahnedeki her kelimenin, her hareketin ve her ritmin arkasında büyük bir ortak emeğin bulunduğunu tüm açıklığıyla hissettiriyor. Fırsatı olanların bu oyunu gidip izlemesini öneririm; çünkü yaşadığımız çağı daha iyi anlamak ve içinde bulunduğumuz trajediyi derinden kavramak için önemli bir fırsat sunuyor.

İsmail Cem Özkan

 

Büyük Romulus

Yazar: Friedrich Dürrenmatt

Çeviren: Vural Ülkü

Yöneten: Barış Erdenk

Oyuncular: Erşan Utku Ölmez, Sinem Şahin Budak, Zeynep Alper Aksoy, Rojhat Özsoy, Fazıl Aksakal, Can Şıkyıldız, Aydın Sezgin, Ayşegül Erkutay, Mustafa Çirkin

Koro: Şimay Demir, Beste Sevin, Öykü Deniz Uğur, Melisa Pelit Demirci

Dekor Tasarımı: Aytuğ Dereli

Kostüm Tasarımı: Burcu Melek Bozan

Işık Tasarımı: Yakup Çartık

Koreografi: Sibel Erdek

Müzik: Gürkan Çakıcı

Yönetmen Yardımcısı: Hülya Kalebayır, Rojhat Özsoy

Asistanlar: Burak Çevik, Melodi Özkazanç, Sefa Çelenk

Sahne Amiri: Emre Emin Aravi

Kondüvit: Gökhan Koç

Işık Kumanda: Gökhan Gülcebi, Tamer Şalcı

Sahne Amiri: Emre Emin Aravi

Kondüvit: Gökhan Koç

Işık Kumanda: Gökhan Gülçebi, Tamer Şalcı

Dekor Sorumlusu: Şaban Şeker

Aksesuar Sorumlusu: Burçin Özdemir

Kadın Terzi: Zeliha Özduran

Erkek Terzi: Ramazan Çakır

Perukacı: Ramazan Akbaş

24 Kasım 2025 Pazartesi

Sessizliğin Sınırında: Bir Mim Performansına Eleştirel Bakış

Sessizliğin Sınırında: Bir Mim Performansına Eleştirel Bakış

Mim tiyatrosu, sessizliğin içine gizlenmiş bir çığlık olarak insana dair en kırılgan hikâyeleri aktarabilen özel bir anlatım biçimi sunuyor. İzlediğim performans, zorunlu göçün duygusal yükünü sessizlikten çıkarıyor ve beden dilinin sınır tanımaz gücüyle yeniden şekillendiriyordu. Bazı sahnelerde yoğun duygu yükü tek bir atmosferde sabit kalsa da, performansın bütünlüklü etkisi güçlüydü.

Sahneye bisikletle giriş, oyunun sembolik düzlemini hemen kuruyor.

Sessiz bir atmosferde duyulan tek ritim, pedalın sesi. Kadın ve erkeğin birbirine bağlı ilerleyişi, kader ortaklığını ve yol arkadaşlığını simgeliyor. Bu bağlılık, acının kişisel değil kolektif bir deneyim olduğunu ilk sahnede hissettiriyor. Aynı zamanda bu sahne, göç deneyiminin fiziksel ve sembolik yükünü bir araya getiriyor.

Oyuncuların sözsüz haykırışları, acının ağırlığını bedenle görünür kılıyor.

“Bizim dilimiz acının dilidir; ölümü tattık hep” diye haykıran bedenler, sözcüklerin hafiflettiği duyguyu yeniden ağırlaştırıyor. William Saroyan’ın evrensel acı anlayışı, performansın alt temasını tamamlıyor: “Acı yalnızca bir halkın değil, tüm insanlığın ortak paydasıdır.” Bununla birlikte bazı sahnelerde beden anlatımının tekrar eden motiflerle ilerlemesi, dramatik çeşitliliği hafifçe sınırlıyor.

Göçmenlik teması, bisiklet metaforuyla güçleniyor.

Göçmenlik ve mültecilik, yalnızca çağımıza ait değil; tarihin kırılma anlarında tekrar eden insanlık deneyimleri. Bisiklet, ne tam bir özgürlük aracı ne de yalnızca yük taşıma aracıdır; göçmenlerin sınırlı eşyalarıyla sınırı geçişini simgeler ve kırılgan bir ilerleyişi temsil eder. Rusya–Norveç arasındaki Storskog sınırı, bu kırılganlığı somutlaştırıyor; teller, göller ve akarsularla çizilen sınır, bedenlerde sessiz bir gerilime dönüşüyor.

Performans, izleyiciyi temel bir soruyla baş başa bırakıyor:

“İnsan ne zaman evindedir?”

Göçmenler için ev, geride bırakılan ülke değil; yeni yaşam umudunun ulaştığı son sınırdır. Dilini, kültürünü ve değerlerini öğrenmeye çalıştıkları yer, ancak kabul gördükleri ölçüde “ev” niteliği kazanır. Belki de yanıt şudur:

“İnsan, ancak dili, yakınları ve kimliğiyle birlikte kabul edildiğinde evindedir.”

Mim tiyatrosunun gücü burada öne çıkıyor:

Sessizlik, hikâyeye dönüşüyor ve sözcüklerin açıklayamadığı, cesaretle dile getirilemeyen duygular beden yoluyla aktarılıyor. Bazı sahnelerde duygusal yoğunluğun sabit kalması, anlatının derinleşme imkânını sınırlasa da, performans genel olarak zorunlu göçün ardındaki insanlık hâllerini etkili biçimde iletiyor.

Kadın ve erkeğin iplerinin çözülmesi, yolculuğun sonunda dramatik bir çözülmeye işaret ediyor.

Bu çözülme, sınırın öteki tarafına geçişi simgeliyor ve yol arkadaşlığının zorunlulukla şekillendiğini gösteriyor. Aynı bisiklet üzerinde ilerleyen iki beden, kader birliğinin sembolü olarak öne çıkıyor. Yolculuk sona erdiğinde, birlikte hareket etmenin koruyucu hâli özgürleşmeye bırakılıyor.

Oyuncuların teknik performansı, dramatik anlatımı destekliyor.

Ertürk Erkek ve İrem Melis Topaloğlu, beden ve mimik hâkimiyetleriyle rolleri güçlü bir biçimde taşıyor. Video ve ışık efektleri performansı güçlendiriyor; Ermenice ve İngilizce dış sesler, sessizliği anlam katacak şekilde bedene tercüman oluyor. Arka fondaki su geçişi sahneleri, akarsuların ve derelerin derinliğini etkileyici bir şekilde aktarıyor. Tehlikeli sulardan geçerken de oyuncular hâlâ birbirine bağlı ilerliyor.

Sonuç olarak, sahne önünde ve arkasında bütünlüklü ve etkileyici bir performans sergilendi. Bazı sahnelerde dramatik tekrarlar ve yoğunluk dalgalanmaları gözlenmiş olsa da, genel etki güçlüydü; izleyici sadece ayağa kalkıp alkışlamakla yetiniyor.

İsmail Cem Özkan

 

Displaced

Yazar: William Saroyan

Yönetmen: Ertürk Erkek

Proje Danışmanı: Ozan Ömer Akgül

Proje Tasarım: Özge Ayşegül Fişenk

Seslendirme Sanatçısı: Tara Demircioğlu, Yeğya Akgün

Ses & Efekt Tasarım: Oğuzhan Akalın

Ses & Efekt Operatörü: Sena Tural

Oyuncular: Ertürk Erkek, İrem Melis Topaloğlu, Barış Sezen Sezgin

22 Kasım 2025 Cumartesi

Eşeğin Gölgesi – Bir Absürdün Bugüne Düşen Gölgesi

Eşeğin Gölgesi – Bir Absürdün Bugüne Düşen Gölgesi

Bakırköy Belediye Tiyatrosu, Eşeğin Gölgesi oyunu ile seyircisine prömiyerle merhaba dedi. Oyunu nasıl yazacağım konusunda kafamda birçok alternatif dolaştırdım; ancak en sonunda, oyunu izleme şansı olmayanlara yönelik yazmayı tercih ettim. Sonuçta oyunu izleme şansı olanlar, kendi fikirlerini oluşturacaktır. Önemli olan, gitme imkânı olmayan ve okumayı sevenlere doyurucu bilgi vermek. Nasıl olsa teknik ve akademik tarafını mutlaka birileri yazacaktır…

Oyunun sahnelendiği Bakırköy Belediye Tiyatroları Leyla Gencer Sahnesi (tam adıyla Leyla Gencer Opera Sanat Merkezi), Bakırköy Adliyesi’nin arkasında yer alıyor. Çok güzel, modern bir bina. Beklediğimden daha etkileyici geldi. Binanın yüzünde dev bir ekran karşıladı. İçeri girip salonu görünce daha da şaşırdım. Akustiğe özen gösterilmiş ve sahnenin derinliği gerçekten etkileyiciydi. Sahne adeta salonu kucaklıyordu.

Haldun Taner’in 1965 yılında yazdığı Eşeğin Gölgesi adlı oyunu izleyecektim. Salonda Haldun Taner’in eşinin bulunması, metne ve biçime ne kadar dikkat edildiğini gösteriyordu.

Eşeğin Gölgesi, Türk tiyatrosunda epik tiyatronun ilk örneklerinden biridir. Taner, Samsatlı Lukianos’un bir masalından yola çıkarak batı epik geleneğini Türk ortaoyunu unsurlarıyla buluşturur. Bu nedenle oyun hem yerli hem evrensel bir dile sahiptir. İlk sahnelenişinde “komünizm propagandası” gerekçesiyle soruşturmaya uğramış olması bile, oyunun düzenle ve güç ilişkileriyle kurduğu bağın tarihsel göstergesidir.

Mizah ölmez; zamansızdır ve tüm coğrafyalarda yaşar. Bu oyun da her sahnelendiğinde benzer tepkiler alacaktır. Sonuçta ezen ile ezilen arasındaki dengeler mahkemeler aracılığıyla kategorize edilir ve zamanla absürt davalara dönüşür. Birileri bu durumu kendi lehine çevirir ve aptalların üzerinden günü kurtarır. Para el değiştirir; fakir daha da fakir olur…

Murat Karasu’nun rejisi ve Irmak Bahçeci’nin dramaturgisi, oyunu bugünün siyasal ve toplumsal diline başarıyla taşımış. Metindeki eskimiş kısımlar yerine yerleştirilen yeni dokunuşlar oyunu sanki bugün yazılmış gibi güncel kılıyor. Bu “yenileme”, Taner’in absürd mizahını incitmeden yapılmış. Oyunun akışında çok doğal bir karşılığı var.

Sahnede dönen platformlar yalnızca dekoru değil, zamanı da dönüştürüyor. Her gölge, yeni bir sahnenin ve yeni bir ihtilafın başlangıcına dönüşüyor. Kaos ile düzenin aynı anda var olduğu bu yapı, koreografi ve hareket düzeniyle desteklenmiş. Oyuncuların bedenleri, mimikleri ve ritimleri metnin absürd dünyasını somutlaştırıyor.

Canlı müzik sahnenin iki tarafına yerleştirilmiş. Seyirciden uzak ama gölge altında tamamen kaybolmamışlar. Oyunun akışına uygun, yeniden yazılmış sözlere notalarıyla katkı sunuyorlar.

Sahnenin ortasındaki platform dönüyor; dönmediğinde ise perdelerin hareketi aynı duyguyu veriyor. Perdelere yansıyan ışık gölge oluşturuyor ve her gölge başka bir bölümün hikâyesine atılan ilk adım oluyor. Gölgeler üzerine kurulan olayların saçmalığı, oyuncuların bedenlerinde, mimiklerinde, seslerinde ve hareketlerinde can buluyor. Kaosun olduğu yerde düzenin ne kadar ince düşünüldüğü, hareket ve dans düzeninde açıkça görülüyor. Oyuncuyu görünür kılan kostümünden dekoruna, sesten ışığa kadar her unsur özenle uygulanmış.

Oyunun sonunda gelen alkışlar ve yükselen kahkahalardaki acı gülüşler bunun göstergesi. Yaşadığımız çağın gölgesi sahnede. Sahneden bize ise absürtlük, aradan geçen onca yıla rağmen taze ve dokunaklı biçimde ulaşıyor. Dramaturg, eskimiş olanın yerine öyle parçalar monte etmiş ki, sanki bugün yazılmış gibi duruyor. Geçmişin absürt öyküsü, bugün olmayan bir eşeğin gölgesinde yeniden canlanıyor. Çünkü eşeklerin kökünü kurutan insanlık yerine hiç yorulmayan teknolojiyi koymuş. Ama insanlar için hiçbir zaman “eşek” eksik olmayacak. Eşekler hep bizimle yaşayacaktır.

Oyuncuların hepsi mikrofon taşımakta, ancak bu oyunda akışı bozmaz. Çıplak sesleri sahnede ve en arka koltuğa rahatça ulaşabiliyor. Mikrofon kullanımı yerinde; şarkılarda koro olarak ses çıkışıyla birlikte çalışıyor. Ses efektlerinde kullanılmış ve hiç bir fazlalık yoktu. Gözümü kapatıp oyunu ses ile izlediğimde, sahneden gelen sesi hissettim.

Her çırağın rüyasıdır ustasının rolünü çalıp işyerinin sahibi olmak. Birden zengin olup, kendisine rakip gördüğü ama işbirliği içinde olduğu esnafa caka satmak ister. Berber çırağı Şaban, panayıra gitmek için eşekçi çırağı Mestan’dan bir eşek kiralar. Yolda sıcaktan bunalınca Şaban eşeğin gölgesinde dinlenmek ister. Olacak iş midir peki? Hiç bedelini ödemeden gölgede sefa sürülür mü?

Mestan, Şaban’dan bir akçe gölge bedeli isteyince iki çırak kendilerini mahkeme kapısında bulur. Ama burası Abdalya! Her iş parayla yürür. Mahkeme masrafı dağ gibidir. Kadılar meseleyi uzattıkça uzatır. Mahkemelerin önünde bekleyen avukatlar ve mahkemede görevli olanlar, açılacak davaların peşindedir. Sonuçta onların çorbası bu bürokratik kağıtların üzerinden kaynar…

Eşek davası sermaye sahiplerinin isteğiyle büyüdükçe büyür; yayıldıkça yayılır. Yüksek mahkemeler, medya ve siyasi partiler işe karışır. Koca ülke karpuz gibi ortadan ikiye ayrılır. Yarısı Eşekçi, yarısı Gölgeci Abdalya halkı. Tarafsız olmak mümkün değildir. Halk işi gücü bırakıp kavgaya tutuşur. Asıl önemli mevzular unutulur.

Sonunda Şaban’ın haklı olduğunu söyleyenlerle Mestan’ın haklı olduğunu savunanlar arasındaki kutuplaşma Abdalya’yı ikiye böler. Siyasi partilerin adı bile “Eşekçiler” ve “Gölgeciler” olarak değişir. Oyundaki tek mantıklı kişi olan ve kırmızı atkısıyla dikkat çeken karakter, akla uygun cümleleri yüzünden tepki çeker. Her zaman olduğu gibi “vatan haini” ilan edilir ve toplumdan dışlanır.

Reji, Taner’in taşlamasının bugünkü Türkiye’ye nasıl kolayca oturduğunu seyircinin yüzüne çarpıyor. Kutuplaşma, adaletin ticarileşmesi, absürd davaların büyütülmesi, medyanın manipülasyonu ve siyasetin toplumu ikiye ayırma iştahı… Tüm bunlar oyunun bugün hâlâ neden canlı olduğunu açıklıyor.

Salonun Bakırköy Adliyesi’nin hemen arkasında bulunması, tesadüf değilse zekice bir ironi. Tesadüfse bile hayatın mizah anlayışı Taner’inkiyle aynı!

Eşeğin Gölgesi, zamansızlığını koruyan bir klasik. Bakırköy Belediye Tiyatrosu’nun bu sahnelemesi metnin politik mizahını bugüne yeniden kazandırmış. Hem teknik hem yorumsal olarak güçlü bir iş ortaya koymuş. Seyircinin kahkahalarının altındaki acı gülümseme, oyunun her dönem taze kalmasının en net göstergesi.

Eşek ölürse gölgesi olmaz. Gölgesi olmayanın davası da olmaz… Ama görünen o ki, biz gölgelerle kavga etmeye devam edeceğiz.

İsmail Cem Özkan

 

Eşeğin Gölgesi

Yazan: Haldun Taner

Yöneten: Murat Karasu

Dramaturg: Irmak Bahçeci

Yönetmen Yardımcısı: Ercan Koçak, Özge Çatak

Dekor Tasarımı: Ali Yenel

Kostüm Tasarımı: Ayçin Tar

Müzik: Tolga Çebi

Hareket Düzeni: Cihan Yöntem

Yardımcı Hareket Düzeni: Utku Demirkaya

Işık Tasarım: Cem Yılmazer

Söz Yazarı: Faruk Üstün

Reji Asistanı: Arda Güleryüz

Teknik Ekip:

Sahne Amiri: Seval Özdemir

Sahne Tekniği: İsmail Hakkı Alev, Faruk Sayın, Bekir Çakıcı

Aksesuar: Orhan Yıldız/ Muhammed Ali Alışkan

Kostüm: Filiz Kaplan/ Burak Kayık

Işık: Güner Şen/ Bahadır Veznedar/ Hüsamettin Özdemir

Ses Efekt: Erdal Tok, Hakan Gületınmaz, Hakan Barut, Fahri Karaca

Orkestra: Uğur Çerkezoğlu, Melih Yüzer, Aykut Yıldırım, Ersin Toz, Adem Elkaya, Ebru Mine Sonakın

Oyuncular: Alper Altuner, Ali Kil, Arda Akyüz, Ayşe Demirel, Bulut Akkale, Burak Dur, Can Esmeray, Doğuş Can Uzun, Eda Özdemir, Emre Koç, Ercan Koçak, Gözde Ayar, Kadir Hasman, Murat Şenol, Nazan Koçak, Özge Çatak, Sevda Karabulut, Zeyno Eracar

 

20 Kasım 2025 Perşembe

Doğadan Kopan İnsan ve Zehirle Kurulan Yeni Dünya

Doğadan Kopan İnsan ve Zehirle Kurulan Yeni Dünya

Alüminyum fosfat bir aileyi ortadan kaldırdı… İnsan, kendi dışında canlıların aynı ortamda yaşamasını kendisine tehdit olarak görmüş ve onları yok etmek için her türlü aracı, silahı ve zehri geliştirmiştir.

İnsan, kendisini doğadan koparırken, doğada var olanların kendi yaşam alanında bulunmasını bir biyolojik silah gibi algılıyor; onlara karşı düşmanca bir hukuk, daha doğrusu hukuksuzluk, işletiyor: “Olanı imha et, bir daha bulunmasın” diyerek bir tür soykırıma girişiyor.

Doğadan kopuş yalnızca fiziki değil; insanın kendisini bütün canlılardan üstün gören zihinsel bir evrilişidir. Bu zihinsel kopuş, sonraki tüm şiddetin temelini oluşturur.

İnsanların böcekler, fareler, akreplerle savaşı yeni değildir. Orta Çağ’ın büyük salgınlarının hayvanlardan bulaştığına inanılan dönemlerinde, vebalılar için adalar oluşturulmuş; toplumdan dışlanan bu insanlar için ayrı mezarlıklar yapılmıştır. Ölüme terk edilen bu kitleler, savaş zamanlarında karşı tarafın kale surlarını aşmak için bile kullanılmış; su kaynaklarına atılarak vebanın korunaklı şehir içine yayılması amaçlanmıştır.

Böcekler ve hastalıklar hem korku hem de savaş aracı olarak kullanıla gelmiştir.

Tarih boyunca korku, çoğu zaman bilginin yerine geçti; hastalıkların kaynağı anlaşılmadıkça her canlı potansiyel düşman sayıldı.

Bugün laboratuvarlarda biyolojik silah çeşitliliği artmakta; barış zamanında bile bu silahların toplum içinde ne kadar sürede, ne kadar alanı etkilediği üzerine testler yapılmaktadır. Bir anda, hiç bağlantısı olmayan bir coğrafyada ölümler artabiliyor. Ölümlerin Allah’tan geldiğine inananlar için tek çare dua etmek gibi görünürken, bu ölümleri silah olarak kullananlar için her ölüm bir veri, bir ölçüm, bir deney niteliği taşıyor.

Böcekler bir anlamda silahtır; çünkü doğadan kopan insan, kendi ölümünü yine doğadan kopararak yok ettiği canlılardan devşirdiği yöntemlerle hazırlamaktadır.

Modern dünyada ölüm bile rastlantı olmaktan çıktı; hesaplanan, ölçülen, izlenen bir olguya dönüştü. Bu da insanı yalnızca kurban değil, aynı zamanda veri hâline getiriyor.

Büyük şehirlerde böceklerden kurtulmak için kontrolsüz bir savaş yürütülüyor. Geçmişte ülkemizde satışı serbest olan, ancak Amerika’da yasaklanan fare zehirleri uzun süre yaygın biçimde kullanıldı. Bu kullanımın ardından Alzheimer hastalığının ülkemizde belirgin biçimde arttığını bugün yaşayarak görüyoruz. Söz konusu zehirlerin ciddi yan etkileri vardı; ancak yakın zamana kadar evlerin salonlarına, odalarına, mutfaklarına, kilerlerine bırakılarak solunması kaçınılmaz hâle getirildi. Hepimiz farkında olmadan o gazların kurbanı olduk.

İnsan, kendisini koruduğunu sandığı her müdahalede aslında görünmez bir bedel ödüyor; bu bedelin ne olduğunu ise çoğu zaman yıllar sonra fark ediyor.

Yaz aylarında bizi sinir eden sivrisinek vızıltısı, birçok salgın hastalığın da habercisi olabilir. Steril ortamda üretilmiş sivrisineklerin barış zamanında bile insanları öldürmek için kullanılabildiği bilinirken, sivrisineği yok etmek için üretilen ilaçlar devasa bir pazar oluşturmaktadır. İlaç firmaları ürettikleri zehirleri “etkisiz hâle getirmek” bahanesiyle oda spreyi ya da vücut spreyi şeklinde tüketiciye sunmaya devam ediyor.

Piyasa, tehdidi yok etmeye değil; tehdidi sürekli kılarak kârı büyütmeye odaklanır. Sorun çözülmez, yalnızca satın alınabilir hâle getirilir.

Kapitalist dünyada hayvanlara ya da insanın hoşuna gitmeyen diğer canlılara karşı kullanılan her araç bir piyasa ürünüdür. Bu rahatsızlıklar, birilerinin kasasını dolduran bir ürüne, bir pazarlama stratejisine ve bir PR çalışmasına dönüşüyor.

Doğadan kopan insan, doğanın canlılarını kendisinden uzaklaştırırken; onların yokluğuyla şekillenen yeni ekosistemde, yine o canlılara karşı geliştirilen ürünlerle yeni bir tüketici kitlesi yaratıyor. Bu kitleyi sürekli ve istikrarlı biçimde hasta ederek yeni ilaçlara ihtiyaç duyar hâle getiriyor; depolardaki üretilmiş ilaçlar tükenene kadar da insanların çaresizliğini izleyerek para kazanmaya devam ediyorlar.

Böylece insan, hem av hem avcı, hem üretici hem tüketilen hâline gelir; modern düzenin en büyük ironisi budur.

Alüminyum fosfat, Nazi rejimi döneminde insanların duş odalarına alınıp suyla karıştırılarak Yahudileri, Çingeneleri, komünistleri ve ötekileştirilen tüm grupları boğmak için kullanıldı. Duş yaptığını sanan insanlar, bu karışım nedeniyle nefessiz kalarak hayatlarını kaybettiler. Bugün Naziler yok belki, ama onların mirasını devralanlar hâlâ görev başında.

Bir insanın ya da bir böceğin ölmesi arasında onlar için fark yok; sonuçta öldürmek amacıyla üretilmiş bir zehir işlevini yerine getiriyor. Bizler ise ya ölerek ya da muhtaç hâle getirilip sağlık sistemine bağımlı bırakılarak, sahip olduğumuz tüm birikimlerin elimizden alınmasını gözyaşlarıyla izliyoruz.

Belki de en acı soru şudur: İnsan kendi yarattığı zehirden kaçabileceğine gerçekten inanıyor mu?

İsmail Cem Özkan

Karanlık Bir Aynaya Bakmak: Epstein Dosyası ve Düzenin Görünmeyen Yüzü

Karanlık Bir Aynaya Bakmak: Epstein Dosyası ve Düzenin Görünmeyen Yüzü

Bugünlerde Epstein dosyası yeniden gündemde. Trump’tan Putin’e uzanan bağlantılardan, çeşitli karanlık yapılardan ve bu ilişkiler ağına dahil olduğu iddia edilen güçlü isimlerden söz ediliyor. Skandalın büyüklüğü, yalnızca adları geçen kişilerden değil, bu kişilerin temsil ettiği güç merkezlerinden kaynaklanıyor.

“Epstein” soyadının kökenine baktığımda ilginç bir detayla karşılaştım. Almanya’nın Hessen eyaletinde yaşayan Yahudilere zamanında “Epp” denirmiş; yani “Hessen kökenli Yahudi.” Yahudi Soykırımı Müzesi’nde Hessen’de yaşanan soykırım dönemine, gettolara ve Nazi öncesi tarihsel sürece dair anlatıları okuduğumda, bölgenin tarihinin ne kadar katmanlı olduğunu görmüştüm. Fırsatını bulan birçok Yahudi’nin yeni dünyaya göç etmesi de bu tarihsel arka planın bir parçası. Hessen, Almanya’nın en zengin bölgelerinden biridir; finansın kalbi olarak bilinen Frankfurt da hem ekonomik hem teknolojik açıdan Avrupa’nın en önemli merkezlerinden biridir.

Amerika’ya göç eden Almanya kökenlilerin yıllar içinde bir buluşma ve dayanışma kültürü geliştirmesi şaşırtıcı değildir; sonuçta gurbet, insanları birbirine yaklaştırır. Zamanla ekonomik güç arttıkça kaygılar azalır, zevkler ve tüketim ön plana çıkar. Bu tüketim çılgınlığı kimileri için bir kariyer, kimileri için bir kazanç kapısıdır. Ancak büyük para akışlarının devletten tamamen bağımsız olması beklenemez; devletler, eğer varlıklarını korumak istiyorlarsa, kara para ve organize suç ilişkilerini izlemek zorundadır.

Epstein dosyası da tam bu noktada karşımıza çıkar. İddialara göre, soruşturmanın işaret ettiği karanlık ağın içinde devlet kurumlarının ve istihbarat yapılanmalarının kesiştiği alanlar bulunuyor. Amerika’da etkili olmak isteyenlerin önce lobicilerle temas kurması gerektiği söylenir; işte tam bu temas noktaları, güç ilişkilerinin en çok tartışıldığı yerlerdir.

Bu nedenle dosya, dini, dili veya rengi ne olursa olsun kapitalizmin sert yüzünü görmek isteyenler için çarpıcı bir örnek sunuyor. Gücün, paranın ve nüfuzun birleştiği kapalı ortamlarda insanlık dışı suçların nasıl zemin bulabildiğini gösteriyor. Nitekim güç, para ve kapalı ağlar bir araya geldiğinde adalet mekanizmalarının zayıfladığı tarih boyunca defalarca görülmüştür.

Epstein, yalnızca ABD’ye özgü bir mesele değildir; dünyanın dört bir yanında görülen bir yapısal sorunun adıdır. Elit ağları, lobicilik düzenleri, finans-siyaset ilişkileri ve cezasızlık kültürü… Kapitalizmin denetimsizliğe sürüklendiğinde parayı yücelttiği ve bunun ahlaki çürümeyi kaçınılmaz kıldığı bu dosyada çıplak bir biçimde ortaya çıkmaktadır.

Tüm bu tablo, aslında tekil bir skandaldan çok daha fazlasını işaret eder: Dünyanın üzerinde döndüğü düzenin, vitrinde sunulanla gerçekte işleyen arasındaki uçurumu. Epstein dosyası çoğu zaman bir “istisna” gibi anlatılsa da, güç yapılarını yakından inceleyenler için son derece tanıdık bir manzaradır. Bu olay, devletlerin, finans çevrelerinin ve elit ilişkilerinin bir noktada nasıl iç içe geçtiğini, hukukun ise çoğu zaman kapı eşiğinde bırakıldığını gözler önüne seriyor.

Bu nedenle mesele, yalnızca kimlerin adının geçtiği değildir. Asıl mesele, gücün denetlenmediğinde nasıl bir karanlık üretebildiğidir. Tarih boyunca farklı rejimlerde, farklı coğrafyalarda değişmeyen tek şey şudur: Gücü paylaşanların kurduğu kapalı dünyalar, en sonunda toplumun en savunmasız kesimlerini hedef alır ve en derin yaraları da onlara açar.

Epstein dosyasının önemi de buradadır. Bir dönemin değil, bir zihniyetin; bir kişinin değil, bir düzenin aynasıdır. Kapitalizmin, devlet mekanizmalarının ve elit ilişkilerinin karanlıkta buluştuğu bu zemin, yalnızca Amerika’nın değil, tüm modern dünyanın yüzleşmesi gereken bir gerçektir.

Sonuçta ışığın değeri, karanlığı ne kadar aydınlattığıyla ölçülür. Epstein dosyası da karanlığın nerede biriktiğini gösteren ender anlardan biridir. Onu anlamak, sadece bir skandalı değil, bütün bir sistemi okumak için bir fırsattır.

İsmail Cem Özkan

18 Kasım 2025 Salı

Kiralanan Dünya: Geleceği Bile Kiraya Veren Sistem

Kiralanan Dünya: Geleceği Bile Kiraya Veren Sistem

“Mülksüzleştirme” kavramını da kapitalistler, tıpkı birçok başka kavram gibi, sosyalistlerin elinden alıp kendi çıkarlarına uygun biçimde yeniden tanımlamayı başardılar. Bir zamanlar mülk sahibi olanların ellerindeki varlıklar çeşitli mekanizmalarla geri alınırken, bireyler giderek kiracı konumuna indirgeniyor; kirasını ödeyemeyenler ise icralık hâle sürükleniyor.

Geçmişte bir bilgisayar satın aldığınızda, yazılımların kullanım hakkını bir kez alır ve neredeyse “ömre yayılan” bir süre boyunca özgürce kullanabilirdiniz. Yeni versiyonlar çıktığında bunlar bir seçenekti; mülkiyetin kendisi ise tartışmasız biçimde satın alan bireye aitti. Ancak zamanla bu düzen değişti. Yazılımlar artık “sahip olunacak ürünler” olmaktan çıkıp “süreli kullanım” hakkına dönüştürüldü. Abonelik modeli, mülkiyetin yerini tamamen aldı; kalıcı kullanım hakkının yerini “kiralanmış işlevsellik” aldı.

Bu dönüşüm yalnızca dijital ürünlerde kalmadı. Ulaşım sektöründe bile aynı mantığın işletilmeye başladığını gördük. Eskiden uçak biletlerinde “last minute” vardı; son dakikada en ucuza uçma imkânı. Bugün ise tam tersine, en son biletini alan en pahalı uçan yolcudur. Havayolu şirketleri, kendilerine ihtiyaç duyan yolcunun yerine, uçmak zorunda olan yolcuya yöneldi. Uçuş boyunca koltuğu size kiralıyorlar; seyahat bittiği an o koltuk artık bir başkasının oluyor.

Böylece dünyaya gelen her birey, kapitalist sistem açısından muhtaç, sürekli borçlandırılabilir ve kiraya mahkûm bir müşteri hâline getiriliyor. Mülk edinmek yerine kiralamak dayatılıyor; ömrünüz sona erdiğinde de “sahip olduğunuz” şeyleri yakınlarınıza devretme imkânınız giderek azalıyor. Bu sürecin doğal sonucu, miras kavramının aşınması—hatta uzun vadede tamamen ortadan kalkması—olacaktır.

Çocukluğumda oynadığım “Monopoly” oyununu hatırlıyorum. Bu oyunda en avantajlı olan, aslında en çok parası olan değil; kontrol edebildiği alanlar üzerinden kullanım hakkı için bedel talep edebilen oyuncuydu. Oyunun sonunda mutlaka biri kazanır ve o kişi oyunun “tröstü” hâline gelirdi. Tröst her şeyi belirler, hâkimiyet kurar; parası bitip kirayı ödeyemeyen oyuncu oyundan çekilmek zorunda kalırdı. Geriye kalanlarla oyun devam ederdi. En çok parası ve mülkü olan, yani tröstleşmiş oyuncu, oyunun mutlak hâkimi olurdu. Kapitalizm ise bugün, küreselleşme adı altında tam anlamıyla tröstleşme sürecine girmiş durumdadır. Sonuçta, oyundan çıkan için mülkiyet fiilen ortadan kalkar.

Kapitalist düzenin bugünkü biçimi, mülksüzleştirmeyi yeni bir seviyeye taşıdı. En zengin olanın toprağını, alanını, sahip olduğu imkânları ancak parası yetenlerin kullanabildiği bir düzende; mülksüzlerin sığınacağı son yer çöplükler olacaktır. En sonunda nefes alıp verenlerin ekmeklerini kazanabileceği tek alan, sistemin dışına itilmişlerin birbirine tutunduğu o çöplükler kalacaktır. Kapitalizm, sadece mülkü değil, geleceği dahi kiralanabilir bir hizmete dönüştürmektedir.

Ancak tarih bize gösterir ki her tröst, her sermaye birikimi, bir noktadan sonra kendi çelişkilerinin altında ezilir. Kapitalizm, mülkiyeti tekelleştirdikçe; mülksüzlerin sayısını, öfkesini ve örgütlü gücünü de büyütür. Bugün çöplüklere itilmiş gibi görünenler, aslında yarının yeni dünyanın kurucu sınıfıdır. Çünkü üretimin gerçek taşıyıcısı mülksüzlerdir; mülkiyet tröstlerin elinde birikir, fakat yaratılan değer onların değil, çalışan milyonların emeğinin ürünüdür.

Ve bir gün, kiralanmış hayatların zincirine vurduğu bu kitleler, kendi ortak çıkarlarının bilincine vardığında, tröstlerin üstüne kurduğu iktidarı süpürüp atacak güce sahip olacaktır. Kapitalizmin sonunu hazırlayacak olan şey, işte bu büyüyen çelişkidir: Bir yanda her şeyi kontrol ettiğini sanan azınlık, diğer yanda her şeyi üreten ama hiçbir şeye sahip olmayan çoğunluk.

Sonunda o çöplükler, sistemin dışına atılanların değil; sistemin kendisinin çürüme alanı hâline gelecektir. Mülksüzler, bir kez ayağa kalktığında, kiraya mahkûm edilmiş bir dünyayı değil; ortak emeğin ortak mülkiyetini temel alan yeni bir toplumu kuracaktır. Ve gerçek gelecek, işte o gün kiralanmaktan çıkıp yeniden halka ait olacaktır.

 

İsmail Cem Özkan

15 Kasım 2025 Cumartesi

Tüketilen Bir Kuşağın Sessiz Çığlığı

 Tüketilen Bir Kuşağın Sessiz Çığlığı


Haberlere bakıyorum; yandaş, candaş, muhalif ya da değil… Hepsinin ana teması belli: Yolsuzluk, rüşvet, adam kayırmacılık ve ekonomideki krizin neden olduğu, sonuçları ölüme kadar varan bir saldırganlık. Kendini ifade edemeyen erkeğin kadını öldürmesi, kendi ayakları üzerinde duran kadına yönelik şiddet sarmalı… Tüm bunlar, sistemin yaşadığı çöküşün aileye ve bireye kadar inmiş hali.

Solcu geçmişe sahip ailelerin çocuklarının çetelere karışması, uyuşturucuya yönelmesi ya da torbacılık yapması… Bunların hiçbiri tesadüf değil; hepsi, gerçeğin üzerini Instagram filtresiyle örter gibi parlatılmış haber bültenlerinin gölgesinde büyüyor. Bir yandan “Sokağa çıkmayın, çete gelir vurur” korkusu pompalanıyor, diğer yandan yağmur gibi yağan zamlarla alım gücü eriyor. İnsanlar mücadele etmek yerine “bana dokunmayan yılan bin yaşasın” kolaycılığına teslim ediliyor. Bütün bunların “ülkenin bekası” adına yapıldığı söyleniyor. Devletin çıkarı varsa gerisi teferruat!

Toplumsal şiddet, aile içi mesele gibi sunuluyor; medya gerçekliği uyuşturuyor. Sosyal medyaya sığınan gençler ise yaşadıklarını değil hayallerini sergiliyor; görünürlük için yarışırken algoritmanın kölesi hâline geliyorlar. “Kaç kişi beğendi, hangi açı daha seksi, hangi saat daha çok izlenir” gibi sorular hayatlarının merkezine yerleşiyor.

Ey hayattan kopmuş birey… Birinci vazifen tüketmek. İkinci vazifen yok. Korkuyu büyütmek için erkeksin silah, kadınsan bedenin üzerinden değer biçiyorlar. Sana sunulan düzen, hayallerin yerine bedenini satmanı öneriyor; başka sermaye bırakmadıkları için…

Ama yetmiyor. Sana bir de başkasının gemisinin güvertesinde seksi poz vermeni söylüyorlar. Çünkü seni asıl beğenecek olanlar o gemilerin sahipleri; parası, gücü, medya araçları elinde olanlar… Sokakta çöp toplayan, atölyede sabahlayan, plazalarda getir-götür yapan milyonlar beğense ne olacak? Sana ulaşmaları mümkün değil; çünkü kendini onlara değil, zenginliğin ışığında poz veren efendilere sunman isteniyor.

Dünyanın her yerinde servet elitleri, şöhreti ve güzelliği bir yatırım aracı gibi görür. Zamanında gençliklerini sömürenler de, bugün sosyal medya üzerinden aynı düzeni yeniden üretiyor. Gücü elinde tutanların iştahının, genç bedenler üzerinde nasıl bir pazar yarattığını anlamak için komplo aramaya gerek yok; ortada işleyen dev bir endüstri var.

Ey parası olmayan milyonlar…
Ey çocuklarına anne babalık yapamayan, yapmasına izin verilmeyen ebeveynler…
Eskiden evlatlarınızı “vatan için” ölmeye gönderirdiniz; şimdi “gelecek kurmak için” yurtdışına gönderiyorsunuz.

Ama hiç düşündünüz mü?
Hangi sorundan kaçırırsanız kaçırın, onları daha büyük bir kaosun içine attığınız anlar da olabilir. Gittiği yerde yalnızlaşan, kimliksizleşen, köksüzleşen bir genç… Bu da başka bir kırılma, başka bir kayboluş değil midir?

Bugün toplumun yaşadığı çürüme, bireyin ahlaki kusuru değil; sistemin ürettiği bir sonuçtur. Gençler bozulduğu için düzen çökmüyor; düzen çöktüğü için gençler savruluyor. Ve biz, ışıkları parlayan ekranlarda sunulan hayallerin içinde kaybolurken, gerçeklik en sessiz yerlerde kanamaya devam ediyor.

Ama yine de…
Her çürümenin içinde bir filiz saklıdır. Toplumu ayakta tutan şey, ekranlarda parlayan sahte hayatlar değil; görünmezce süren küçük direnişlerdir. Bir genç kendi bedenini değil, aklını ve emeğini değerli kıldığında; bir anne korkuya teslim olmayıp çocuğuna adalet duygusunu aşıladığında; bir baba susmak yerine gerçeği söylediğinde; bir öğretmen, bir işçi, bir öğrenci “ben böyle yaşamak zorunda değilim” dediğinde sistemin çarkı bir kez daha tökezler.

İnsanı çürüten de sistemdir, iyileştiren de insanın kendisidir.
Ve insan, umudu en derin karanlıklarda bile üretebilen tek varlıktır.

Belki bir gün, tüketilen bu kuşak kendi sesini geri alacak;
belki bir gün sahte parıltılar yerine gerçeğin ışığı değer kazanacak;
belki de değişim, hiç beklemediğimiz bir yerden filizlenecek.

Çünkü umut, en çok çaresiz görünenlerde büyür.
Ve bugün “sessiz çığlık” dediğimiz şey, yarın bir toplumun uyanışına dönüşebilir.

12 Kasım 2025 Çarşamba

Sessizliğin Tarihi: İtaat ve Korku

Sessizliğin Tarihi: İtaat ve Korku

“Kelebeklerin Dili” (La lengua de las mariposas) adlı filmi izledim.

Hikâye, sıradan bir İspanyol kasabasında geçiyor; okul çağındaki çocukların ilk gün heyecanı, bir terzinin en küçük oğlunun gözünden anlatılıyor. O küçük çocuğun dayak korkusu vardır, ancak okulda bunun tam tersiyle karşılaşır: Öğretmeninin ilgisi ve sabrı sayesinde, ilk günün heyecanı kısa sürede alışkanlığa dönüşür.

Ailenin iç yapısı da ayrı bir çatışmayı yansıtır: Annesi koyu Katolik, babası Cumhuriyetçidir. Küçük kasabalarda herkes birbirini tanır; parası olan öndedir, sesi daha çok çıkar. Burjuva kültürünü içselleştirmemiş, ama parayla bir sınıfa yaklaşmış insanlar vardır. Zaman, faşizmin ayak seslerinin duyulduğu dönemdir.

İspanya henüz iç savaşa girmemiştir; ancak cepheler ayrılmaya başlamış, farklı düşüncelere sahip olanlar örgütlenmiştir. Öğretmen Don Gregorio, Köy Enstitüsü veya öğretmen okulu mezunu idealistlerimizi hatırlatan bir figürdür. Dayağa karşıdır, bilimin ışığında öğrencilerine yaklaşır.

Kasabanın meyhanesi, siyasi tartışmaların ve radyodan gelen haberlerin merkezi halindedir. Gelmekte olan büyük çatışmanın izlenebildiği bir süreçtir bu. Cumhuriyetçiler darbeyi izler; ancak engel olabilecek bir konumda değildirler. Halk, Cumhuriyetçi olsa da, faşistlerin güç karşısında sessizce taraf değiştirir. Darbe günü ve sonrasındaki gecelerde insanlar evlerinden alınır, işkencelerden geçirilir.

Düşman bellidir: Cumhuriyetçiler. Monarşi, İspanya’da yeniden iktidardadır ve bu darbe, ülkenin en uzun sürecek diktatörlüğünü başlatacaktır. Ancak darbeci lider öldükten sonra Cumhuriyet yeniden kurulacak, mezarı devlet mezarlığından çıkarılacaktır.

Küçük kasabada, öğretmeninin tutuklanması sırasında ailesi çocuktan aleyhine bağırmasını ister. Bağırırsa “özgürce” yaşayacaktır. Kitaplar yakılmış, niyetler değişmiş, Cumhuriyet’i savunan hiçbir şey kalmamıştır. Düzenin insanı gibi görünen ama gönlü başka, çıkarı başka olanların oluşturduğu bir kasaba…

Toplumlar çoğu zaman faşizmi yalnızca politik bir olay sanır; oysa faşizm, gündelik hayata ve bireysel vicdanlara kadar sızan bir korku rejimidir. Bir çocuk bile, korkuyla doğru bildiğinden vazgeçebilir.

Film, İspanya’nın iç savaşına giden süreci anlatırken hikâyesi evrenseldir; çünkü faşizm yalnızca bir yönetim biçimi değil, insanın ruhuna işleyen bir korkudur. Türkiye’de de benzer kasabalar, öğretmenler ve korkular yaşandı.

12 Eylül öncesinde pek çok yerde insanlar kendi küçük “cumhuriyetlerini” kurmuştu: okullarda, derneklerde, köylerde, mahallelerde. Devrimciler, idealistler, öğretmenler halkla iç içeydi. Ancak darbe ve darbe öncesi “Nokta Operasyon” geldiğinde bu umut bir gecede susturuldu. Dün “halkın öğretmeni” olarak sahip çıkılan insanlar, ertesi gün “sakıncalı” oldu. Evler basıldı, kitaplar yakıldı, kelimeler bile suç sayıldı. Tıpkı İspanya’da olduğu gibi, okunmuş kitaplar sakıncalı diye yakıldı. Kitapların yanması, sessizce korkuya teslim olmanın bir göstergesiydi.

İspanya’da küçük bir çocuk öğretmenine bağırarak kurtulmaya çalıştıysa, Türkiye’de de birçok insan susarak hayatta kalmaya çalıştı. Korku, her ülkede farklı biçimlerde aynı sonucu doğurdu: İtaat edenler “özgür” sayıldı.

Filmin en büyük başarısı, ideolojiyi değil insanı anlatmasıdır: bir öğretmenin vicdanı, bir çocuğun masumiyeti, bir toplumun sessizliği… Film, yalnızca İspanya’nın tarihine değil, baskı görmüş tüm toplumların kalbine dokunur. Faşizm, savaş meydanlarında değil, insanların içinde başlar. Ve o sessizlik, bir kez yerleştiğinde kuşaklar boyunca sürer. İnsanlar “özgürce” yaşarlar — ancak yalnızca itaat ettikleri sürece.

İsmail Cem Özkan

 

Film Bilgileri

Orijinal Adı: La lengua de las mariposas

Ülke: İspanya

Yapım Yılı: 1999

Yönetmen: José Luis Cuerda

Senaryo: Rafael Azcona, José Luis Cuerda (Manuel Rivas’ın öyküsünden uyarlanmıştır)

Oyuncular: Fernando Fernán Gómez, Manuel Lozano, Uxía Blanco, Gonzalo Martín Uriarte, Alexis de los Santos