Aleviliği Tanımlamak mı, Tek Tipleştirmek mi?
Kırklar Cemi'nde kırk kişi baş başa vermiş, Aleviliğin tanımı
ve kökeni üzerine kırk farklı şey söylemiş gibi bir tablo ortaya çıkıyor. Bu
kadar karmaşık ve kaotik bir tanım üretme çabasının neden gerekli görüldüğünü
anlamıyorum. Oysa yaşayan bir Alevilik var ve bu Alevilik de büyük ölçüde
devletin istediği biçime doğru evrilmiş durumda. Cemevleriyle kurumsallaşan
Aleviliğin, Diyanet İşleri Başkanlığı'nın temsil ettiği Sünni İslam
anlayışından temel farkı nedir? Sonuçta her ikisi de kendisini İslam içinde
tanımlıyor.
İran Şiiliği ile Suudi Arabistan'ın temsil ettiği İslam
anlayışı arasındaki fark nedir? Bu sorunun yanıtı aslında nettir. Her iki yapı
da farklılıklarının farkındadır ve kendisini karşısındakine göre tanımlar.
Kimliklerini birbirine benzetmeye değil, ayrımlarını korumaya çalışırlar.
Aynı şekilde, Türkmen, Çepni ve Avşar Aleviliği ile Kürt ve
Arap Aleviliği arasındaki farklılıklar kadar benzerlikler de ortaya
konulmalıdır. Benzerlikler öne çıkarıldığında, Alevi inancı içinde Kürt, Türk
ve Arap eşit bir zeminde buluşabilir. Buna karşın bugün tarif edilen Alevilik
anlayışının, bu üç farklı kültürü birbirinden uzaklaştırdığını; hatta Türk
Aleviliği içinde Kürt Aleviliğini eritmeye yöneldiğini düşünüyorum.
Bunun yanında, Bektaşilik çoğu zaman Alevilik gibi sunuluyor
ve Bektaşi ibadet anlayışı, Alevi inancının temel referansıymış gibi kabul
görüyor. Oysa Bektaşilik ile Alevilik arasında tarihsel kökenleri ve oluşum
süreçleri bakımından önemli farklılıklar vardır. Bektaşilik, Osmanlı Devleti
içinde Yeniçeri Ocağı'nın ihtiyaçlarına yanıt veren kurumsal bir yapı olarak
gelişmiş ve zaman içinde bu ihtiyaçlar doğrultusunda biçimlenmiştir. Bu
yönüyle, farklı kökenlerden devşirilmiş insanları ortak bir kimlik altında bir
arada tutan bir işlev üstlenmiştir.
Aleviliğin ise devletin ya da askerî yapının ihtiyaçlarına
çözüm üretmek amacıyla ortaya çıktığını düşünmüyorum. Tam tersine, Selçuklu
Devleti Alevi toplulukları ortadan kaldırmak amacıyla birçok sefer düzenlemiş,
fırsat bulduğu dönemlerde ağır katliamlar gerçekleştirmiştir. Osmanlı Devleti
de bu geleneği büyük ölçüde sürdürmüş; Alevileri ya sürekli baskı altında
tutmuş ya da devletin ulaşmasının zor olduğu coğrafyalarda yaşamaya
zorlamıştır. Aleviler, ne devlet yönetimine ortak edilmiş ne de devlet
mekanizmasının doğal bir parçası hâline getirilmiştir.
Cumhuriyet döneminde ise yöntem fazla değişmemiş, ancak
yaklaşımında göreceli olarak değiştiğini söyleyebiliriz. Osmanlı
devletinden farklı olarak Aleviler devletin sunduğu eğitim ve kamu olanakları
içine alt kademelere alınarak toplumsal bütünleşme adı altında eritilmeye
çalışılmıştır. Köy kökenli birçok insan öğretmen olarak yetiştirilmiş ve
geldikleri bölgelere atanmıştır. Yasaklanmış Alevi tarikatların ve geleneksel
dini yapıların etkisinin ortadan kaldırılmasında, Alevi kökenli öğretmenlerin
önemli roller üstlendiği de görülmektedir. onlar çağdaşlaşma adına Alevi
inancının izlerinin üzerine toprak serpmişlerdir, sözde laiklik adına köy
içinde yerleşik dedelik, pirlik kurumunu ortadan kaldırılması için mücadele
etmişlerdir. çünkü yasal olarak tekkeler ve tarikatlar yasaktır, bu yasak alevi
kurumları için istisnasız kullanıldı.
Arap Aleviliği ise bugün yeterince tartışılan bir konu
değildir. Onların inanç pratiği, büyük şehirlerde yaygınlaşan Cemevleri içinde
henüz belirgin bir temsil alanı bulmuş değildir. Bunun temel nedenlerinden biri
de Cemevlerinde hangi Alevilik yorumunun belirleyici olduğu konusunun hâlâ
netleşmemiş olmasıdır. Tarih boyunca heterojen bir yapıya sahip olan Alevi
kültürü, Cemevleri aracılığıyla giderek homojenleşme yönünde ilerlemektedir.
Kurumsallaşan Alevilik, geçmişin bütün renklerini aynı ölçüde yaşatmak yerine,
baskın kabul edilen tek bir Alevilik yorumu etrafında örgütlenmektedir.
Bu nedenle Arap Aleviliği bugün daha çok Suriye'de Alevilere
yönelik yaşananlar ve bunların "soykırım" kavramı çerçevesinde
değerlendirilmesi üzerinden gündeme gelmektedir. Türkiye'de ise Arap Aleviliği,
kendi tarihsel ve kültürel özgünlüğüyle henüz yeterince tartışılmamaktadır.
Yaşadığımız ulus-devlet anlayışı içinde Kürtler ve Aleviler,
tarihsel olarak farklı biçimlerde ayrımcılığa uğramış iki toplumsal kesim
olmalarına rağmen, birbirinden uzak toplumsal meseleler gibi ele alınmaktadır.
Böylece "açılım" kavramı da çoğu zaman tek yönlü bir siyaset olarak
şekillenmekte; bir toplumsal kesime yönelik geliştirilen politikalar diğerine
dokunmadan yürütülmektedir. Bunun sonucunda ise her iki kesimin de zaman içinde
çoğunluk içinde eritilmesini hedefleyen bir yaklaşımın güç kazandığı izlenimi
doğmaktadır.
Kısacası, kuruluş döneminden miras kalan ötekileştirme
anlayışının bütünüyle ortadan kaldırıldığı söylenemez. Daha çok, bu anlayışın
yumuşatıldığı ve değişmiş kimliklerle sisteme uyum sağlayanların toplum içinde
yer bulmasına izin verildiği yönünde bir görünüm oluşmaktadır. Başka bir
ifadeyle, insanlar kendi kimlikleriyle değil; dönüştürülmüş, uyumlu hâle
getirilmiş kimlikleriyle kamusal alanda var olabilmektedir.
Böylece ortada yapısal ve tarihsel bir toplumsal sorun
yokmuş da yalnızca bir güvenlik sorunu varmış gibi bir algı üretilmekte; çözüm
de bu güvenlik perspektifi içinde aranmaktadır. Bugün tanıklık ettiğimiz
sürecin büyük ölçüde bu doğrultuda ilerlediğini düşünüyorum.