Galata Gazete


22 Ocak 2024 Pazartesi

Devlet kutsaldır!

Devlet kutsaldır!

 

Ulus devleti, devleti kutsallaştırmıştır, kraldan alıp kutsallığı soyut devlet kavramının içine işlemiştir. Devlet kutsaldır ve koyduğu kurallar mutlaktır… Yanılmazdır, eşitliği hukuk maddeleri ile sağlayacaktır… Adaleti temsil eden bile gözü kapalı bir kadın ile sembolleştirecektir, her yere Themis heykeli dikecek, adalet saraylarında adalet dağıtacaktır… Yunan mitolojisinden ödünç alınan Themis artık daha çok tanınacaktır. Zeus için sunaklarda bir şeyler sunanların oluşturmuş olduğu demokrasi sanayi devrimi ile yeniden hayat bulacaktır, bu sefer oy hakkı tüm halka verilmiştir, sadece köle sahiplerine verilen ayrıcalık kalkmıştır. Krala verilen ayrıcalıkların kalkması gibi demokrasi halk tabanına yayılacaktır…

 

Devlet halkının iyiliğini düşünür, onlar adına karar verir ve uygular, mahkemelerde alınan kararların üstünde bile temsil ettiği ırkın ismi yazacaktır. Alman halkı adına, Türk halkı adına diye başlayan cümleler kurulur ve mahkeme kararlarına işlenir. Çünkü devlet bir halk adına ve temsil ettiği sınıf adına karar verir ama sınıfı genelde görünmez kılarlar, çünkü fırsat eşitliği vardır imajı oluşturmak önemlidir…

 

Devlet halkının iyiliği düşündüğü için devletine karşı gelen ne olursa olsun onu cezalandıracaktır, çünkü kutsal olan aynı zamanda beka sorunudur. Devlet kendi içinde muhalefetini yönlendirir, iktidar değişimleri devletin bekasını etkilemez… İktidar koltuğunda kimin oturduğunun pek önemi yoktur, ama demokrasi için o koltuk önemlidir, çünkü seçme hakkını kullanıyor… Seçme hakkını kullanmak demokrasidir!

 

Kapitalist sistem ulus devleti sayesinde kendini olgunlaştırmış, küreselleşme ile ulus devletini ortadan kaldırmaya çalışıyor, henüz yerine küreselleşmeye uygun devlet yapısı kuramamış ama devleti şirketleri yönetir gibi yöneten otokrat liderler iktidar koltuğuna oturmuştur.  İşadamları devletin başında ulus devletinden kalma siyasi incelikler ortadan kalkmıştır…

 

Otokrat liderleri destekleyen geniş bir halk kesimi oldu, onlarda sağa daha sağa giden politikalar uygulayarak seçmenini kaybetmemeye, yaratılan düşmanlara karşı nefret söylemlerini çeşitlendirerek popüler politikalar üretmeye başladı. Bu da elbette radikal sağın taban bulması anlamına geliyordu. Radikal sağ kısaca faşistler her ülkede iktidar koltuğuna göz dikmiş, seçimleri artık olağan bir yol olarak görmeye başlamışlardı, Hitler bu yolla iktidara gelmemiş miydi? Faşist hareketler için önemlidir sokak, sokak gösterileri bir anlamda taraftarlarını bir arada tutan ve savaşa hazırlayan bir prova özelliğini gösterir…

 

Sokakta faşistler varsa, onun karşısında anti-faşistler de olacaktır.

 

Bu gelişmeler karşısında Avrupa’da anti-faşist hareket muhalefet kanadını temsil eder oldu, siyaset sokağa taştıkça doğal olan bir sonuçtur. Kapitalist sistemde anti-faşist mücadeleye her zaman izin verilmiş ya da göz yummuştur ama komünist ve anti-emperyalist müdahaleye izin verilmemiş, o mücadele yoluna gidenlere karşı her türlü zulüm layık görülmüştür... Genelde anti-kapitalist ve anti- emperyalist mücadele veren örgütlerin liderleri öldürülmüştür...

 

Bugün Amerika’da, Avrupa’da anti-faşist mücadele yapan otonom anti-faşist gruplar vardır ama onlarında belirli bir oranda güçlenmesine izin verilir, içlerinde gelişecek olan antikapitalist söylemlere karşı her zaman bireyleri hedef alan stratejileri mevcuttur. Gençliğin anti-faşist içinde yer almasına göz yumanlar, bu mücadele içinde onlara bir kariyer vererek o mücadeleden çıkmaları sağlanmıştır...

 

Avrupa'da faşist partiler arka arkaya iktidar koltuğuna oturmaya başladı, faşizmin kalesi ve yönetici konumunda olan Almanya'da faşist parti şimdilik ikinci sıraya kadar yükselmiştir, ana muhalefet ve muhalefet arasında fark ortadan kalkınca, aradan göçmen politikasını kullanan aşırı sağı ve faşist harekeleri kitlesel hale getirmiştir.

 

Avrupa'da sağ yükselirken sol…

 

Avrupa solu anti-kapitalist ve anti-emperyalist bir mücadele yerine anti-faşist / Nazi mücadele yapmaktadır... Bugün Avrupa üzerinde yer alan işgalci Amerikan üsleri ve silah depolarına karşı sessiz kalmaktadır... G7 zirvesi Avrupa 'da olduğunda izinli alanlarda protesto etme hakkını kullanıyor...

 

Avrupa sağı ise organik olarak Amerika'daki sağ ile bağı olması yüzünden şimdilik Amerikan üslerine karşı sessiz kalmaktadır, eğer Avrupa çıkarı öne çıkarsa anti Amerikan gösterileri yapabilir, şayet gündemlerinde ki göçmen sorunu geri plana düşerse...

 

Bugün birçok göçmen kendisini sağ içinde konumlandırıyor ve bu sağ tarafından kabul edilmiş durumda... Nazi döneminde Yahudiler ari ırkı bozan olarak gösterilip, o bozanı ortadan kaldırmak üzerine bir iç düşman yaratılmıştır... Yahudiler, Çingeneler eşitlenmesi bu ari tanımı ile olmuştur.

 

Bugün Avrupa sağında ari yerine Avrupa bilinci öne çıkmış durumda...

 

Kutsal devlet nerede kime karşı protesto yapacağına karar verir, bu sayede toplumda sisteme karşı gelişecek her türlü muhalefeti ve devrimci dalgayı yasal protesto etkinlikleri ile kök salmadan yok olmasını hesaplar.

 

Almanya'da anti-faşist gösteriler, devletin izin verdiği alanlarda ve izin verildiği katılım sayısı içinde değişik şehirlerde yapıldı. İzin verilen rakamın üstünde katılım olan yerlerde gösteriler iptal oldu, kitle gönüllü dağıldı...

 

Alman devleti denetiminde olmayan hiç bir şey, Alman toplumu içinde kök salmasının olanağı ne yazık ki yok...

 

Bu gösterilerde bir kere daha çıplak olarak ortaya çıktı.

 

Tarih içinde birçok örneğine sahip olmamıza rağmen bu açıkça yaşanan gelişmeler sonrasında Alman devletinin iktidarını eğer neo-faşistler alırsa, bu durumda Alman halkı yine devletin verdiği sınırlar içinde hareket edecektir... Hitler döneminde yaşanan Alman haklının çıkarına uygun davranışlar, çocukları cephelerde ölürken sessizliği, kendileri yıkıntılar içinde yıkılmış binaların taşından eski evini yapmaya çalışırken duyguları sanırım daha iyi anlaşılır...

 

Halk için devlet mutlaktır, onun bekası için her türlü özveri yapmaya hazırdır...

 

Bir halkın homojen davranması beklenemez elbette, içlerinden küçük gruplar çıkacak, direnecek ve itiraz edecektir ama bu çoğunluğu oluşturan düşünce ve duygu yapısını bozmayacak ve devletin istediği gibi hareket etmeye, onun verdiği sınırlar içinde özgürlüklerini yaşamaya devam edecektir...

 

Almanya'da yaşanan mitingler ve sonrası oluşacak olan siyasi atmosfer insanlığa birçok şey anlatacaktır elbette, fakat tarih bize daha fazla bir birikim sunuyor ve oluşan girdapların gücü ne yazık ki toplumları içine alıp savuracaktır...

 

İsmail Cem Özkan

 

20 Ocak 2024 Cumartesi

Yarın belirsiz mi?

Yarın belirsiz mi?

 

Elbette içimizde bugünden yarını düşünen birçok insan vardır, yarın hangi ödemeyi yapacağını, kiminle görüşeceğini, işi varsa işinde yapması gerekenleri düşünen, fakat eskisi gibi daha uzun vadeli düşünen var mı?

 

Yaşadığımız zaman diliminde, uzun vadeli düşünenin bile içinden çıkamayacağı büyük bir belirsizlikler mevcut, çünkü var olabileceklerini düşündüğümüz birçok şeyin bugün var olma ihtimali dahi az, emekli hayalleri bile açlık ile sınana emeklilere bakınca yok oluyor, nedir bu zaman dilimin bize hükmettirdiği karamsarlık ve onun getirmiş olduğu belirsizlik?

 

Öyle bir belirsizlik içindeyiz ki, tarihin bugüne yansımasına bakar olduk, tarih acaba bize ne fısıldamaktır?

 

Uzun zamandır geçmişi anımsatan ve onun üzerine konuşan bir topluluk olduk. Yayınlanan dünü anlatan kitaplarda kendimizi aradık, belki kendi hikayemizi o geçmişe kolajlardık... Yarına karşı duyulan belirsizlik ve korku bizi geçmişin anılarında ve yeniden yaratılan gerçeklik içinde vicdanımızı rahatlatıyoruz... Masa başında açılan bir rakı şişesi ve geçmişin türküleri, marşları tekrar edilirken bile o geçmişte yaşarken duymadığımız duyguları ve yoldaşlıkları içimizde yeniden yaratıyoruz...

 

Uzun zaman oldu dünü konuşmaya başlayalı ve bizler dünü konuşan örgütlü bireyler olduk. Yeni örgütümüzün adı; dünde yaşayan ve dünü özleyenler birliği... Aidatımız dün, yaptıklarımız ya da yapamadıklarımız... Dillendirilmeyen şeyler o kadar çok ki, dillendirdiklerimiz onların üstünü örtüyor.

 

Bir prense bir Sırp tarafından vurulacak ve Birinci Dünya Savaşı başlayacak! Şimdi hangi ülkede bir prens, hangi ülkenin vatandaşı tarafından vurulacağını bekliyoruz!

 

Karanlık zamanların tarihi olur mu?

 

Tarihçiler o gördükleri insanlık dışı uygulamaları anlatacak mı? Yoksa hepsi doğal ve olması gerektiği için olmuştur mu diyecekler? Geçmişin eleştirisini ancak geçmişin örgütlü yapısından daha iyi bir örgütlü yapı olunca mı eleştirmiş olacak ya da geçmişin eleştirisi bugün yaşadığımız an mı denilecek?

 

Tarihi doğru okuduğunu iddia edenlerin kurduğu ya da kuracağı oluşumlar neden bana hep sorunlu geliyor? Konuşulmayan, tartışılmayan geçmiş, kime göre gerçek olarak algılanacak? Çünkü durduğu noktaya göre, siyasi atmosfere, baskın olan ideolojiye ve dünyada ki çıkar çatışmasına göre geçmiş sürekli yeniden yaratılıyor, hangi zamana göre doğru kabul edilenler, hangi zamana göre yanlış çıkacağını, kim karar verecek? Elbette hepimiz biliyoruz, güçlü olan, çünkü “güçlü olanlar yenilenlerin tarihini çıkarlarına uygun olarak yeniden yazar!”…

 

Girdabın içindeyiz, dışarıda olan ancak bunun farkında!

 

Hepimiz büyük girdabın içine girdik, her birey bunun içinde savruluyor, savrulma hali geleceği belirsiz yapmakta... Bu belirsizlik insanlarda karamsarlık, korku, çaresizlik hissi vermekte ve ondan dolayı mutsuzluk üstlerine yapışmış olarak hissediyor...

 

Bu çaresizlik hali bir bölüm insanı; etnik temelli bir arada olmayı, bir bölümü inanç birlikteliği içinde olmayı seçiyor. Sınıf bilinci olanların bu savrulma sırasında oluşan siyasi girdapların arasında ya milli, ya da inancı dolayısı ile saflara iteklenme riski içinde, çünkü dini ya da milli duygular ile yapılan savaşlarda taraf olmaya zorlanacaklardır. Milli ya da dini inanç olanlar elbette bu savrulma içinde her ne kadar bir arada olmuş olsalar da ekonomik olarak en diplerde yaşamayı da peşinen kabul etmiş olurlar, çünkü onların önceliği seçtikleri aidiyet... Sınıf bilinci ise burjuva yaşamını hedef olarak görür ve o seviyede yaşamak için mücadele eder, genel olarak kafalarda sınıf bilinci olmayanlar burjuvaları ortadan kaldırıp, kendi yaşamlarını standart haline getirme hayali içindedir, ki bu mücadele etme azmini ortadan kaldırıp, sadece yerine gelsin diye yapılan eylemler içinde kendisini bulur...

 

Büyük çatışma yakında mı?

 

Hepimiz büyük bir hesaplaşmaya doğru gidiyoruz, bu hesaplaşma sermaye sahiplerinin piyasadan daha fazla kendi lehlerine alan açma kavgasıdır... Bu gelmekte olan savaş kapitalizmin içinde yaratmış olduğu doğal krizdir...

 

Kapitalist sistem her zaman kendi içinde krizleri masumları, halkları öldürüp, onların kanları ile can suyu sağlamayı hesaplar… Birinci ve ikinci bölüşüm savaşında ölen insanların, oluşturulan düşmanlıklar ve nefret söylemleri bugün yeniden keşfedilmekte ve füzeler ile o öteki olanlar üzerinde ve o coğrafyalarda hibrit savaşlar verilmektedir... Bu savaşların yaratmış olduğu atmosferde insanlar göçe zorlanmak da ve mülteci kavramını ortaya çıkarmakta ve savaş için kapitalist devletler içinde kamuoyunun oluşumu ve savaş için gerekli olan düşmanlıklar ve nefret söylemleri geliştirilmesine sebep oluşmaktadır. Göçmenler ve mülteciler gelişmiş ülkelerin savaş için kendi kamuoyunu ikna etmek için kullandıkları birer araca dönüştürülüyor, aynı zamanda bunlar savaşlarda ön saflarda çatışmaya gönderilecek paralı askerler olarak da görülmektedir…

 

İkinci dünya savaşı sırasında Amerika oturum almak isteyenleri öncelikle savaşa gönderdi, sonra onlara eğer sağ kalırlarsa oturum vereceğini bildirmemiş miydi? Savaşta göçmenler ile öteki görülen ve eşit vatandaşlık hakkı olmayan siyahiler aynı cephede aynı ülkenin çıkarı için kanlarını toprağa bıraktı ya da kan akıttılar…

 

Irkçı sağ birçok ülkede iktidar koltuğuna oturdu bile!

 

Bugün ırkçı partilerin seçim ile iktidara doğru emin adımlarla yürüyüşleri sistem için strateji oluşturulan amacına uygun bir yol izlemektedir... Faşistler bugün sevimli yüzlerini göstermektedir ama iktidarı tam ele geçirdikleri gün Mussolini,  Hitler’in tercihleri ve amaçları da ortaya çıkacaktır... Irkçı sağ düşman olmandan ve onun ile çatışmadan iktidar koltuğunda uzun süre kalamaz.

 

Sıkıştırılmış bir zamanda, zaman ve tarih kırılmaktadır…

 

Sıradan bir insan dünyanın hangi şehrinde olursa olsun kendisini sıkıştırılmış ve çaresiz olarak görmektedir...

 

Elbette bir çıkış yolu vardır, bize birinci büyük paylaşım savaşında Lenin ve arkadaşlarının oluşturduğu çıkış yolu önümüzü aydınlatmaktadır... “Enseyi karartmadan” sınıf mücadelesini yükselten ve sınıf dayanışmasını güçlendiren her hareket kapitalistlerin kronikleşmiş savaş çılgınlığından çıkış yoludur...

 

İsmail Cem Özkan

17 Ocak 2024 Çarşamba

Karanlık işler hep yer altında mı olur?

Karanlık işler hep yer altında mı olur?

Hrant Dink avukatlarını dinlerken kafamın içinden binlerce kelime sıraya girmiş geçit töreni yapıyordu... Kapitalist sisteme entegre olmuş devletlerin hemen hemen hepsinde gözle görünmeyen ama hissedilen bir de derin devleti var. Görünen ve şirin gözüken bir de karanlık işlerin hareket ettiği derindeki örgütlenmesi... Buzdağının görünen kısmı üzerinde yaşarken, deniz seviyesinin altının ne kadar derin olduğunu içinde yaşayanlar bilemez, ancak uzaktan bakan ve derin sulardan bakanlar bilir.

Neden kapitalist dediğime gelince; Sovyetler, ya da kapitalist sistemin dışında yer alan devletler yıkıldığında yer altındaki devlet, var olanı korumadı, olsaydı korumak için direniş alanları, suikastlar oluşturması gerekliydi, en azından Moskova Belediye Başkanını rejime karşı geldiği için ortadan kaldırması gerekliydi, demek ki orada öyle bir bildiğimiz kontrgerilla örgütlenmesi yok.

Bizim ülkemizde ise ilk defa yeraltı örgütlenmesini haberleştiren, dönemin başbakanına soran Abdi İpekçi'dir. Onu da bir tetikçiye emanet ettiler ve o tetikçiye iyi organize edilmiş şekilde cinayet işletildi. Tetikçi ortadaydı ama arkasındaki güç ortada hiçbir zaman olmadı. Davalar, davalar, davalar arasında cezaevinden kaçırmalar, yurt dışında sipariş üzerine papaya suikastlar ve hepsi karanlıkta kalan bir tarih... O cinayetin izi sürüldüğünde karanlık bir güç vardı ve o güç örtülü ödenek istediği zaman ortaya çıkıyordu. Ülkenin başbakanı bu istek üzerine konuyu kendisine en yakın gördüğü gazeteci İpekçi ile konuşuyor ve sonuçta gazeteci ele geçirdiği bilgiyi haber yapıyordu, haber olacağını bilmeden. Dönemin başbakanı bu istek üzerine karanlık yapıdan haberi oluyordu, çünkü o güne kadar onların ödeneklerini Amerika veriyormuş, o tarihte demişler “artık kurumsallaştınız, kendi ödeneğinizi kendi hükümetinizden alın!”... Bu istem üzerine ortaya çıkmış, o güne kadar neler yapıldığı karanlıkta kalmış, soru soran ise bir suikast ile ortadan kaldırılmış oldu. Suikast faili meçhul kalmaması gerekliydi, doğru mesaj doğru kişilere gitmesi gerekliydi, sonuçta bir örgüt kendisini kamuya gözdağı verecek şekilde sunuyordu. Bir anlamda gücünü de test ediyor ve dönemin iktidarına gözdağı / aba altından sopa göstermiş oluyordu. Ne kadar denetim içinde oldukları, nerede bağımsız davranacaklarını bu şekilde göstermiş oldular.  Bundan dolayı tetikçi yakalatılarak, o suçun kimin işlediği ve bir daha ona benzer soru soranların başına ne geleceği ilan edilmiş oldu. Bir gözdağı değildi, açıkça bir tehdit... Tetikçiyi istedikleri an cezaevinden çıkarmışlar, istedikleri an yurtdışına çıkarmışlar, belki de onun üzerinden para kazanmış bile olabilirler, sonuçta papa suikastı muamma olarak duruyor...

Her siyasi cinayetin elbette siyasi sonucu olur, 12 Eylül darbesine giden yolda katliamlar, cinayetler ile örüldü. Darbe sonrası bu cinayetlere işkence altında failler de bulundu ve onları o suçlardan dolayı ya yargıladılar ya da faili meçhul dosyalar içine kağıt üzerinde cümleler bırakarak unutturdular...

12 Eylül darbesinden sonrada siyasi cinayetler, suikastlar olmuştur. Onların içinde en çıplak olanı Dink cinayetidir. Beyaz bereli çocuk cinayet mahallinde yakalanması gerekirken Samsun'da bindiği otobüsten alınarak bir şova dönüştürülmüştür... Bayrak önünde verilen pozlar ile yeni bir Ağca yaratılıyordu. Bu cinayetinde siyasi sonucu olacaktı, oldu da! Yıllardır süren, ilişkiler bir şekilde ortaya çıkmış ifadeler dava dosyası içinde yerini almış... Emir verenler karanlıkta, üçüncü ilişkiler ise mahkum olmuş konumda... Peki, bu durumda siyasi olarak ne elde edilmiştir? Azınlıklara açık mesaj var mı, var!... Ama sadece azınlıklara verilen mesaj ile yetinmez, çünkü siyasi mesaj daha geniş tabana yayılır...

Dink, cinayet öncesi yalnızlaştırıldı, cinayete giden adım göz göre göre döşendi, beyaz bereli bir çocuk geldi tetiği çekti... Tetikçi yakalanırken, katiller kahraman, Dink suçlu ilan edildi. Cinayeti işleyenleri kışkırtan “Dink” dediler! Kahramanlara ceza verilmesi dahi düşünülemez ama piyonlar satranç tahtasının dışında olabilirler, oldular da! Oyunu kuran her piyonuna sahip çıkacak değildir, yıllar sonra bazılarına ceza verildi, çoğuna ise dava bile açılmadı, kapatıldı dosyalar, raflarda yerlerini almaya başladılar. Sabahattin Ali’nin katili Vali olmuştu, bu sefer eğer beyaz bereli çocuk okursa onu da devletin bir kademesinde görev verirler, yoksa bir vakfın ya da bankanın yönetim kurulu oluverir!

Dink davası sonrası ülkemizde hızla bir siyasi değişim yaşandı, alışkanlıklar, geleneksel monşerlerin politikası bir yana atıldı, eski yıkıntıların üzerinden yeni bir devlet yaratıldı... Bu süreç içinde kumpas davalar, çuvala sığan yasal düzenlemeler, torbalardan çıkan yeni yaşamın kuralları, ulus devletin olmazsa olmazlarının içinin boşaltılması ve zamanı geldikçe tek tek hayatın içinden, devletin geleneğinden çıkarıldı... Batı eksenli, batının istemlerine değer veren ülkeden “benim çıkarım önce ve çıkarımı güneyde Arap çölleridir” diyen bir strateji ulkenin yeni yol haritası oldu...

Devlet değişirken iktidar mücadelesi ve o mücadele ile bir darbe girişimi oldu, o darbe girişimi ülkenin değişimine daha büyük bir ivme kazandırdı, siyasi sonucu otokrasinin anlamının altını doldurdu... Tek bir merkezden, bir şirket yönetir gibi ülkenin yönetilmesi artık bir sorun olmaktan çıktı ve devletin bekası olarak savunulur oldu...

Siyasi cinayetler ve toplumsal olayların bir negatif ya da pozitif sonuçları olur, elbette kime göre negatif ve pozitif olduğu görecelidir... Bu sırada fakirlik konusunda muhteşem ilerleme sağlandı, her alanda çürüme ile birlikte ay sonunu düşünen, yardıma muhtaç büyük bir seçmen kitlesi yaratıldı...

Siyasi sonuçları yaşadığımız bir süreçteyiz, bakalım bu tarihin kırılma noktasında oluşan girdaplar bizi daha nerelere savuracak, çünkü yukarıda fillerin tepişmesi karşında ayrık otlarının da söz hakkı yoktur...

İsmail Cem Özkan

16 Ocak 2024 Salı

Faşizm seçimle iktidara gelir!

Faşizm seçimle iktidara gelir!

Almanya'da AfD (Almanya İçin Alternatif Partisi) denilen faşist parti, bizdeki karşılığı MHP, BBP, İYİ Parti, Zafer Partisi'dir... AfD almanya’nın bir şehrinde iktidara geldiklerinde ne yapacaklarını konuşmuşlar, bir anlamda beyin ve fikir fırtınası... Neyse ki yıldırım savaşı ilan etmemişler!

Bizim Türkler, Kürtler ilk defa duymuş gibi bu olayı heyecana kapılmış bir şekilde anlatıyorlar ama onların ne ilk toplantısı ne de son olacak, çünkü iktidara emin adımlar ile gidiyorlar... İktidarda yer alan Yeşiller, Sosyal Demokratlar onların önünü öyle bir açtılar ki, ister istemez iktidar olacaklar...

Yaşanan süreç Almanya içişleri denilerek geçiştirilecek şeyler değil Almanya’da yaşananlar, çünkü onların tarihi hala sıcak ve aktüel...

Avrupa'da faşistler seçim ile iktidara geliyorlar, İtalya'da faşist parti ve ayağından asılan Mussolini'nin torunu şimdi başbakan! Avusturya'da zaten faşist parti iktidara geldi, korkulan şeyleri yapmadı, Avusturya faşistleri alman efendilerinden izin almadan kötü işler yapmazlar! Yumuşak, sevimli yüzlerini gösteriyorlar, Almanya’da faşistler iktidara gelene kadar, çünkü faşizmin direksiyonu Almanya’da!

Dünyanın en gelişmiş ülkeleri, refah seviyesi çok yukarıda olan kuzey ülkelerinde faşistler zaten on yıllarca örgütlü, toplumun her alanında kendilerini göstermekten çekinmiyorlar, Danimarka’da, Hollanda’da kuran yakmak bir ritüel oldu, tepkileri ölçüyorlar...

Amerika'da faşistler Trump ile iktidara gelmişlerdi, şimdi yeniden gelmek için seçimi bekliyorlar, ona rağmen faşistlerin bu kadar kitlesel olmasına rağmen Amerika'da ırkçılık sokaklarda ölüm kusmuyor, sadece bireysel okul basmaları ile kendisini hissettiriyor...

Almanya'da faşizm iktidara gelecek bu gidiş ile peki, ne yapacak Almanlar?

Bir iki sokak gösterisi, protesto, antifa grupların taşkın eylemleri ve devletin onları bastırması...

Hedef kitle yabancılar ne yapacaklar?

Yahudiler gibi sessizce bekleyecekler mi? Naziler iktidara geldiğinde size anlatıldığı gibi Yahudiler sessizce beklemedi, direnişi örgütlediler ama devlet olanakları karşısında ne yapabileceklerdi? Dışarıdan destek alamayan Yahudiler, önceden planlanmış, IBM firması tarafından kodlanmış olanlar bir bir önce getolara, sonra toplama kamplarına alındılar... Bugün IBM firması yerinde yapay zeka faşistlerin hizmetinde! Yabancılar bugün Almanya'da bir anlamda zaten gettolarda yaşamakta, etrafları sadece surlar ile çevrili değil!

Faşistler iktidara geliyor tüm Avrupa’da, üstelik Avrupa demokrasi kurallarına uygun olarak... Ülkemizde de AKP demokratik yollardan zaten iktidara geldi, iktidara yapıştı!... Peki, biz ne yaptık, AKP'yi iktidarda tutacak cephe seçim stratejisine uygun CHP ve onun aday gösterdiklerini destekledik... Kısaca iktidarda kalmasını sağladık...

Almanya'da da yabancılar bizim yaptıklarımızı yapacak, başka yolları yok!

Almanya'da yabancıların kaçacağı bir ülke var, peki bu ülkede yaşayanların kaçacağı ülke var mı?

İsmail Cem Özkan

 

Neredeyse Eşittir!

Neredeyse Eşittir!

 

Hayatımız bu sistem altında para üzerinde, yani kapital üzerinde devam eder, “kapitalin kadar hayatı güzel ya da sürünerek yaşarsın”, çünkü kapital her şeyi metalaştırır, hayallerimizi bile!

 

Basit, sıradan yaşamak yerine daha karmaşık, anlaşılmaz ilişkiler içinde bizler birçok şeyi düşünmeden yaşarız. Kapitalist ilişkiler düşünmek için bize o zamanı da vermez, çünkü “düşünme ihtiyacını karşıla!”. Bu sistem içinde ihtiyaç sonsuz gibi algılatılır, her gördüğümüz, bize her sunulan sanki bizim ihtiyacımızdır…

 

Neden biz sürekli karmakarışık ilişkiler içinde yaşıyoruz, neden biz basitçe çevremizde olanları algılamıyor ve altında başka şeyler arıyoruz?

 

Bu arayışlar bizde neden belirsizlikler oluşturuyor ve belirsizliğin olduğu noktada “korku” her şeye hükmeder…

 

Kapitalizm hükmetmek için bilerek mi belirsizlikler yaratmakta? Neden bu sistem içinde içimizde çocuğu korumak ve büyütmek yerine korkuyu büyütüyoruz? Biliyoruz ki, çocuklar kolay kolay korkmaz, korkunç denilen şeyi gidip sevebilir hatta ama büyük biri öyle önyargılar ile doldur ki bırakın elini sürmeyi adını duyar duymaz tiksinir, korkar, uzaklaşır… Bu sistem bizim bir şeylerin farkına varmamızdan korkuyordur belki, korku hem yönetileni hem de yöneteni yönlendirir, ona göre strateji geliştirir…

 

Ne kadar kazanıyorsun? Kime hizmet ediyorsun? 

 

Ne kadar maaş aldığını sadece “sen bil” ama başkası bilmesin, çünkü kazancı açıklamak bile günümüzde işten atılma sebebidir. İşten atılanın iş bulma şansı sanki yok gibidir, çünkü çevremizde o kadar diplomalı işsiz var! Diplomalı işsizler bizim işimizde boşalacak pozisyonu bekler! Bize durmadan bu sistem fısıldar “sana verilen görevi yap, ‘gözünü kapat, işini yap!’ ne bekleniyorsa senden onu yerine getir!”

 

Oyunumuz günlük kıyafetler içinde bir sunucunun elinde para dolu şeffaf bir kasa ile gelip seyirciye soru sorması ile başlar, soru basittir ama o basit olanı cevaplamak zordur.

 

Seyircilerin arasından ses gelir, ister istemez kulağımız o tarafa doğru yönelir…

 

Seyirciden beklenen cevabı beklenirken arkadan biri para istediği ses gelir… Karşıya geçecektir ama parası yoktur, yardım istemektedir. Her işlek caddede gördüğümüz modern dilencilik!

 

Oyun yazarı kendi ülkesinin normlarına göre yazmıştır ama uyarlama ya da çeviri yapılırken orijinaline sadık kalınır, ben ise bu sadık kalmak yerine uyarlama tarafındayım. Oyun sürerken Amerika’da popüler olan oda tiyatrosunda kullanılan küfürler bizim dilimizde sırıtmaktadır, bize özgü küfürler varken Amerika ya da İngilizce düşünceye göre küfürler yerleşince hiç hoş olmuyor… Bizim kültürümüzde küfrün de bir adabı ve sırası vardır ve çok doğaldır!

 

Dilencinin adının Cihan olduğunu öğreneceğiz. Cihan tesadüfen çıkmış bir isim değildir, “evren, dünya” anlamlarını içinde barındırır, demektir ki dilenen bir dünya var, bu sistemin bir parçasıdır.

 

İlk çağrışımlar, ilk izlenimler oyunun nasıl bir yol izleyeceği konusunda bir fikir verir… Aslında oyun izleyiciye bir önyargı oluşturur, o açılan yoldan seyirciyi kendi dünyasına davet eder…

 

Sahnenin ortasında iki sandalye, tüller ile süslenmiş, bir market arabası… Çok sade bir sahne, bu bize fazla bir şey anlatmıyor başlangıçta ama ilerleyen zaman içinde ne kadar doğru düşünülmüş bir dekor ve sahne düzenlemesi olduğunu anlıyoruz. Sahnede oyuncular, aynı zamanda modern dans ile oyunun akışına katkı sunarken, nelerin vurgulanması gerektiğini çıkardıkları sesler ve vücut dili ile seyirciye ulaştırırlar… Her birinin mimiklerini, vücut dilini çok başarılı buldum, oyunu bir görsel şölenine döndürüyorlar… Bu şölene ses, ışık katkısı hem anlatım dilini hem de oyunun içeriğini seyirciye doğru ulaşmasını sağlıyor. Sağ tarafta yukarıda asılı olan ekran ile hangi bölümde olduğumuz, hangi konu işlendiğini semboller ile anlatılmakta... Bekleme salonlarında müşteriye bilgi veren bilgi ekranı gibi düşünülmüş…

 

İç içe geçmiş öyküler, postmodern dil ve kurgu ile birbirine bağlanmış metinler sahnede hayat bulurken, seyirci de hangi öykünün nerede başladığını ve nasıl devam ettiğini dansçıların içinden öne çıkan oyuncuların mimikleri, davranışları ile o öykünün devamına hemen geri dönebilmektedir. Kopukluk sadece arada öteki öykünün anlatımı ile olmuştur, bir karmaşa vardır ama karmaşa bilerek oraya yerleştirilmiştir. Kara mizahın tüm öğelerinin kullanıldığı dilde elbette bir sınıf vurgusu yerine, sistemin kurbanı olan bireylerin kendisine yansımasını anlatımına şahitlik ediyoruz…

 

Beyaz yakalı ya da yaka rengi ne olursa olsun her bireyin kendisini bulacağı bir oyun sahneye konmuş, eğlendirirken seyircisini iğneleyen bir dili vardır… İşini kaybeden bir kadın, işini alan kadını bir kaza süsü verip arabanın altına atması ve onun ile hastaneye kadar gelmesi, hastanede öldürmek için fırsat kollayıp öldürmemesi sonucu, ertesi gün işyerine gidip kaybettiği işini geri isteyen kadının o muhtaç sesini bu oyunun içinde bize bir şeyler fısıldar…

 

Oyuncuların her birinin ismini ne yazık ki tam bilmiyorum, o yüzden yanlış bir isim yazmak yerine genel olarak vurgulayalım, her oyuncu yaptığı rolde çok başarılıydı, amatör ruh ile yapılmış ama profesyonel bir oyunun için o karanlık salonda olmaktan büyük bir mutluluk duydum…

 

Cihan rolünü yapan aslında kapitalist sistemin kurbanıdır ama aynı zamanda öteki yüzüdür. Kurnazdır, sistemin açığından yararlanmaktadır, hep hayali olarak sunulan ablasının bir gerçek olduğu, öteki yakada yaşadığı gerçeği ile karşılaşırız.

 

Cihan’ın anlattığını yaşayan, çaresiz ama iş bulma umudu olan yeni üniversite mezunu ama iş arayan genç Cihan’a karşı acımasızdır, öfkelidir. Cihan’a karşı gösterilen şiddeti ve sonrasındaki vicdani hesaplaşması oyunun mizahi yönünü vurgular… başka bir öyküde üniversiteyi bitirmiş, o üniversitede öğretim üyesi olmayı düşünenin çaresizliği, yen kurduğu ailesinin ihtiyaçları o kadar güzel bir dille anlatılır ki, o dili hem vücut, hem de dansları ile ortaya koyanların, dans sırasında oluşturdukları mimikler görmeye değer… Modern dansın tiyatro içinde uyarlaması muhteşem olmuş…  

 

Oyunda emeği geçenlere çok teşekkür ediyorum, oyuna verilmiş parayı çıkışta isteyen bir seyirci olacağını düşünmüyorum, alın terleri ile hak ediyorlar…

 

Bu sistemde yaşayan yönetilen herkes neredeyse eşittir, trajikomik tiyatro sahnelerde zaman zaman yer almaya uzun yıllar devam edecek gibi…

 

İsmail Cem Özkan

 

Neredeyse Eşittir

 

Yazan: Jonas Hassen Khemiri
Çeviri: Hasret Güneş
Yöneten: Serpil Göral

Müzik: Berkay Özideş
Koreografi: Hicran Akın
Sahne-Grafik-Afiş Tasarımı: Veli Kahraman 

Kostüm Tasarımı: Nihan Şen​

Işık Tasarımı: Muhammet Uzuner​

 

Oynayanlar:

Dorukhan Kenger

Ela Güldüren

Kerem Aktı 

Mithat Seçinti 

Nihal Parlak

Özge Doğan

Seren Köken

Serhat Güney

Yusuf Kısa​

Kostüm Uygulama: Seren Köken
Reji Asistanı-Efekt Kumanda: Gözde Yıldız 

Işık Kumanda: Ekin Bora Boran

20 Aralık 2023 Çarşamba

Kelimelerimi savurdum…

Kelimelerimi savurdum…

İstanbul sokakları adımlarımı not ediyordu, ben ise kelimeleri etrafa saçıyordum, belki biri tutar ve bir cümleye dönüşür diye... Yarına karşı iyimser bakışım içinde, umudumu büyütürken, iyimserliğin sadece hayal dünyasına ait olduğunu düşündüm.

Hayal bir iyimserlik miydi? İyimserlik bir anlamda kötü olacakları ortadan mı kaldırıyordu?

İstanbul sokakları kimlerin hayalini saklıyor, kimlerin hayalini sonlandırdı?

Sokakları adımlıyorum, asfaltın üstünde. Asfaltın koptuğu veya eskidiği noktalarda ortaya çıkmış Arnavut kaldırımlarının üzerinde geçmişte bırakılmış kelimeler aradım, vücut bulmuş bir cümle... Yağmalanmış şehirde ömrünü tamamlayan taşlar gibidir hayallerden kalan izler… Hepsi sanki yok olmuş gibiydi, bir susuz yazdan kalan, buharlaşan havada savrulup gitmişlerdi.

Çölden gelen sıcak dalga neleri öldürdü?

İstanbul’daydım, Konstantinopolis fısıldadı bana, henüz isim değiştirmemiş zamandan bugüne... Gölgeler vurdu yeryüzüne, güneşe baktım, bulutların arkasına saklanmıştı.

Güneş bulutun arkasında olunca yeryüzünde gölge olur mu?

Kelimeleri aradım sadece, Arnavut kaldırım taşların gölgesi altında...

İstanbul zamanı not ediyordu, ben ise zamanın içinde savrulmayı anlatıyordum...

Gölgeler fısıldar mı?

İstanbul olmadan önceki zamanlarda postalların sesleri altında, sessizce gözyaşı dökmüştü… Bir anne Galata Köprüsü üzerinde çocuğun elinden tutmuş, şaşkın gözler ile postalların çıkardığı sese kulak veriyordu. Galata Köprüsü her ses ile dalgalanan denizin içinde sallanıyordu, bir ayyaşın şarap kokan ağız kokusu Galata köprüsünden saray burnuna doğru savruluyordu... Ben de kelimelerimi o yöne savurdum, bir balık suya dalga bıraktı...

Saray burnunda bir heykel durur tek başına, Karadeniz’e doğru bakar. Hemen dibine bıraktım kelimelerimi... Belki bir çocuk görür alır bir tanesini...

Sessizce izledim zamanın çizgisini...

İstanbul beni sessizce izledi, not tutmadı bu sefer...

İsmail Cem Özkan

16 Aralık 2023 Cumartesi

Kürtsün Türk olarak kaldığın sürece…

Kürtsün Türk olarak kaldığın sürece…

 

Birinci dünya savaşı sırası ve sonrasında dağılmakta olan Osmanlının çok hızlı bir şekilde topraklarını kaybetmesi ve yeni devletlerin ortaya çıkmasını sağlamıştır... Osmanlı ilk önce batıda, büyüdüğü topraklarda kaybetti... Avrupa'da Türk sorunu daha doğuya kaydırılırken, içinden onlarca devletçik çıktı...

 

Her kıtlık, birileri için fırsat anlamına gelir.

 

İstanbul, o tarihlerde buğdayını Macaristan ve Ukrayna’dan alıyordu, savaşın içine girince ekmek sorunu ile yüz yüze kaldı... Un fabrikaları buğdaysız kalmış, ekmek üreten fırınlar buğdaysız... Bugün büyükşehir belediyelerin yaptığı gibi İttihatçılarda büyük ekmek fabrikaları kurmuş, İstanbul ahalisi ekmeksiz kalmasın istemişti, fakat göz ardı ettikleri bir şey oldu, balkanları kaybetmeleri, arkasından Rusya ile girilen savaş hammadde sorunu ortaya çıkarmıştı... "Önce ekmekler bozuldu" derken Oktay Akbal, sanırım o günlere bir gönderme yapıyordu... İstanbul yeni savaş zenginleri ile tanışır...

 

Osmanlı devleti dağılmaktadır, bir bir topraklarından parçalar koparılmakta, maceraperest İngiliz ajanları yeni devletlere ilham kaynakları olmaktadır. Maceraperest arkeoloji ile ilgilenen İngiliz kadın erkek soylusu Osmanlı toprakları üzerinde kralı atıyor, sınırları çiziyor, atadıkları ailelere anlamlar yüklüyordu...

 

Türkler uluslaşırken, elbette (kabul edelim etmeyelim) diğer halklarda uluslaşma sürecini yaşıyordu... Osmanlı dağılırken yaşanan isyanların hepsi uluslaşma isyanıdır. Bugünden o günlere bakan bazı tarihçiler için dini isyanlar olarak algılatılır, çünkü ümmetçi toplumdan ulus topluma dönüşürken kendileri için hak gördüklerini diğerleri için hak görmez bir anlayış vardır. Uluslaşmak bir birikim, zeka, medeniyet olarak algılanıyor, o da Osmanlı devletine hakim olan Türklerin hakkıdır!... Diğerleri için ise uluslaşmak isteyenleri ise cahil, ümmetçi din kisvesi altında emperyalizme hizmet edenler olarak algılatıyorlar...

 

Tarih, kazananların uydurduğu yaratılan gerçeklik üzerine kuruludur, fakat zaman o yaratılan tarihin de parçalanması anlamına gelir, çünkü zaman içinde oluşan siyasi atmosfer bazı yalanları daha fazla sürdürülmesini ve tekrarlamasını ortadan kaldırır... Devletin yalanı zayıfladıkça ortaya çıkar, uydurulan gerçeklik o devlet için zayıf halkası olur.

 

Küreselleşme ulus devletinin parçalanması anlamındadır, parçalanan sadece devlet değil, uydurduğu mitlerdir…

 

Kürt sorunu ile yeni tanışanlara Kürtlerin tarihi çok yeniymiş gibi anlatılır, kökleri konusunda sürekli yeni teoriler ortaya çıkar… Bugünü anlamak için köklerine kadar inmek yerine, yakın tarihte yaşanmış olan uluslaşma sürecinde bakmak yeterlidir, çünkü bugün yaşadığımız sorunların temelinde o süreç yer almaktadır. Yüzleşmekten korktuğumuz, tarihin yeniden yazılmasını istemediğimiz o başlangıç süreci hiç konuşulmaz, sadece kahramanların homojen anlatımları söz konusu olan bir tarihi anlatım var olmaya devam eder. Türklerin uluslaşma sürecinde, o süreç içinde Kürtlerin konumuna bakmak gerek, çünkü Kürtler Türkler ile birlikte ortak bir vatan hayal ederken, bir anlamda devletin bekası için birlikteliğin kaçınılmaz olduğunu düşündüler...

 

İttihat ve Terakki Partisi kurucuları ve teorisyenleri içinde Kürtlerin olması, Lozan antlaşmasında Kürtlerin temsilci olarak orada olması tesadüfi olmadığını görürsünüz... Her ne kadar Lozan antlaşmasına gidenler ileri zamanlarda sanki hiç oraya gitmemiş gibi isimlerin üstü çizildi ve birer isyancı, ümmetçi gerici olarak tanımlandı, ölü vücutları bilinmeyen devlet deresine atıldı... Ortak vatan hayali ile yola çıkanlar, daha önce ulus devleti kuranın hayali altında yok sayıldı…

 

Çözülemeyen sorun!

 

Kürt sorunu yaşadığımız devletin çözemediği sorunlardan sadece biridir... Devlet ideolojisini savunanlar için Kürtlerin uluslaşma hakkı bir gerici istemdir, o yüzden o tür istemi olanlar ya şeyhtir ya da dede! Sonuçta dede de şeyh de bir İngiliz ya da geniş anlamla yazarsak emperyalist devletlerin “maşasıdır”... Bu resmi bakış açısına sahip olunca yaşanmış tüm Kürt isyanları “haksızdır”, isyan edenlerin başına ne gelmişse “hak ettikleri” için gelmiştir... "Ben uluslaşabilirim, çünkü bu benim hakkımdır, Osmanlı devleti zaten benimdi" demekten başka şey değildir... Benim dışımda uluslaşmaya gidenlerin başına ya tehcir gelir ya da devlet deresi!

 

Kürtlerin uluslaşması ve ulus devlet istemesi neden çok “absürt” geliyor bazılarına?

 

Birçok insana saçma geliyor, çünkü öyle bir eğitimden geçmiş ki, “üstün ırk” Türkler altında yaşamaya ve Türklerin izin verdiği kadar özgür olmaları onlara “hak/ lütuf” olarak verilmiştir. “Nankörlük yapmayın bugün ülkemizde Kürt bir cumhurbaşkanı olabilir, Kürt genelkurmay başkanı, …” Onlar sadece “Türk ulus devletinin” çıkarını savunduğu sürece onlara “Kürt” denilme hakkını verir...

 

Devletin üst kademesinde göreve gelen o Kürt "bende Türk kadar eşitim ve onun hakkı kadar benimde hakkım var" demiş olsaydı ne olurdu? Devlet kurumları ona izin verir miydi?

 

Çok yakın zamanda yapılan seçimlerde ana muhalefet partisi lideri Kılıçdaroğlu cumhurbaşkanı adayı olduğunda kendisini “Kürt” olarak tanımlamadı ama “Alevi” olduğunu açıkladığında ittifak içinde olduğu siyasi partilerin tepkisi ne oldu? İktidarın tüm olumsuz koşullar altında seçimi kazanmasını nasıl açıklayabiliriz, devlet refleksi burada işin içine girmiş midir?

 

Bugün, Kürt meselesi hala varlığını koruyorsa, o sorunun üstünü örtme çalışmasının devam ettiği anlamına geliyor... Sorun vardır, bunu Süleyman Demirel cumhurbaşkanı olduğu zamanda devlette kabul etmiştir ama devlet kendi çözümünü dayatmaya da devam etmektedir, yanında eski ya da solcu olduğunu iddia edenleri birer nefer olarak almış halde...

 

İsmail Cem Özkan

9 Aralık 2023 Cumartesi

Sen Hamlet değilsin!

Sen Hamlet değilsin!

 

Bir karavan kampı içinde hayatlarını devam ettirmeye çalışan bir seramik ustası, fakat seçtiği müzik, giydiği kıyafet, karavan üstünde sembolü ile bizi yaşayan 68 kuşağının bir parçası olduğunu hissettiren bir hava var. Sahnenin bir yanında kahvesini yudumlayan saçı sakalı birbirine karışmış genç ve sahnenin orta kısmına doğru önündeki kitaplar ve yazı masası olan bir kadın…

 

Üç insan bir sahnede belki henüz oyun başlamadan bize mesaj veriyor…

 

Günümüzde olduğu hissi ise çalan müzik, içerikten daha çok cep telefonu ve hoparlöre bluetooth ile bağlı olması, bir müzik sitesinden seçilen müzikler. 

 

Bugünden geçmişe bakış ya da geçmişin bugün ile yüzleşmesi…

 

Seyirciler salona girerken, ellerinde ki biletlerin üzerindeki rakamları izliyor. Seyirciler karanlığın içinden süzülen ışığın altında gelecek seslere, hareketlere, belki de sadece eğlenmek, belki de bir anlık durumuna uygun bir şeyler duymak için oradalar. Sahnede üç insan, salonda onlarca insan... Sahnede bulunanlar sanki seyirci yokmuş gibi kendi rollerine hazırlanıyorlar, seyirciler de seyretmeye hazırlanıyor, cep telefonlarını sessize alıp, bir grup insan ise sahneyi cep telefonun kamerası ile kayda alıyor…

 

Oyun başlama saati geldi.

 

Oyuncu ilk sesi verir ve oyun başlar… Sessizce söylenen artık ses ile söylenmeye başlar.  Kostüm, dekor, müzik: harekete ve sese dönüşür…

 

Çocuklar, seçemedikleri ebeveynleri, terk edilmişlikleri, yalnızlık içinde ama hep bir aradaymış gibi yapılarak büyümeleri… Oyunun kırılma noktasında seçmenin ne kadar güç olduğu, özgüven eksikliği, kulaktan dolma inançların hayatı nasıl biçimlendirdiği, trajedinin komediye dönüştüğü, yaşayan ve sorgulayan için ise drama dönüşen kara mizahın bir parçası olduğunu görüyoruz… Kendi günlük sorunları ile uğraşan ama çözüm arayışı yerine var olan ile idare eden, sorunları zamana yayan bir anne… Hayatına biçim veren yıllara duyduğu özlem ve o özlemi yaşayarak, tercih etmek zorunda kaldığı hippi yaşam (burada sembol karavan ve kamp) gösteren, sanki yıllar geçmemiş gibi o saflığı arayan bir annenin iki farklı babadan olan çocukları ile anlık yüzleşmesi… Kırılma noktası, çünkü yüzleşme bir anlamda parçalanma demektir…

 

Olayın kurgusu anne (Leyla) çocuklarına bir açıklama yapmak istediği gün başlar, o önemli açıklama üçüncü evliliğin bir panoya asılan yazı ile ifade edilen duyurulmasıdır. Söz direkt söylenmez, çünkü direkt söylemek Leyla’ya göre kötü şans getireceğine inanç vardır, dolaylı, dolaşılarak söylenir ama etkisi değişmez.  Leyla’ya Taylan’ın amcası, kocasının kardeşi yıllar sonra evlilik teklif etmiştir ve kabul görmüştür. Fakat geçmişin kötü anları Taylan’da canlanmıştır, çünkü amcası kardeşini solcu diye ihbar etmiş, Metris cezaevinde ölümüne giden yolu açmıştır.

 

Kardeş, kardeşi bir anlamda öldürmüştür…

 

Leyla dul kalmıştır ama kısa süre sonra yaşam tercihine uygun olarak başka bir erkek ile evlenmiştir. O evlendiği kişiden de kızı Lerzan hayata gelmiştir. 

 

Leyla, Lerzan ve Taylan ile karavanda yaşamaktadır ama kullanmadıkları evleri de vardır, henüz satılmamıştır, o evde yaşanmış anılar vardır. Kısa sürede anlaşılacağı üzere o ev amcanın Leyla'ya evlilik etme sebebidir.

 

Taylan bu haberi duyar duymaz annesinin kararını değiştirmek için sert tepki verir, çünkü bilmektedir; amcası babasını öldürdüğünü! Bir anlamda verilen tepkiler ile Shakespeare’in Hamlet’i şimdiki zaman içinde Taylan’da vücut bulmuştur.

 

Taylan bir cafe’de çalışmaktadır ama aynı zamanda oyuncu olmak için seçmelere hep Hamlet oyunu ile katılır. Hamlet ile kendisini eşitlemiştir.

 

Lerzan ise abisinin aksine analitik düşünmekte ve hayata matematik kuramları arasından bakmaktadır. Yalnızdır, çaresizdir, çıkış kapısını tek başına bulacak kadar da cesareti yoktur, çünkü anne onu öyle bir markaja almıştır ki, o çemberin içinde kaderi ile baş başa gibidir. 

 

Taylan 68 kuşağı içinde bizim tarihimiz içinde sembolik bir isimdir. Bir dönem bir çok anne ve baba çocuğuna Taylan ismini vermiştir. Devrimci ve 68 ruhunu Taylan ismi ile sembolize edilmiş ama o Taylan kendisini bir oyun kahramanı ile özdeşleştirmiştir, bir anlamda kendisini ifade ederken yaşamdan kopuk, yaşamın içindedir… Sınırlanan bakış açısı içinde tepkisini yüksek ses ile ve keskin hareketler ile verir…

 

Oyunun içeriğine çok girdik ama bizi esas sahneye bağlayan ise oyuncuların performansıdır… Nesrin Kazankaya (Leyla) o kadar başarılı bir şekilde hayat verir ki, evet o 68 kuşağının saf, isyankar, barış, sevgi ve “çakarları” kıran, belirli anları seçerken dinsel ritüellere bağlı, o ritüellere uyduğunda mutlaka mutlu ve eklediği olacakmış hissi içindedir ve onu başarılı bir şekilde tepkileri, çocuğunu kucaklaması, çocukları ile diyalogu, seçilen dans figürleri, seçilen müzikleri ile o anne kucağını göstermektedir…

 

Nesrin Kazankaya yanında Barış Yalçınsoy ise gerek sesi, gerek hareketleri ile oyunun odak noktasındadır… O bir anlamda Hamlet’i canlandırır, diğer anlamda Taylan’dır… Annesi ile sevgi- nefret ilişkisini o kadar iyi vermektedir ki, yüzüne fırlatılan alçılı su, o su ile oluşan duygu kabarması ve annesi ile yüzleşmesi… Birbirini anlamayan aslında kelimelerin derinliklerinde anlayan bir yüzleşmedir. Leyla oğluna kendi gerçekliğini, oğlunun gerçekliği içinde açıklar: “sen Hamlet değilsin!”.

 

Biraz gölgede kalmış gibi hissetmişsinizdir kızı Lerzan (Liona Süzme), fakat öyle değildir. O, o kadar başarılıdır ki, seyirci ile yaptığı diyalog, oyunun ana damarını sessizce ve inceden inceye çizmektedir. Yurtdışına gidişi ve dönüşü, aslında onun çizdiği alan içindedir tüm çatışmalar. Aracı olmak istemektedir, fakat annesini de çok sevmektedir. Farkındadır ama güçsüzdür. Benim gözümde canlandırdığı rolüne verdiği o masum duruşu, sesi, şarkılarda ki vurguları ile öne çıktı…

 

Oyunda başarılı oyuncular bir birinin başarısını daha görür kıldı, hepsinin başarısı oyunu bir bütün görmeleri, her anını her sahnesini o ortak duygu üzerine inşaat etmeleridir… Müzik, dekor, kostüm, konu, ışık öyle birbirinin besliyor ki, seyirciye olayın örgüsü bilinçaltına ilmek ilmek işleniyor… bir anlamda 68 kuşağı, diğer anlamda modern insan eleştirisinin kara mizahi yorumunu oyunda görmüş olduk…

 

İsmail Cem Özkan

 

Sen Hamlet değilsin

Yazan, Yöneten: Nesrin Kazankaya

Dramaturji: Şafak Eruyar

Yönetmen Yardımcısı: Barış Yalçınsoy

Dekor Tasarımı: Sabahattin Özbakır

Işık Tasarımı: Önder Ay

Kostüm Tasarımı: Nilüfer Moayeri

Reji Asistanı: Liona Süzme

Oynayanlar: Nesrin Kazankaya, Barış Yalçınsoy, Liona Süzme

7 Aralık 2023 Perşembe

Güneş doğuyor mu, batıyor mu?

Güneş doğuyor mu, batıyor mu?

 

İnsan gölgesine bakarak güneşin doğduğunu ya da battığını anlayamaz, biri için batarken diğer için doğar belki güneş, bulunduğunuz noktaya göre değişir.

 

Türkiye'de var olan sol ile aramda mesafe gün geçtikçe uzuyor, belki onlar batan güneşe doğru duruyor ya da ben! Gölgeler uzamakta, nedeni ise tarihe bakış açımız ve tarihi yeniden yorumlama anlayışımızdan kaynaklanıyor...

 

Türkiye devletini Osmanlı İmparatorluğunun devamı olarak düşünüyorum, imparatorluktan ulus devlete dönüşüm olarak adlandırıyorum.  Sermaye birikimi yaratılarak burjuva kültürünün oluşumu için ulus devleti Sevr Antlaşması ile kaybedilen topraklar üzerinde, son Osmanlı imparatorluğu meclisinin aldığı karara uygun olarak yeni bir isim ile kurulması olarak algılıyorum...

 

Kurtuluş savaşı adı verilen savaşın aslında "kurtuluş" olmadığını, yıkılan dağılan devletin yeniden "kurulma"sı olması olarak okuyorum. Son İstanbul'daki Osmanlı Meclisi Ankara’da kurulan ilk meclis olduğunu ve devamlılık arz ettiğini, son Osmanlı meclisi ile karar altına alınan Mîsâk-ı Millî kararları ile ulus devletinin sınırlarının çizildiğini düşünüyorum...

 

Mudanya Mütarekesine kadar İngilizler ve emperyalistler İttihat ve Terakki Partisinin ayakta kalan örgütlenmesi ve lider kadrosunun rüştünü ispatlaması beklemiş… Ve o mütareke ile yapılan antlaşma ile İngilizlerin gözetiminde Yunanlıların işgal ettiği alanlardan çekilmesi ile sonuçlanması ile yeni devletin sınırlarının çizilmesi ve bu çizilen sınırların Lozan ile kayıt alması olarak okuyorum...

 

Yunanlıların kapitalist bir devlet olmadığı, emperyalist devletlerin doğal olarak "maşası" olması yüzünden İzmir’e yapılan çıkarmanın bir işgal olduğu, bunun da Ankara’da oluşacak devletin alt yapısını ve kitlesel desteğin sağlanması için yapıldığını düşünüyorum. Bu sayede Avrupa’da oluşan "hasta adam" tanımlı "Türk sorunu" kavramının ortadan kaldırılması hesaplanmış (İngiliz ve diğer emperyalist devletlerin oluşturduğu stratejiye uygun olarak) diye okuyorum...

 

Anadolu ve Mezopotamya topraklarında oluşan devletin, balkanda oluşmuş olan imparatorluğun taşınması olduğu fikrine sahibim... Ankara merkezli devlet aslında balkan devleti olan Osmanlı İmparatorluğun farklı coğrafya içinde yaşaması ve devamı oluşumu olduğu fikrini savunuyorum...

 

Ankara merkezli devletin yeniden kurulması ile İstanbul merkezli hükümetin tasfiyesi ve ulus devleti kurulması için oluşan tüm engellerin ortadan kalkması ile ülke içinde sermaye birikimi devlet eli ile yaratılarak bir burjuva yaratılması sürecidir...

 

Bir burjuva devleti olabilmesi için sermaye birikimi şarttır ve o koşullar altında Anadolu’da bir yerli ve milli burjuva yoktur ve o yüzden İzmir İktisat Kongresi ile alınan kararlar ile “karma ekonomi” adı verilen bir burjuva yaratma süreci devlet eli ile oluşturulmuştur. Sanayileşme bir anlamda demir yolu ağının ülke sathında kurulması anlamındadır, o yüzden Onuncu Yıl Marşında dile getirilen demirağ'ı bir anlamda burjuva yaratımının dillendirilmesinden başka anlamı yoktur...

 

Ulus devleti kendisini korumak için yapmış olduğu tüm “devrim” adı verilen reformlar zaten İttihat ve Terakki Partisi programında olan ve gerçekleştirmesi için atılan adımların somut hale getirilmesidir...

 

İttihat ve Terakki Partisi gerçek anlamda tüzüğüne ve stratejisine uygun iktidara gelme süreci Ankara merkezli iktidarın kurulması ile gerçekleşmiştir... Tek adam ve tek düşüncenin ülkeyi nasıl felakete götürdüğü gerçeği ile yüzleşilmesi ve onun eleştirisi olarak oluşur, fakat Ankara merkezli yeni devletin Osmanlı tek adam yüzleşmesinin eleştirisi değil, aynada yansıması olarak biçimlenmiştir.

 

İktidar kavgasının bu tek adam tartışması üzerinden olduğu ve tek adam rejimi ile birlikte yönetim konusunda fikir ayrılıkları partinin kadrolarının tasfiyesi ile sonuçlanmıştır... "Devrim kendi çocuklarını yemiştir", onu da İstiklal Mahkemeleri ve suikastlar ile gerçekleştirmiştir.

 

Ulus devleti anti-emperyalist bir savaş sonucunda kurulmamıştır, tersine emperyalist devletlerin beklentisine uygun, anti-komünist ideoloji temelinde kurulmuştur.

 

Devletin kurucularının belirlediği, stratejilere uygun tek parti, tek lider, tek ideoloji, tek din (Lozan'da kabul edilmiş azınlık kavramı ile belirlenen dinler ayrı tutularak), tek mezhep, tek bayrak, merkezi planlanarak karma ekonomi ile burjuvazi yaratma ve o süreç sonunda kapitalist devletler ile entegre olmuş ( batı medeniyetleri örnek alınmıştır, hedef “muasır medeniyet” seviyesine çıkarmak olarak belirlemiştir.) Kapitalist bir ulus devlet oluşturmaktır.

 

Ulus devleti kurmanın tek amacı vardır; sistemi kapitalist yapmak ve biriken sermaye ile ülkenin sanayileştirerek kalkınmasını sağlamak ve ileri aşaması olan küresel çapta oluşan rekabet koşullarına uygun yerli ve milli sermaye şirketlerin yer almasıdır...

 

Ulus devleti içinde yer alan ve Osmanlıdan miras kalan çok kültürlü, çok uluslu yapının parçalanması ve homojen bir devlet oluşturulmasıdır. Kürt, Alevi ve sonradan ülkeye göç etmiş ya da yerli Türk olmayanların Türkleştirilmesi ve sünnileştirilmesi devlet politikasıdır...

 

Ankara merkezli ulus devleti kurulduktan sonra 12 Kürt isyanı olması tesadüfi değildir, çünkü İttihat ve Terakki Partisi kuruluşunda ve sonrası Lozan’da yer alan Kürt temsilcilerin isteklerinin yok sayılması, göz ardı edilmesi bir anlamda Kürt ulusal mücadelesini bir bütün olarak çıkarmasa da parçalı çıkmasının temeli olmuştur. Dersim isyanı adı verilen katliam ile ulus devleti bir anlamda homojen devlet olarak kuruluşunu ilan etmiştir...

 

Hatay'ın daha sonra Türkiye’ye katılması ile Mîsâk-ı Millî sınırlara büyük oranda ulaşıldığı ve yayılmacı istemlerin olmadığının ilanı "yurtta sulh, cihanda sulh" ilkesi ile dış politika devlet politikası olmuştur... Bu dış politika Kıbrıs ve Suriye iç savaşı (Arap Baharı) sırasında bozulmuştur, henüz yerine devlet politikası oluşturulmamıştır...

 

Tarihi bu açıdan bakınca elbette "Kemalist Devrim" adı verilen geçmişten bir anlamda kopuş, yüklenen anlamları ve uygulamaları farklı algılıyorum ve devletin resmi söylemi ve tarih anlayışı dışında düşünmeme yol açıyor...

 

Resmi devlet tarihi anlayışı ile devrimci bir siyaset ve sol bir politika oluşturulmayacağını savunuyorum, o yüzden var olan tüm resmi olanın dışında var olanları aramak, bulmak ve yorumlamak solun görevi olduğunu ve ona uygun yeni bir bakış ve duruş ile yeni bir gelecek için devlet projesi oluşturabileceğini düşünmekteyim...

 

Tarihi ayrıntılar içine sıkıştırıp bütünü görmeyi ortadan kaldırabilirsiniz, duruşunuzu öyle bir noktaya konumlandırırsanız ki, örneğin sınıfsal bakış açısı içinde işçi sınıfı, ezilenler tarafından konumlandırırsanız hangi etnik kökene bağlıysanız oradan aynı yere bakın farklı şeyler göreceksiniz... Her durduğunuz nokta size başka kapıların ve hayatın bir yönü ile karşılamanızı sağlayacaktır.

 

Sosyalistlerin birincil görevi fakirleri övmek ve onları "işçisin işçi kal" diyerek örgütlemek değildir, tersine onları burjuvaların kültür birikimine ve hayat standartlarına taşıyacak yolların açılması için mücadele yolları bulmasıdır... İşçi devleti burjuvaların kullandığı hakların işçilerinde kullanmasını ve eşitsizliği ortadan kaldırılmasıdır... Kısaca sınıfı ortadan kaldıracak ama devleti de mutlak yapmayan ve çözülmesine yol açacak bir devlet anlayışını geliştirmesi gereklidir... Devlet var olduğu sürece sınıflar var olacaktır, sınıfların olduğu yerde ise ne özgürlük, ne demokrasi ne de eşitlik olur...

 

Tarih devletin eğitimine uygun yorumlandığı sürece bağımsız ve özgün bir mücadele ortaya çıkamaz. Sol günümüzde olduğu gibi muhafazakar olur, tutuculaştığını içinde yaşadığımız anın sorunlarına çözüm üretmek yerine güçlerin birinin peşinde olmasını ortaya çıkarır...

 

Bugün ülkemizde sol gerçek anlamda yoktur, var olduğunu iddia edenlerin ise laiklikten bahsetmesi ile ne kadar ulus devleti bakışı içinde olduğu gerçeği ile karşılaşırız... Üniter devlet anlayışı ile Kürtlerin istemlerini göz ardı eden, onların kurtuluşu ancak bizim liderliğimizde, bizim izin verdiğimiz koşullar altında olacak demek ve üstten bakışın bir yansıması olarak ortaya çıkar...

 

Ulus devleti, laik bir devlet oluşturmadı ülkemizde. Eğer oluşturmuş olsaydı homojen toplum olma yönünde bir eksiklik olarak görürdü, o yüzden halifelik ve Şeyh'ül-İslam kavramını Diyanet İşleri Başkanlığı adı altında bir kurum kurarak ve bu kurumu anayasada değiştirilmesi “teklif dahi edilemeyen” maddeler arasına koyması ile laiklik kavramının ölü doğmasına neden olmuştur... O yüzden Aleviler bugün dahi Cem Evleri konusunda mücadele etmesi şaşırtıcı değildir, çünkü homojen devletin oluşumunda aldığı karar Alevileri asimile edip Sünni bakış içinde eritilmesidir...

 

"Eşit vatandaşlık" kavramı kuruluşunda da olmamıştır, sonra da olmamıştır, sanki ülkede eşit vatandaşlık kavramı varmış gibi algı oluşturulmuştur... Eşit vatandaşlık kavramı belki hukuk maddesi içinde yazılmıştır ama hayatın içinde ve uygulamalarda hiç olmamıştır...

 

Bugün de yeni burjuva devleti  kuruluşunda olan sorunlar varsa ve çözülmemiş demektir ki devlet politikası gereği yaşamaya devam ediyordur, çünkü sorunu devlet yok saymış ve "ülkede bilinmeyen dilde konuşan vatandaşları" görmezden gelmiştir...

Sorun vardır ve hala çözülememiştir...

 

Bugün muhalefet çözülemeyen sorunlara yanıt bulmak zorundadır, fakat devlet tarihi anlayışı içinde olunca sorun var deniyor ama çözüm yolu açıkça ortaya konamıyor...

 

Ne yazık ki ben de sol ile aramda oluşan bu tarihe bakış açısından kaynaklanan bir uzaklık gün geçtikçe kendisini daha fazla dayatır oluyor, çünkü devleti resmi tarihe göre tanımlayanlar ile ortak bakışım flulaşıyor...

 

İsmail Cem Özkan