Galata Gazete


17 Temmuz 2022 Pazar

Son eylem, ilk olmasın!

Son eylem, ilk olmasın!

 

Cezaevlerinde “ölüm orucu”na yatmış yine “haksız yargılandıklarına” inanan devrimci insanlar, duydunuz mu? Onlar yaşasın diye sizde sessiz ya da sesli çığlık atacak mısınız? “Ölümler olmasın” ama öyle bir zamandayız ki, zamanın ruhu ölüm ile besleniyor.

 

Ölümün bu kadar kutsandığı zamanda ölüm oruçları hedefine varıyor mu?

 

Oruca yatanlar ile dayanışma sanki ölüm oruçlarını teşvik etmek gibi bir şey oldu.

 

Hepimiz biliyoruz, yaşıyoruz, bu ülkede adaletli bir hukuk düzeni yok.

 

Adil yargılanmak istemi bana göre ‘şimdiki siyasi ortama göre’ anlamsız.  Bugün ki siyasi atmosferde zaten adil hiç bir şey yok, istiyor ve atıyor içeriye ve yıllarca hiç bir suç olmadan ceza evinde yatırıyor, sıkıştırınca bir suç bulunuyor ve ömür boyu cezaevine tıkıyor.

 

Şimdi, Osman Kavala ölüm orucuna mı yatması gerek?

 

Adil yargılandı mı? Ondan daha fazla haksızlığa mı uğradınız, ondan daha fazla istismara mı uğradınız?

 

Siyasi hareketler varlıklarını ölümler üzerinden kurmaması gerektiğini düşünüyorum.

 

Umarım cezaevinde ki ölüm orucuna yatmış olanlar kritik seviyeyi geçmeden, muhatabı olmadığı bir eylemi bırakır...

 

Ölüm orucunun bir muhatabı olur, peki bugün ki başkanlık sisteminde muhatap kim?

 

Kimin vicdanını hareket ettireceksiniz?

 

Vicdan hareket etmiş olsaydı, ‘kadın cinayetleri’ durdurulabilinirdi, durdurulmuyor, hatta teşvik ediliyor katillere verilen hukuki kararlar ile…

 

Bu ülkede "hayat dönüş " operasyonları yapıldı, yapanlar pişman değil, hatta gurur duyuyorlar...

 

Bu ülkede onlarca insan ölüm orucu sonucunda ölüme yürüdü, peki kazanımları ne oldu?

 

İnsan hayatı her şeyin üstündedir, ölüm ile sonuç alınamıyor, alınmış olsaydı bu kadar sorun yumağı içinde bocalamazdık...

 

Evet, çok geç olmasına rağmen yeni duydum, açlık grevi yüz günü çoktan geçmiş... Yüz gün geçip gitmiş kaç kişi duydu? Ölünce duyulacak mı?

 

Yılın belirli gününde anmalara eklenecek iki isim veya daha fazla isim, sonuç ...

 

Önemli olan sonuçtur, kazanımdır, kazanılmış hakkın korunmasıdır...

 

Ölümler adil yargılanmayı oraya çıkarmayacak, adil yargılanma sorunu bir sitem sorunudur, devletin bakış açısı ile ilgilidir, o bakış açısı değişmediği sürece haksızlıklar, orantısız güç gösterileri hep olacaktır...

 

Bu ülkede her birey adalet istiyor. Adalet mekanizması elinde olan için adalet sorunu yok, sadece istismar edenler var deniliyor...

 

Devletin bekası için, devletin çıkarı için her türlü yol mubahtır, adalet filan olmaz diyorlar... Var olan tüm yasaları rahatlıkla bir kenara itip istedikleri gibi hareket ediyorlar, bakıyorlar her hareketin bir sonucu var, hemen ona uygun yasal düzenleme yapıyorlar... Kısaca her şey yasalara uygun, her şey iktidarın niyetine uygun hareket ediyor...

 

Peki, bu çark kırılmayacak mı?

 

Elbette kırılacak, gezi süreci o çarkın kırılmasının bir sembolüdür...

 

Sürekliliği olmadığı için insan hakları, evrensel hukuk normları ne yazık ki hayat bulamadan sönümlendi...

 

Bu ülkede yıllardır ölümcül kazalar olur, sistem bu ölümcül kazalardan ders çıkarmak yerine devam etmesi yönünde tavrını koyuyor. Bir iki ceza ile kazaların önlenmediğini biliyoruz, peki neden öyle bir tavır içinde iktidar? Çünkü küçük sermaye gurubunu rahatsız etmek istememektedir. Kazalar aslında küçük esnafın ve onları besleyen küresel firmaların işine geliyor, tüketim artıyor... İktidar bu kazaları önlemek ya da en aza indirdiği an zincirin kırılması anlamına gelir, o riske hiç girmiyor. Bizim organize sanayi dediğimiz alanlar otomobil tamir merkezleridir... Sanayimiz kazalara bağlıdır kısaca...

 

Siyasetimizde aynı şekilde ölümlere bağlıdır…

 

İktidar ne zaman sıkışsa bir yurtdışı / içi operasyona imza atıp, ‘etkisiz’ bırakılanların rakamsal açıklaması yapılıyor, bazı evlere bayraklar çekilip başsağlığı dileniyor, “kanı yerde kalmayacak!” denilerek başka operasyonlara zemin hazırlanıyor…

 

Selalar okunuyor, durmadan, sela... sela, ne için okunur?

 

Ölümleri durdurun, bir tarafın hiç umurunda değil ama bir tarafın canı acıyor, bari canı acıyanlar durdursun, başka yöntemler denensin, en son yapılması gereken eylem her zaman başta olmasın...

 

İsmail Cem Özkan

10 Temmuz 2022 Pazar

Kurtulduk, kurtulduk!

Kurtulduk, kurtulduk!

 

Bir ülke düşünün, adını verdikleri “Kurtuluş Savaşı”nda ölen asker sayısı, bitten, pireden ve açlıktan ölen insanların sayısından kat be kat altında olsun...

 

Evet, kurtuluş savaşı verildi ama bitten, pireden ve açlıktan! Onun dışında kurtuluş savaşı yok, sadece iktidar değişimi var, başkent değişimi var, siyasette eskiden alt tabakada olan subayların lider konumuna gelmesi var... Hepsinin dışından iktidar eliti açısından bakarsak eğer, onlar adına evet bir “kurtuluş”tan söz edilebilinir...

 

İstanbul’a çöreklenmiş bir aile ve onun kurumlarından kurtulmaktan bir kurtuluş olarak tanımlanabilinir.  Osmanlı imparatorluğu sömürge devlettir ve son yıllarında yıkıntı bir devlet konumuna gelmiş, ekonomisi, siyasi kararları dışarıdan alınan icazetlere dayalı olmaya başlamıştı. Sürekli kaybeden, sürekli çürüyen bir devlet, yıkılmaya mahkumdu ama yıkılmamak için çarelerde arıyordu.  Osmanlı ailesi sömürge devletin yıkıntısı üzerine oturmaya devam ediyordu ve o aile toplum için bir anlamda kene görevi görmeye başlamıştı, anlı şanlı günler çok geride kalmıştı, ekonomi çarkı dönmüyordu, bitler ve pirlere gün doğmuştu ama sorunların çözümüne dair umut veren politikalar üretemiyordu. Bütün bunları düşündüğümüzde o ailenin siyasetin ve fiziki olarak ülke sınırları ötesine çıkarılması ile kurtuluş gerçekleş denilebilinir… Evet, kurtuluş birilerin için gerçekleşti ama sürekli tekrarlanan bir anti emperyalist savaş yoktur, ne yazık ki sonradan uydurulan resmi tarih ile yaratılan illüzyonda sanki anti emperyalist savaş verilmiş gibi bir tarih oluşturuldu…

 

O illüzyonun oluşturmuş olduğu tarih eğitiminden geçen genç devrimcilerde yaratılan yeni gerçekliğe inandı ve gerçek bir anti emperyalist mücadele yaptılar.

 

Yarı sömürge devletlerde anti emperyalist mücadele emperyalist devletler için tehlike olduğunda, o ülke içinde konumlandırdıkları / yerleştirdikleri, eğittikleri kontrgerilla örgütlenmesi ile o lider gençlerin hepsi -bugünün deyimi ile - "etkisiz" hale getirildi…

 

Bugünden resmi tarihin satırlarına baktığımızda hemen kafamızda oluşması gereken bir resim mevcut olması gereklidir, çünkü anti emperyalist mücadele yaptığını söyleyen kurucu kadrolar, Nazi liderinin sempatizanı olmaz, onun gibi bıyık bırakmazdı...

 

Dünyada faşizm rüzgarı eserken, ülkemizde de kurucu liderlerin her birinin farklı zaman ve ortamlarda Berlin’den direktif aldığı unutulmasın...

 

Anti emperyalist bilinç ülkemizde olmuş olsaydı, NATO üyesi olmak için Kore dağlarına her şeyden habersiz gençlerimizin son nefesini bırakacağı bir çıkarmada / savaşta yer almamış olurduk...

 

Anti emperyalist mücadele bilinç işidir, “vatanımızı emperyalist kuşattı, saldırdı hadi kurtulalım” diye silaha davranılmaz, zaten de davranmadılar... Emperyalist devletler ile masa başında karşı karşıya geldiler, en büyük kazançları kuzeyde bir Sovyet rejiminin kurulması… Dünya iki kutuplu bir düzen almıştı, işçi devleti ve sermaye devleti yani kapitalist devlet. İki kutbun geçiş yapacağı ortada kalan alanda devletçiklere ihtiyaç vardı, çünkü sınırlar keskin bir çizgi ile çizilmesi birinci dünya savaşının henüz bitmemiş hesaplarına uygun düşmüyordu. Sovyetler sınırı ile kapitalist devletler arasında geçişken / tampon devletler kurulması kaçınılmazdı. Tarih bizi öyle bir ortamda yakaladı. Ülkemizi tampon ülke olarak arada kurulmuş bir devletçik kavramından söz edilebilinir. Ülkemiz yönünü hem sömüren hem de sömürülen devlet konumundan çıkıp emperyalist devlet olmak için kapitalistleşme yönüne çevirmiş ve “batı medeniyeti” hedefli devlet...

 

Ülkemiz sömürge devletten sanayileşerek / kapitalistleşerek emperyalist devlet hayali ile kuruldu.

 

Eski sömürgelerden miras olarak kalan bir iki toprak parçası kalmıştı, onları da 27 Mayıs darbesinin ürünü olan anayasa ile ilhak ettik, "Türkiye devleti, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür." Kurucu halklar kavramını ortadan kaldırıp, kurucu bizi ve biz Türk milleti adına devlet olduğumuzu resmen ilan ettik. Fiili durum yasallaştırılmıştır.

 

Kısaca 61 anayasası ile öngörülen kapitalistleşme süreci tamamlanmıştır ama eksiktir denmektedir... O eksiği hepimiz biliyoruz, çünkü sorun bugün de devam etmektedir...

 

Bu eksikliği gören 68 gençliği “yarım kalmış işi ileriye taşıyalım, sosyalist devletimizi kuralım” diye düşündüler ve gerçekleştirmek için örgütlendiler ama yolun henüz çok başındayken kontrgerilla yöntemler ile “etkisiz “hale getirildiler...

 

Sonuçta sosyalizm, kapitalistleşmenin ileri aşamasıydı... Fakat o gençlerin bilmediği bir şey vardı, yer altında örgütlenmiş NATO Gladio’su ve darbeyi yurtsever görünümlü NATO sever, emir komuta zinciri içinde olanların gerçekleştirdiği ama öyle bir kılıf geçirilmiş ki o darbenin üzerine cesaret edip kaldıran olmamıştı. Çünkü bir şeylerin eksik olduğunu rahatsız subaylarda farkındaydı. Yurtsever olduğunu ilan edenlerin darbe girişimleri darbeden sonrada devam etmiş ve sonuç iki yurtsever genç subayın idamı ile sonuçlanmış, darbeye teşebbüs edenin bir subayın da kısa süre sonra faili belli olmayan bir şekilde ölü vermesi...

 

Darbe için ayak bir kere sürüldü mü, arkası gelecekti, yurtseverlerin yapamadığını Amerikan emperyalizmini seven, onlardan emir almaktan onur duyanlarda ilerleyen yıllarda darbe yaptılar, yeter ki ülke NATO ekseni, yeni sömürge biçimli sisteminden dışarıya çıkmasın... 12 Eylül darbesi ile klasikleşmiş devlet yapısının yani kapitalistleşme için kendi öz kaynağını kullanan devlet anlayışından küresel firmaların ihtiyacını karşılayan bir devlete doğru evirilmesi sürecini (liberalizm) yaşadık ve yaşamaya da devam ediyoruz...

 

Ulus devleti yıkıldı, fakat yerine yeni devlet hala konmadığı için yaşadığımız devleti hala adlandırmada zorluk çekiyoruz. Var olan devlet mekanizmamız klasik bir devlet görünümü içinde krizden krize girip girip çıkıyoruz ya da çıkmaya çalışırken başka krizin içinde kendimizi buluyoruz…

 

Ülkemiz 100 yıl önce rotasını belirlenmiş ve bu süreçte “devlet bekası” için çok cinayet işlendi, kendi sermayesini oluşturup kalkındıralım derken geniş bir kesimi mülksüz ve işsiz yaptı. Geçmişten gelen kuruluş aşamasında var olan tüm kültürel değerleri ulus devleti anlayışı içinde Türk olmayan kültürleri asimilasyon ederek homojenleştirirken, Türk kültürünü de içinde ki var olan renkleri bile yok ettiler…

 

Yeni bir ülke, yeni ideoloji ve rejim için atılan ilk adım (kuruluş süreci) tam anlaşılmadan yarına uzanamayız, çünkü ilk adımı yanlış değerlendirirseniz, yarım kalmış bir işi tamamlamak için örgütlenirsiniz ama devleti iyi analiz edemediğiniz için o tamamlama işi çıkmaz bir sokakta kanlı bir şekilde sonlanır…

 

Bu topraklar iyisi ile kötüsü ile bir kapitalistleşme süreci yaşadı ve yeni/ yarı sömürge ülke konumundan ne yazık ki çıkamadı. Yaratılan buraya özgü önce tampon daha sonra demir perde önünde Suudi petrollerini korumak adına emperyalist devletler adına “duvar” görevi verilen ülkenin iç politikası bir çok genci, aydını öğütmüş, muhalif kanattaki  “bir gider bin geliriz” inancı ne yazık ki 12 Eylül sonrası gerçekleşmemiş...

 

İsmail Cem Özkan

 

Not: anayasalarımız bu linkten okunabilir.

 

https://www.anayasa.gov.tr/tr/mevzuat/onceki-anayasalar/1924-anayasasi/?fbclid=IwAR1pYJpzw7t_VBzMZqySN33AD0RXR28BHODJ5NwbPCv08q9Mmty37oRjiNg

6 Temmuz 2022 Çarşamba

İlk adım hep sancılı olmuştur.

İlk adım hep sancılı olmuştur.

 

27 Mayıs üzerine okuyorum, darbe ve gerekçeleri ile birlikte.

Marshall yardımları Amerika Türkiye'ye nerede duracağını belirtmiş. Alın demiş, bu kadar sizin hakkınız ve bu yardım ile ülkeyi bizim istediğimiz gibi düzenleyeceksiniz…

Ülke NATO üyesi, batıya karşı doğunun önünde geçişken olmayan bir duvar. Demir perdenin hemen dibinde bir duvar görevi verilmiş, Sovyetlerin kuşatılmasında önemli bir rolü vardır, tıpkı diğer Pakistan, İran gibi. Sovyetlerin güneye geçişinin önünde ki duvar.

Güneyde var olan petrol kaynaklarının korunması önemlidir Amerika ve NATO için... Ama demokrat parti öyle savurgandır ki, kaynak hiç bitmeyecekmiş gibi davranıyor, her mahallede bir zengin yaratmak isterken, her türlü istismarın içinde gelen kıt kaynak bol bol dağıtılmış ama alt yapı oluşturulamamış. Para kıt, proje çok olunca demokrat parti liderinin aklına ikili oynamak gelmiş, sanki duvar değil de ülkenin kuruluşunda olduğu gibi tampon ülke gibi düşünmüşler.

Tampon ülke her iki cephenin ülkede belirli sınırlar içinde hareket etmesine izin verilmesidir. Ama kuruluş bitmiş bir süreç, artık NATO içinde taraf olmuş ve sınır komşusuna duvar olma görevi verilmiş bir ülke... Menderes bu ayrıntıyı gözden kaçırınca, o güne kadar bazı yaptıklarına göz yuman Amerika politikacıları / genelkurmay - CIA onun ipini çekmiş ve darbe ile yok olacağı şekilde bir ortam hazırlık süreci başlamış...

İnönü gittiği yerde taşlanmış, başı yarılmış, linçe uğramış, CHP karşıtı söylem öyle boyuta gelmiş ki, demokrat partililer nerede CHP'li görse düşman görmüş gibi davranmaya, medyaya sansür uygulamaya, özgürlükleri tek taraflı algılayıp, muhalif olanların özgürlüklerini elinden almaya başlamış..

Ortam hazırlanmış, "rahatsız subaylar" NATO için gittikleri ülkelerden aldıkları eğitimin sonucunu görmeye gelmiş sıra. NATO çıkarı yani Amerika çıkarı ülke çıkarından üstündür, bunu NATO'ya imza attığımız an biliyorduk!

NATO eğitiminden geçen genç subaylar darbe için gün belirlerken, her şeye hakim olduğunu düşünen demokrat parti liderleri alışkanlıklarını bozmamış, her türlü devlet gücünü kullanmaktan çekinmemiş, elbette buna izin verilmiş olduğunun farkında bile değillerdi, polisi kontrol eden her şeyi kontrol edeceğini düşünenler, polisiye uygulamalar ile ülkeyi kontrol ediyormuş gibi bir hava estiriyor, muhalif öğrencilerin başlarından cop eksik edilmiyordu…

555K ve Turan Emeksiz

"Olur mu, böyle olur mu? / Kardeş kardeşi vurur mu? / Kahrolası diktatörler / Bu dünya size kalır mı?" marşları artık sokakta söylenmeye başlamıştı...

Turan Emeksiz polis kurşunu ile öldürülmüştü, cop yerine kurşun, sonucu ölümdü, bu ölüm aslında iktidarında ölümü anlamına geliyordu. Darbe için şartlar oluşmuştu...

Demokrat parti bu arada Seydişehir alüminyum ve İskenderun demir-çelik ve diğer sanayi projelerini kredilendirmek için Sovyetler birliği ile anlaşma aşamasına gelmişti... Amerika için çan iktidar için çalma vakti geldiğini hazırlık yapan öğrencilerine bildirmişti... Ellerini çabuk tutulacak ve bu kredi alınmayacaktı!

“Türk ordusu bir kere daha tarihi bir vazife karşısında bulunuyor. Bu vazife; dahilde memleketi buhran ve felakete sürüklemek isteyen hırslı politikacıların elinden kurtarmaktır” diyerek yönetime el konulmuştur..

Saat 4.36'da Albay Alparslan Türkeş tarafından radyoda okunan metin ile ilk darbe gerçekleşmiş oldu... İlk darbe diğer darbelerinde alt yapısını oluşturmuş oldu, Amerika için çok önemli dersler mevcuttu ve o derslerinden çok yararlanmıştır diğer ülkelerde yaptığı darbelerde... Her darbe yapanlar için tecrübe yaşayanlar için zulüm ve tarihi kırılmadır...

Darbeyi subaylar yapmış, onları da NATO yönlendirmiş, siyasetin her zaman sahnesine olacak bir çok yöntem test edilmiş ve başarılmış şekilde bir siyasi zorunlu tercih içinde yaşamaya başladık...

 

İlk darbe için tecrübesiz subayların darbe süreci içinde bir çok tereddüt içinde kalmalarına rağmen başarılı olmalarının sırrı sanırım, iktidarın gözü başka alanlara çevrili olmasında yatıyor, çünkü darbenin olacağı belli, rahatsız subaylar göze çarpıyor ama iktidar bir anlamda eli kolu tutulmuş gibi gelmekte olanı izliyor…

 

İsmail Cem Özkan

3 Temmuz 2022 Pazar

Seçime doğru giderken…

Seçime doğru giderken…

 

Ülkemiz uzun zamandır seçim atmosferinde, ekonomik kriz yanında siyasi krizin içinde bir türlü çözülemeyen sorunların girdabının yaratmış olduğu çıkmaz sokakta siyaset yapılıyor.

 

Ülkemizin bir çok kronikleşmiş sorunlar içinde, sorunları çözmek ile yükümlü olan siyaset, sorun çözmek iddiası ile geldiği iktidarda, iktidarını daha uzun devam ettirmek için sorunların üzerini kapatmayı yeğlemiştir, çünkü sorunun çözümü ülke çıkarı için önemlidir ama siyaset ülkenin çıkarından daha önemlidir, çükü siyaset siyasi parti üzerinden yapılmakta ve siyasi partinin bekası ülkenin bekasından daha önemlidir. İktidar koltuğunda oturan bir partinin devletleşmesi süreci, iktidar koltuğunun illüzyonundan kaynaklanmıyor, tersine iktidarın vermiş olduğu güçten. Gücün elden gitmesi demek, korkuyu tetiklemektedir, korku ise iktidar sürecinde hesabını vermekte zorlanacağı açıkların varlığı anlamına gelir... gerçi bugüne kadar göstermelik yargılanmalar dışında geçmişe yönelik ve iktidarla yönelik bir yüzleşme olmamıştır, siyasi güç yüzleşmeyi ortadan kaldırmakta ve denge politikası siyasetin ilerlemesinin önünde ki en büyük engeldir. Siyaset ise denge sorunudur, lideri partisini ve kolladığı çıkar çevresinin elde ettiği gücü korumakla yükümlüdür… Siyaset bizim gibi ülkelerde sermaye birikimi yaratmanın en önemli aracıdır.

 

Dünyamız ulus devletten küreselleşme sürecine doğru evrilirken bir kırılma yaşamaktadır. Var olan tüm alışkanlıklar, birikimler gelmekte olana göre değişime uğramakta ve uyum sağlaması hukuki düzenlemeler yapılmaktadır. Fakat bu süreç bitmemiştir, ulus devleti içinden çıkan küreselleşme politikası kapitalizmin iç değişimidir. Yeniden yapılandırılma sürecidir. Bu da tarihin kırılması ve yeni çatışma alanlarının oluşması anlamına gelmektedir.

 

Ülkemizde de dünyadan bağımsız değildir, aksine ülkemiz dışında gelişen her türlü sosyal, siyasal olaydan etkilenen çok zayıf ekonomisi olan bir ülke konumundayız. Üreten değil, tüketen bir ülkenin küreselleşme sürecinde ancak taşeron ve bayisi konumuna gelmek anlamına gelmektedir, kısaca hizmet sektörü içinde var olan ve bir yerlerde üretileni ya da ucuz emekten dolayı başka şirketlerin marka üretimini yapan ama kendi ürünü olmayan bir taşeron görünümü içindeyiz. Elbette üretmeyen, tüketen ve tüm zenginliğini özelleştirme adı altında küresel firmaların hizmetine sunan bir ekonominin kriz içinde olması kaçınılmazdı, çünkü küreselleşme politikasını dayatanlar gelişmekte olan ülkelere biçtikleri rol da ancak böyle bir şeydi.

 

Bu kriz ortamında ülkemiz bir seçime doğru gidiyor, çözülmemiş sorunlar, sorunların üzerine yeni sorunların oluştuğu, otokrasi deneyimi ile geçmiş ulus devlet anlayışının yaratmış olduğu bir tarih ve birikimin sandıkta yüzleşmesi ve yol haritasının ortaya çıkması sürecindeyiz. Seçim, bir birine yakın muhalefet bloğu ve iktidar bloğunun kilitlenmiş bir oy potansiyelinin çözümü Kürt sorunu merkezine almış siyasi partinin tercihine kalmış durumdadır. Kürt seçmenin oyu bugün yaşanan siyasi krizin çözümünü ortaya çıkaracaktır.

 

Bu krizin çözümünde kritik rol oynayan HDP kongresi yapılıyor, verilen mesajlar açık ve net. Biz farkındayız, biliyoruz, ne yapacağımız ve çıkarımıza uygun nasıl davranacağımızı da biz biliyoruz diyorlar…

Nasıl demesinler ki, masa devrilmiş, masanın altında kalan taraflardan HDP olmuş. Kürt açılımı hendek içinde üzeri toprak ile örtülmüş, üzerinden panzer geçilmiş... Seçilmiş başkanları tutuklanmış, seçilemeyenler de yardım yataklıktan seçilmiş başkanların kaderini yaşamışlar... Sonuç Kürt açılımı masa devrilerek yok edilmiş, çözülmüş gibi tavır alınmış. Eski söyleme geri dönülmüş ama ortada geriye dönülecek bir siyasi, sosyal ortam yok olmuş.

Demirel tarafından Kürt realitesi kabul süreci, Erdoğan ile devam etmiş ama çözüm için sorunlar masaya yatırılmadan masa tek taraflı devrilmiş, "Kürt sorunu yok!" denmiş... Sorun yoksa neden hala Kürtlere karşı öfke, nefret, ayrımcılık, batıda Kürtçe müzik ve dile karşı hoşgörüsüzlük var? Yani sorun olduğu yerde duruyor...

Geçmişe göre Kürt illerinde Kürtçe daha özgür, medyası, siyasi propagandası göreceli olarak bağımsız! Fakat aynı hoşgörü batıda yok, batı da hala bölücü, ayrımcı, nefret söylemi geliştiren, uyumsuz olarak algılanıyor ve Kürtler ile işe gelince yan yanda çıkarı bitince nefret söyleminin hedefi olabiliyorlar... Kısaca özgürlük çıkarlar ile sınırlı, çıkar bitince düşmanlık kaldığı yerden devam ediyor...

HDP, ne yazık ki Türkiye partisi olamadı, bunda en büyük etken "yetmez ama evet", "evet", "boykot" söylemi ile yan yana gelmiş olanların HDP çatısı altında yan yana olmaya devam etmeleri...

Elbette her siyasi partinin çıkarı farklı, çıkarlar HDP ile çatıştığı an kendi bayrağı ile yola devam ederken, çıkarlar uyuştuğu an çatı altında siyaset yapılabiliniyor...

Ortak noktaları "Kürt sorunu", bazen Kürt ulusal hareketinin amacını aşan daha fazla Kürt sorunu çözmeye talip olan ve öneri getiren, söylem geliştirenler de onlar...

Sonuç HDP homojen bir siyasi yapı değil, içinde çeşitliliği, farklı siyasi gelenekleri barındırıyor olmasına rağmen siyasi söylemleri ile daha geniş açıdan olaya yaklaşmak yerine "Kürt sorunu" çözümü merkezli olunca siyasi hareket alanı daralmaktadır…

Elbette yerel politikalar, yerel söylemler önemlidir ama merkezi yapıların ne kadar heterojen yapı olsalar da homojenleşmektedir...

Güç ve ekonomik güç kimdeyse partinin politikasını belirleyen ve yönlendiren onlar oluyor. Haklı olmak önemli değildir, siyasi hareketin çıkarıdır. Nereden baktığı önemlidir, nasıl baktığından...

Önümüzde eğer herhangi bir sorun çıkmazsa sandık gelecek ve sandıkta yeni rejim devam ya da buraya kadarmış kararı çıkacak... Buraya kadar demek kolay ama onu nasıl bir siyasi perspektif ve yol ile yapılacağı belirsizdir... Çünkü Kürt siyasi partiler ve seçmenler olmadan cevap yönü belirlenemiyor... Kısaca burada kilit parti HDP'dir ve onun belirleyeceği harita gelecek siyasi ortamında nasıl olacağı konusunda ipuçları verecektir...

Bunu siyasi aritmetikte iktidar ve muhalefet bilmektedir... Her ikisi de Kürt sorunu çözümüne şimdilik mesafeli yaklaşmakta, biri masayı devirmiş, hendek açmış hendek içine sığdıramadığını hapishanelere sığdırmış, muhalefet ise mirasını aldığı ulus devleti bakışı içinde homojen bir toplum yaratma ve yaşatma telaşında...

HDP ortada bırakılmış, hadi gel çağrısı yapılıyor ama Kürt sorunu çözümünü bir yana bırak gel demekteler. Yani hadi belirleyici kimliğini kapının dışına bırak bu kilidi çöz demekteler...

HDP kimliği ile var olmaya çalışıyor, çünkü seçmeni sadece kimliğinden dolayı onu ne olursa olsun, her koşulda desteklemeye devam ediyor, kimliği bırakıp bir yana doğru evrilirse ya da boykot etse bu durumda meyil ettiği taraf ya da boykot durumunda iktidarın kazanması anlamına geliyor...

 

"Boykot" üstü kapalı "yetmez ama evet" demektir...

HDP bugünlerde yol haritasını çıkarmaya çalışıyor, stratejiler masanın üzerinde olasılıklar konuşuluyordur, fakat referandumda "hayır" diyenler ile çatı artı formülü ile ortak hareket etmek istemeleri Kürt siyasetini ve çıkarını ne kadar taviz vereceği konusunda boşluk bırakıyor...

"Kürt sorunu" ulus devleti sınırını çoktan aşmış bir Ortadoğu sorunudur ve Ortadoğu’da yaşanacak gelişmelerden bağımsız değildir... Dış politika iç politika ile iç içe geçmiş durumdadır, Erdoğan, Suriye içine doğru yapmayı düşündüğü operasyon aslında iç politika çıkmazının dışında çözüm aramasından başka şey değildir...

Benim tahminim HDP yol haritasını Erdoğan stratejisi belirleyecek gibidir, Erdoğan MHP ile birlikte beka söylemi ile mi seçime gidecek, yoksa beka söyleminin dışında yeni bir Kürt açılımı ile mi gidecek? Kürt açılımının kilidi de Suriye topraklarından geçtiğini NATO zirvesinde istemler göstermiştir...

 

Siyasetteki krizin çözümünü yaşayarak hepimiz göreceğiz. Önemli olan krizin çözümü gibi gözüküyor ama hasıraltı yapılan sorunların çözümü ülkemizin geleceği için daha önemli olduğunu düşünmekteyim. Kronikleşmiş sorunlar ve onların yaratmış olduğu diğer sorunlar çözüldüğü zaman ülkemiz yeniden yaratılmış olacaktır… 

 

İsmail Cem Özkan

28 Haziran 2022 Salı

Giden gidiyor ya bıraktıkları…

Giden gidiyor ya bıraktıkları…


Cüneyt Arkın, siyaset üstünde kalmayı çok istedi ama hep siyasetin ve sistemin ihtiyaç duyduğu yerin ortasında durdu.

Bir sanatçı bu dünyadan ayrılınca yaptıklarından daha çok yaşadığı ilişkileri ile gündeme gelir, dedikodu mahiyetinde yapılan bu anekdotlar aslında tercihleri de belirler. Şimdi sistemin en çok kullandığı, en çok da ciddiye almadı, gerek gördüğünde öne çıkarıp, gerek gördüğünde unuttuğu bir sinema aşığının hayatı aslında ibretlik bir hikayedir ve kimse onun hayatını gerektiği gibi işleyemeyecek, çünkü ya kahraman vardır ya da öteki mahallenin çocuğu, yani unut gitsin!

Bir sinema aşığı mesleğini bertaraf edip, beyaz perdenin tılsımı içinde hayatını kazanmaya çalışması ve o tercihi ile hayatına biçim vermesi anlaşılır bir şeydir, çünkü sinema bir tutkudur. Zamanın ruhu sinemeden geçer, artist olmak için İstanbul’un Yeşilçam denen yerine gelip, orada kaybolanlar, bir film uğuruna kızlığını, oğlanlığını artist yolunda feda etmeler. Tutunanlar ve tutunamayanlar..

Bir dönem yapılan yarışmalar ile belirlenirdi kimin artist olacağı, çünkü yarışma artistlerin bir anlamda ilk tanıtımı, ilk podyumu olarak da görebiliriz, çünkü orada başlayan yürüyüş, dört yoncanın biri ile film karesinde yer almak anlamına gelirdi. Yakışıklı, vücudu yerinde olan, dişleri düzgün, güzel bakan, hani köyde kızın yüreğini hoplatacak bir erkek! Çünkü sinema sektörü ki henüz tam oluşmamıştı ama başlangıcında bile sinemanın para işi olduğu, yatırılan paranın mutlaka dönmesi gerektiği bilinirdi... Para nasıl dönecek, izleyicinin açık hava sinemalarını doldurması ile... Ülke değişiyordu, yollar yapılıyor, batı medeniyeti diye sunulan tüketim alışkanlıkları henüz ülkemizin sınırlarından yeni yeni giriyordu. Ulus devleti yaratılmıştı ama halk bundan ne kadar haberi vardı? Sinema bir propaganda aracı olduğu ve halka söylemek istediğini beyaz perde aracılığı ile ister direkt ister dolaylı söyleme aracıydı. Bir propaganda aracının sanat haine dönüşmesi iç içe geçmiştir. Birini diğerinden ayırmak çok zordur, çünkü sonuçta sermayenin istediği ve sermayenin çıkarına uygun bir araçtı ve o aracı devlet istediği gibi kontrol ediyor ve istediği gibi yönlendirecekti, parayı veren istediğini yaptırdığı bir beyaz perde efsanesi…

Artistlerin niyetleri, duruşları, hayallerinin dışında yaşanır beyaz perdenin üzerinde gösterilen öyküler… Her senaryo sonuçta bir öyküdür, öyküsü iyi olmayanın da alıcısı vardır, çünkü her gösterilen mesaj vermeden de sisteme uygun bir insanın yetiştirilmesi için eğitim aracıdır... Sinemayı bir propaganda ve eğitim aracı görünce, her ulus devletinde bir sinema sanayisi olması kaçınılmazdır. Çünkü sinema küresel bir dili içinde barındırır… Sessiz filmin ilk kahramanı Charlie Chaplin’dir, onun başarısı aslında sinemanın kaderini de belirlemiştir… Ondan sonra sinemanın dili öyle bir değişmiştir ki, başlangıcından bugüne kadar muhteşem bir teknoloji ilerlemeyi izleyebiliriz, fakat teknoloji her ne kadar ilerlerde ilerlesin öykü üzerine oturur sinema ve öykülerde sistemin ihtiyacına cevap veren bir dil ile yazılmıştır. Karşı gibi yapılan filmlerde içeriği iyi incelenirse sisteme hizmet ettiğini yakalayabiliriz, propagandanın karşı hali de propagandaya hizmet etmektedir…



Cüneyt Arkın bir çizgi kahramanın beyaz perdeye uyarlaması ile sinema içinde bir kimliğe bürünmüştür. Ulus devletin ihtiyacı olan kahramanlar çizgi romanda yaratılmış, popüler bir hal alınca kaçınılmaz olarak beyaz perdeye uyarlanmıştır… Teknik aksilikler, yetersiz ekipmanlar Cüneyt arkın efsanesinin oluşumunda fazla bir etkisi olmamıştır, çünkü seyirci görmek istediğini beyaz perde de görüyor ve onun yarattığı bir hayal dünyası içinde günlük konuşmasını belirler konuma gelmiştir. Çocuklar beyaz perde de gördüğü artist olmak için oyunlarını bile değiştirmiştir, çocuk çeteleri için yaratılan kahraman paylaşımı anlamına gelmiştir, döven, uçan, haksızlığa uğrayana yardım eden, tecavüze uğrayanı kurtarıp, evlenen kahramanlar! Uluslaşma sürecimizin en geniş kesime ulaşan aracıdır sineme, o kadar ki eşek, katır sırtında yolu olmayan köylere kadar gider ve beyaz perde kurulur... Tiyatro bile olmayan yere beyaz perde asılır ve korsan gösterimler, çöpe giden filmlerden oluşmuş yeni filmler bile gösterilir! Yeter ki çocuğun, yetişkinin hayalindeki artistin görüntüsü perdede olsun, öyküye bile ihtiyaç yoktur!

Cüneyt Arkın bir tarih çizgi içinde beyaz perdede buluşmuştur. Tıp eğitimi almış ama gönlü perdedir. Bir yönetmen ile tanıştı hayatı değişti, her ne kadar artist dergisinin artist adayı olarak duyurulmuş olsa da yönetmendir belirleyici. Beyaz perde atılan adım, jöndür, kendisine uygun film mutlaka bulunacaktır. Zaman geçer ve bulunur da, her artistin bir rolü vardır ve o rolü bir gün oynayacak ve para getirirse eğer o rol üzerine yapışır ve devam eder! “Türkün Gücü” sembolü olur! Bir çizgiden kahraman dünyaya bedeldir, kara lakabı takılır, siyasetin Karaoğlan efsanesi birden sinemada oluşturulur. Siyasetten, günlük çekişmeden uzak değildir sinema, çünkü devletin ihtiyaç duyduğu siyaset insanı gibi, sinemada artistler devletin ihtiyacı varır ve ihtiyaca cevap veren bir gecekondu görünümlü bir sanayisi vardır… Artistler arasında rekabeti varmış gibi haberler yaptırılır, artistlerin yaşamı magazin dünyasının vazgeçilmezi olmuştur. Evlilikler, ayrılıklar, ayağa düşen dedikodular…

Cüneyt Arkın denilince ister istemez Kahramanmaraş katliamı konusuna geliniyor. Artist her seyirciye ulaşan filmler yaparken, bazen yaptıkları amacının dışına düşer, propaganda aracının parçası olur… Hem sağa, hem sola seslenen filmler kimin kullanacağına bağlı olarak anlamlar değişir. Faşist saldırıların arttığı süreçte devrimcilerin savunmada olduğu anlarda yeşil çam her iki tarafa seslenen filmler yapmıştır, üstelik her iki tarafından seveceği artist olması gereklidir. Çünkü hiçbir seyircisini kaybetmek istemez… Hem işçi sınıfını anlatan filmde oynar, hem de faşistlerin ruhuna hitap eden filmde… Maraş katliamı bir sinemadan Alevilerin yerleşim yerine doğru akan bir faşist saldırının ilk adımı olur... Gerçi daha önceden hazırlanmış bir ortamın, ateşi bir söylenti ile verilir. Katliam ile sinemada gösterilen filmin direkt bir ilişkisi yoktur ama toplu gösterimi yapan dönemin ülkü ocakları adı altında örgütlenen kontrgerillanın 12 Eylül’e gidiş için kıvılcımın çaktığı yerdir. Cinayetler katliam boyutunu alacaktır, cepheleşmede taraflar netlik kazanması ve solun yükselişi önlenecektir… Amaç ve hedef yönünde kontrgerilla istediğini alacaktır, sinema bir araç olarak kullanılmıştır…

Cüneyt Arkın oyuncu gözü ile değerlendirilirse iyi bir oyuncu mudur? Elbette değildir, piyasa içinde pişmiş, yönetmenin istediği görüntüyü vermiştir ama oyuncu olarak kabul edebilir miyiz? Elbette kabul edeceğiz, çünkü oynamış, ekmeğini ondan kazanmıştır, fakat göreceli olan kavram ortaya gelir, her ne kadar göreceli olsa da bazı kriterleri göz önüne alırsanız nitelik kavramı içinde “iyi” bir oyuncu olmadığını söyleyebiliriz, ama istenileni vermiş değerli bir oyuncudur… Sinema tarihimiz içinde önemli bir yeri vardır, her ne kadar çekildiği dönemde görülmeyen aksilikler bugün mizah dünyamızın vazgeçilmez kaynağı olmayı sürdürür…

Bu dünyadan bir doktor eğitimi almış ama artist olmayı seçmiş bir oyuncu geçti, iyisi, kötüsü ile ve de anıları ile birlikte… Onu en son sahnede görmüştüm, sahneye / beyaz perdeye bırakıp gitti görüntüsünü…

İsmail Cem Özkan

21 Haziran 2022 Salı

İndirim, bindirim!

İndirim, bindirim!

 

Bir kadını varile koyup, kesiyor, yakıyor, üstüne de beton döküyor ve ceza indirimi alıyor. İyi niyetinden sanırım varile koymuş, etrafı kirletmediği için ya da toprağı ateş yakarak öldürmediği için bir indirim yapılıyor...

 

Şimdi bu indirimi eleştirenler hakkında dava açılabilinir, çünkü yeni çıkan yasa gereği halkı diye başlayan cümlelerden biri uygulanabilir... Aynı şey cumhurbaşkanına hakaret kavramı da girebilir, çünkü adalet demek devlet demek, devlet demek cumhurbaşkanı, tek temsilci yani... Kısaca korku imparatorluğu içinde her şey birden her şeye doğru süner ve nedeni olabilir, çünkü adı üzerinde imparatorluk!

 

Peki, cinayetler neden mahkemelerce dolaylı destek buluyor?

 

Bunun siyasi yorumu yapılamadan yani "her kadın cinayeti siyasi" deniliyor ya o "siyasi" ayrıntıya bakılmadan anlaşılamaz.

 

İktidarın bir ideolojisi var, o ideolojiye göre devleti ve onun organlarını amacına uygun çalıştırıyor...

 

Devletten bağımsız değildir yargı, devletin çıkarı ne ise o karar alınır. Tıpkı futbol maçları gibi, milli maçlarda her zaman haklı olan milli takımızdır, onu eleştirmek demek devletimizi eleştirmek demektir, o yüzden milli maçlarda her zaman yenileceğini bile bile maçta takımını tutmak ve savunmak, aşırıya kaça seyirci taşkınlıklarını görmemek, görürse de haklı bulmak ile yükümlüdür bir futbol yorumcusu...

 

Milli olan her şey siyasidir...

 

Kadınların çalışma ve özgür yaşam alanlarından çıkıp, erkeğin gölgesinde, erkeğine biat eden konuma gelmesi gereklidir, çünkü ideoloji "kutsal kitap" öyle emrediyor! Her ideolojinin bir “kutsal kitabı” vardır, oradan alıntı yapılır ve alınan kararlar o “kutsal” olandan referans ile halka anlatılır. Bu ideolojik açıklamanın sağı, solu, dincisi, dinsizi yoktur, her ideoloji kutsalından beslenir...

 

Şimdi iktidarın amacı bellidir, 1400'lü yıllarda Arap yarımadasında kadının konumu ne ise bugün ülkemizde ki kadının da rolü o olmalıdır, söz hakkı yoktur, itaat edecek, biat etmeyenin ise sırtından sopayı, karnından bebeği eksik etmeyeceksin ki o seni terk edip gitme cesareti olmasın... Kısaca kadının cesaretini yok ettin mi, her şey yoluna girecektir... Cinayetler, sokakta kadına dayak, cami avlusunda kadının yüksek ses ile konulmasına müdahale işte bu bakış açısının ürünüdür. Üsküdar'da bir ilahiyat fakültesi mezuna kadına cami avlusunda erkeklerin müdahalesi ve kadının ona tepkisini belki duymuşsunuzdur, sonuçta erkek diyor ki “sen ikinci sınıfsın, ben konuştuğumda sen susman gerek”...

 

Kadın susması gerek, susturmanın yolu; kazanılmış hakların ellerinden alınması...

 

İdeoloji böyle buyurunca, iktidarın devletinde o şekilde dönüşüme uğradığında elbette hukukta üst yapının belirlediği siyasi çizgiye uymak ile yükümlüdür... Aynı mahkeme 12 Eylül’de farklı karar alır, 60 darbesinde ayrı, bugün ayrı karar alır, çünkü zamanın değişimi öncelik ve bakış açısını da değiştirmiştir.

 

Devletin değişimi hukuk ve yorumlamasını da değiştirir...

 

Sonuçta mahkeme heyeti bir katile iyi hal indirimi yapılıyorsa, orada devletin çıkarı ve ideolojisi söz konusudur... Kutsal olanda yazana kim itiraz edebilir ki?

 

Hukuk zamana uydurulan lastik gibidir, çekenin niyetine bağlıdır... Her indirilen cezai hüküm, başkasının sırtına bindirim olarak dönmektedir.

 

İsmail Cem Özkan

17 Haziran 2022 Cuma

Eski sloganlar bugüne hitap etmiyor…

Eski sloganlar bugüne hitap etmiyor…

 

Eski sloganlar atılıyor, eskisi gibi heyecanlı değil, çünkü ortam ve zaman değişmişti, eski sloganların ruhu da çoktan bizi terk etmişti... İnat ile eskiden kalan sloganlar atılıyordu ama o sloganlar bugünün sorununa yanıt vermiyor, sadece eski arkadaşlara "biz ayaktayız, yok olmadık, gelin bir arada olalım!" çağrısıydı. Fakat çoktan ayrılmıştık, ruhen bir arada ama eskinin yaratılmış öyküleri de abartılarak anlatılırken gerçeklikten uzaklaşş ve eskinin yeniden yaşayacağı iyimserlik dışında bir arada olacağımıza dair her hangi bir şey söz konusu değildi...

 

Kimi eskinin anılarını paraya döndürmüş, kimi hala saf ama "kanmadım fakat farkındayım" diye dikkatlice izler konumdaydı... Eski yol arkadaşlarının sosyal medyadaki paylaşımlarını beğeniyor ya da paylaşıyordu… Eskiye ait aidiyet duygusu ancak bu kadara indirgenmişti. Ortak arkadaşları anmak ve son nefesleri verenlerin arkasından “toprağı bol olsun”, “ışıklar içinde kalsın” demek için orada bir birini izliyor…

 

Eski sloganlar atılıyordu, taşınan afiş, döviz eskiyi çağştırıyordu ama her şey yabancılaşştı... Ne bugünü kucaklıyordu ne de dünü...

 

Bir hayalin peşinde küçük bir azınlık bağırıyor, büyük çoğunluk sosyal medya hesabında “tik tok” esprilere bakıp gülmeye çalışıyordu. Farkındalık, farkında olmak ile olur ama çoğunluk farkında bile değildi atılan sloganlar ve o bir kaç insanın var olma mücadelesi.

 

Aslında hepimiz bir delikten aşağıya bırakılmış kanalizasyona doğru gidiyorduk... Belki denize çıkacağız belki de yolda balçığın ağırlığı içinde bir süre debelenip bataklığın parçası olacağız...

 

Sosyal medyada “tik toklara” bakan ile sokakta yürüyen aynı kaderi paylaşıyordu, umursamazlık ve yalnızlık! Gerçi sokakta afişin arkasında yürüyenler bir kaç kişi olsa da yalnız olmadıklarını düşünüyorlar ama milyonlarca nüfusu olan bir şehirde bir kaç kişi aslında birey bile değildi...

 

Hepimiz zamanın girdabında savruluyorduk, birçoğumuz yaşlandığımızın bile farkında değildik, beynimiz hala genç, vücudumuz yaşlanmıştı...

 

Yol uzundu ama bize ayrılan zaman içinde o yolun ancak bir arpa boy kadar gitmiş olduğumuzun farkında mıydık? Ancak dışarından bakan söyleyebilir, içinde yaşayan fakında değildir...

 

Sloganlar atan bir guruba baktım, “bizden değil” dedim, bizim sloganları atan olsa da kalbim şöyle hızlı hızlı biraz çarpsa, tansiyonum yükselirse yükselsin!

 

Bir avuç kalmıştık ama bizden ve ötekiler ayrımı yapmaya devam ediyorduk, olmayan bir hareketin neferleri gibi hala savunmaya ve yaşatmaya çalışıyoruz...

 

En azından eskisinin üzerinden yeniden yapılanmak, fakat o üzerinde durduğumuz nokta çoktan yer değiştirmiş, “vallahi de billahi de ben durduğum noktada duruyorum ama o nokta çoktan başka yere gitmişti bile”...

 

Her şey hareket ediyor, ben duruyorum...

 

Slogan atanların videosuna baktım, birileri ekmek derdinde, birileri eskinin nostaljik sloganı atma derdinde... Ne ekmek için mücadele eden onu tanıyor ne de slogan atan ekmek için mücadele edeni... Hayat savuruyor, savrulmadım diyen bile zamanın rüzgarından etkileniyor...

 

Her birimizin içinde atmadığı bir sloganı vardır ama hangisi bugüne ait onu iyi tespit etmek gerekli, çünkü olduk olmadık yerde atılan eski sloganlar ancak atanı mutlu ederken onları izleyenlerde sorular oluşmasına sebep oluyor, ne kadar normaldik?

 

Şehrin sokaklarında kendi kendine konuşan insanlar yeniden gözükmeye başladı, eskiden her köyün bir delisi vardı ama o deliler birden görünmez olmuştu ama ekonomik krizi kendi kendine konuşan insanları görünür kıldı. Diyeceksiniz aslında kendi kendine değil telefon ile konuşuyor ama üstüne başına bakıyorum, eline bakıyorum, kulağına bakıyorum, krizi en derinden yaşayan bireyi görüyorum. Yok olmuş bir gelecek perspektifi ve belirsizliğin içinde krizi en derinden yaşayan bireylerin kendi kendine konuşması ve bireysel isyanını görmekteyim, ne konuşan farkında ne de kalabalık şehir…

 

Bir yere ait olma ihtiyacı ve yalnızlık korkusu…

 

Hepimiz yalnızlaştık ama yalnız olduğumuzu kedimize dahi fısıldayamıyoruz, sosyal medya duvarında kalabalığın içinde yaşıyormuş gibi yapıyoruz...

 

İsmail Cem Özkan

12 Haziran 2022 Pazar

Her şey dünde mi kaldı?

Her şey dünde mi kaldı?

 

Sıcak çatışmanın yaşandığı yerde sıkışık alanda yaşam olur ve dünyada yaşananları ve gelişmeleri göremez...

 

12 Eylül öncesi bizi o kadar sıcak noktalarda çatışma halinde bıraktılar ki, gelmekte olan belliydi ama ona karşı yapacak ne ortam ne de sakince durup düşünülecek zaman vardı. Bir çatışmadan öteki çatışmaya, sürekli çatışma yormuştu...

 

Birden gelen bir darbe ve birden ne olduğunu anlayamadan işkence tezgahlarında yaşanan çözülmeler ve birden operasyonlar… Operasyonlara karşı da meğer önceden hazırlık yapılmamış, yeni duruma uygun kamufle olamadan gelen Nazilerin "yıldırım baskın" dedikleri operasyon...

 

Çözülme, illüzyon, dağılma, yalnızlaşma, yoldaşlardan daha çok akrabalar arasında kalan sıkışık zamanlarda başını sokacağı alanlar...

 

Biraz nefes almaya ihtiyaç duyanların başlarından damlayan su damlası ve işkencenin en ağırından son nefesini bırakanlar, ser verip sır vermeyenler, sır verip her şeyi anlatanlar, faili bulunmayana fail olarak suçlananlar, mahkum olanlar, çatışmada dahi olmayanların idam edilişi, adalet hızlı işletiliyordu, aceleleri vardı, suçlu suçsuz karıştırılıp aynı kotada ya da çuval içinde eritme!

 

Yaşananlardan aslında çoğunun haberi yoktu, haber bültenlerine bakıyorlardı ama haber yerine yaratılmış gerçeklik dinliyorlardı... Sakindi her şey, her şey işkence merkezlerinin altına iteklenmişti...

 

Duyulmuyordu ses dışarıya, duyulması gerekeni zaten haber bültenleri duyuruyordu. Asker ne isterse onu okuyordu spikerler...

 

Emir komuta zincirinde planlandığı gibi diyordu birileri için, birileri için ise hayatta kalma mücadelesine dönüşmüştü...

 

Hayatta kalmak için tek tip elbise giyildi bazı yerlerde, kafalar tıraşlandı, çünkü saç demek bit demekti asker bit ile uğraşamazdı, zaten askerin de saçı tıraşlıydı, mahkumu askere benzettiler, "selam dur", "istiklal marşını oku!", "Türkçe konuş, bilmiyorsan öğren!" "görüşemeye gelen Türkçe bilmiyorsa konuşmasın, gözler ile konuşun! Konuşacaksa askerin anlayacağı şekilde Türkçe!".. Ezmek için her yol mubahtı, her türlü acıyı yaşattılar dama düşenlere... Bir çığlık duyuluyordu mahkeme salonlarında, azarlıyordu hakim, "otur, yoksa başına ne geleceğini bilirsin! Arkaya dönme, eller önde, ayak ayaküstüne sakın atma, hakaret, cezası hücre! Hepiniz biliyorsunuz" diye bağırıyordu hakim, savunmaları alırken!

 

Önceden verilmiş kararı açıklayacaklardı ama usulden diyerek savunma alıyorlardı, siyasi, kişisel savunmanın önemi yoktu, usuldendi her şey, en kısa sürede, en keskin sonuçtu önemli olan...

 

Birde dam dışında yaşayanlar vardı, acıların en büyüğünü onlar yaşadı, çünkü belirsizliğin içinde yaşadılar, damda olanlar biliyorlardı başlarına ne gelebileceğini, en fazla hücre, kemik kırılması...

 

Ya dışarıdakiler?...

 

Açlık ile yüzleşmişlerdi, işten atılanlar, fişlenenler, yakınlarından dolayı sürgüne gönderilenler, arada karakola çağırıp gözdağı vermeler... Belirsizlik daha fazla acı verir, acıların büyüğü dışarıdaydı, damda yaşananlara acı bile denmezdi dışarıda yaşananlara bakarak...

 

Her acıdan para kazananlarda türemişti, her zamanın paraya döndürülecek bir ortamı olurdu, acılardan para kazanan yeni mafya türemişti, iltica için ortam vardı ve sadece aranıyor diye bir hikaye uydurulması gerekliydi. Aranmanın belgesi mi olurdu, olmazdı diyerek acı yaşayanların öyküleri paraya döndürüldü, yurt dışına iltica akımı oldu... Elbette buna izin veren devlet oldu, bu sayede yurt dışında bir Türk lobisi için nüfus transferini yerine getirdi... Arada gerçekten mücadele içinde olanlar da oldu ama çoğunluk yaşanmış olayların öyküsünü kendilerine uyarladılar, gurbetçiliğin yeni adı ilticacılık oldu... Devlet biliyordu ama göz yumuyordu, gerekli olanları ülke içinde tut, gereksiz gördüklerini izin ver! Gurbetçinin parası ülkede oluşan ekonomik krize yama oldu, kötünün iyisiydi zaten... Askerlerde dışarıda eleştirileri yok etmek için taviz üzerine taviz veriyordu, yurt dışında kazanılmış Türk işçilerin hakları eleştiri olmasın diye devletçe geri alınıyordu. Gurbetçi kaderi ile baş başaydı ve sadece para gönderen makineydi devlet için onlar. Para gönderen makine! Makinenin dişlisine ilticacının katılması devlet için sorun teşkil etmezdi...

 

12 Eylül’ün ilk dört yılında kitlesel mitingler yapılırdı, zaman içinde azaldı o kitle, çünkü para kazananlar paraları ile ülkede yatırım yapmışlardı ve ilticasını oturum aldıktan sonra geri çekenler ülkelerine tatile "Mercedes" marka arabaları ile geldiler, yatırım yaptılar... En yakınlarını nasıl mülteci yapacaklarını planı yaptılar, çevrelerinde onları da yurt dışına götürüp onların emeği üzerinden para kazanmasını öğrendiler... Kısaca acıları sermayeye dönüştürenler de oldu... Devlet ile çatışmanın ikinci karlı yönü oldu iltica... Ülke içinde yaşanan her toplumsal olay mülteci organizatörleri için yeni bahane demektir... Her olayı sadece devlet kayıt etmez, mülteci işleri uğraşanlarda kayıta alır ve para karşılığında götürdüklerine o yaşanan olayın öyküsü giydirilir...

 

12 Eylül sürecinin ezilenler açısından tarih yazımı aslında türkülerde, şiirlerde gizlidir ama anılar diye yazılan kitaplarda aslında nasıl iyi direndik, iyi dayak yedik ama diye geçen birer travmanın tedavi süreci gibi okunur hale geldi...

 

Gerçekten neler yaşanmıştı, gerçekten her kemik kırılmış mıydı?

 

Zafer kazanan asker, zaferini erlere istediğin gibi döv emrini verendir... Çökert diyordu astsubay, üst subaydan aldığı emir ile, itaatsiz olanı çökertip kemiklerini kırıp, iyileşmesi için hücrede yalnız bırakmak.. İradeyi kırmak için kemik kırdılar...

 

Şimdilerde o kırılan kemiklerin acısı sızlar, hastalıklar, kronikleşen sorunlar o dönemden kalmadır...

 

Dönemin tanıkları romantik bir şey yaşamışlar gibi anlatır, acılar, trajediler zaman geçince komediye dönüşür derler ya, bilerek ve isteyerek bu anıların komediye dönüşmesini anı kitaplarında yerine getiriyorlar...

 

Aklında kaldığı kadar yazılan anılar, olaylar az gelirse eğer komşunun yaptığını ödünç al kendin yaşamış gibi anlat!

 

Tarih, anı kitaplarının iyice süzülmesi ile oluşacak bir kaç damladır, zaten rakıda damıtılarak ortaya çıkmıyor muydu? Çıkan damladan belki gerçeğe en yakın söylemdir...

 

Sıcak çatışmanın yaşandığı yerde ne dünya önemlidir ne de gelecek, çünkü o an vardır ve belki o an birileri için son nefes, birileri için zafer, birileri içinde kaçma anıdır...

 

Anın olduğu yerde zaman ağır akar ama birden hızlanınca nasıl geçti seneler diyesi gelir. Güvencesi olmayan, emekli olacağını düşünmeyenler birden emekli maaşı derdi sarar, çünkü yaşlı insanın geliri olmazsa yoldaşları ona bakmaz, kimsesizler mezarlığına girmeden kimsesizlerin kaldığı bir yurtta sonunu bekler...

 

Kimsesiz, sessiz bir evde sonu bekleyenler yok mu bu yaşadığımız zamanda, dünün kahramanı, arkasından binler giden gençten yaşlıya dönüşmek...

 

Ne çabuk geçti zaman, ne zaman yaşlandık?

 

İsmail Cem Özkan

22 Mayıs 2022 Pazar

Karşı mahallede de yaşam vardır…

Karşı mahallede de yaşam vardır…

 

19 Mayıs Türk ulusal devleti için önemli adımlardan / günlerden biridir. Resmi söylem ile ilk atılan adım, İzmir’de atılan ilk kurşundan sonra gelmiştir...  19 Mayıs hem sevinç karşı mahalle için de hüzün demektir. Tarih karşısı ile birlikte yol alır, sadece ezenlerin tarihi diye bakarsanız yanılırsınız, ezilenlerinde tarihidir. Bugün tarih yazıcılar hep güçlülerin ve kananların tarihini yazmıştır ama zaman içinde güçsüz olanlarda güçlü olduklarında bu güçlülerin tarihini tersine döndürüp yazmaya başlarlar. Her ülke geçmişten bir kaynak bulur ve oradan kendisini konumlandırır.

 

Bir dönemin tarihi incelenirken bir de karşı mahalleden bakmak gereklidir, çünkü karşı mahallenin yenilgisi anlaşılmadan bugün yaşadığımız sorunların öznelerini kavramamız çok zor olur. Nasıl oldu da bir arada yaşayanlar birbirini boğazlayıp, boğazlayanları kahraman gören bir anlayış ortaya çıktı. Normal cinayet vakası incelendiğinde insan öldüreni katil diye yargılarken, işin içine devlet olmuş ve kazanmış bir taraf çıkınca “katil” olur bir ulusun “kahraman”ı. Normal olan olarak sunulan kazananların tarihi, aslında doğal ve akması gereken bir zaman çizgisi miydi?

 

Ulus devleti tarihimiz içinde 19 Mayıs hem simgesel hem de üzerine yüklenen anlamlar ile birden fazla anlamı içinde barındırmaktadır. Aynı şekilde her simgesel gün karşı mahallede anma ve cinayetlerin, katliamların, soykırımların da başlangıcı sayılır. Samsun’a çıkışın karşı mahallesi olarak kabul edilen “Pontus Sorunu”n katmerleşmesi ya da sorunun ulus devleti anlayışı içinde çözümü olarak sunulan yasal / yasadışı cinayetler bir anda başka bir konuma ve anlayışa bürünür. Yıllar sonra o günler anlatılırken ya yok sayılır ya da kazananın gözünden anlatılır ve okullarda eğitim adı altında genç beyinlere şırınga edilir.

 

Hiçbir sosyal çatışma birden başlamaz, onun öncesi ve uzun yılları içine alan bir süreç içine alınır. Tarihte olmuş her olay aslında başka olayları tetikler ve bu olaylar bir şekilde devam eder gider. Hakların beynine bu devam eden süreçler destanlar, öyküler, şiirler, ozanların sesinden kayıta girer. Hakim olanlar kaybedenlerin söylemlerini yok etmek ve bir daha söylenmemesi, yazılmaması için her türlü baskı aracını mubah görür ve uygular. Kimse atalarının katil olduğunu söylenmesini istemez elbette, kahramanların oluşturduğu tarih her zaman onur ve gurur vermelidir!

 

Samsun’a çıkış ve sonrası gelişen olaylar yakın zamanda gerçekleşmiş bir travmanın başka özenler ile dışa vurumudur. Cephe gerisi olarak bahane uydurulup şark cephesi gerisinde yer alan Ermenilerin çöl topraklarına “tehcir” edilmesi elbette onların komşuları üzerinde de etkisi büyüktür. Hıristiyan Ermenileri yok eden, Hıristiyan Rumları da yok edecektir! Çünkü savaşta muhatap olarak kabul edilirse bir halk, ona karşı savaşın her türlü kanlı yüzü uygulanacaktır.

 

İzmir işgali ile başlayan bir süreç, elbette iktidarını kaybetmiş olan İttihat Ve Terakki Partisi’nin yeniden doğuşu anlamına gelmektedir. Kaybedilen topraklar direnilerek ve savaşılarak alınmalı ve Çanakkale zaferinde olduğu gibi zafer ilan edilmelidir! İstanbul’da başlayan bir örgütlenme ve yol haritası Samsun’da ilk adım ile yeniden bir başlangıç anlamındadır.

 

Karşı mahallede tarih elbette farklı yazılır.

 

Yukarında anlatılanların bilgisi dahilinde Samsun'a çıkış cephe gerisi görülen yerde yaşayan haklar için bir anlamda katliam, hatta soykırım demektir...

 

Karşı mahallede o tarihlerde ve cephe gerisi gözüken yerlerde kimler vardı?

 

Rumların Karadeniz’deki akrabaları, Pontuslar, her ne kadar onlardan kalan ve İslamlaşan kesim bugün keskin bir Türk milliyetçisi olsa da o tarihlerde kendilerini konuştukları dil ve kültürden dolayı Pontus hissediyorlardı, o günlerden bugüne yansıyan günlük dilde kalmış birkaç kelime geçmiş ile bağını kurarak yaşıyorlar...

 

Sadece Karadeniz Rumları mı, biraz aşağıya doğru inin Kürtler var. Koçgiri bölgesi Kürtleri... Orası da cephe gerisi kabul edilir, her ne kadar dağılan ülkede kendilerine ait bir devlet istemleri olmuş olsa da onların katliamı da isyan kabul edilen süreçten sonra iz sürme bahanesi ile yapılan süreçte olmuştur... İz sürerken Topal Osman ve çetesinin akıl almaz uygulaması, Sakallı Nurettin Paşanın öfkesi Kürtlere katliam olarak dönmüş... Dağılan ülkede, elbette topraklarda yaşayanlar kendilerine ait devlet kurma ve isteme hakkına sahiptir, eğer tarihi çizgi onlara o fırsatı verecek örgütlü yapıları varsa.

 

Balkanların bir anlamda öcü alınıyor gibidir öteki olarak kabul edilenlere karşı yapılan katliamlar, derelerin kan rengine dönmesine sebep olacak toplu cinayetler...

 

Yakılan onların tarihidir...

 

Peki, o dönemde uygulamanın geçmişi nereye dayanıyor? Elbette İttihat Ve Terakki Partisinin cephe gerisinde Ermenileri “Tehcir” etme kararına... Kısaca geçmişten kalan içtihadın zamana uyarlaması...

 

Karşı mahallenin duygularına empati kurulmadan yapılan her etkinlik aslında bir arada yaşamanın gerekliliklerin ortadan kalması anlamına gelmektedir…

 

Bir arada, birlikte yaşamanın birincil koşulu tarihi ile yüzleşmek ama onu yapacak ne anlayış ne de ortam mevcuttur... Bugün karşı mahallede beslenen, ulus devletin sahipleri tarafından körüklenen bir nefret söylemi devam etmektedir...

 

Nefret söylemi var olduğu yerde ortak yaşam ancak sindirilmiş şekilde olur ve hiç bir zaman da sağlıklı olmayacaktır, çünkü güçlü olanın zayıf anı aslında onun yok edilmesi anlamına gelen korkuyu besler ve büyütür.

 

Sol düşüncenin ve hoşgörünün olmadığı yerlere bir bakın orada yaşayanların en büyük korkusu Ermenilerin ve yok ettikleri diğerlerinin geri gelmesidir... O yüzden o şehirlerde sol düşünce ve bir arada yaşama kültürü bir türlü kök salamaz...

 

Bugün hep tek taraflı resmi tarih söylemi içindeyiz, sosyal medyanın hayatımıza girmesi ile birlikte karşı mahalleden ve sürgüne gönderilmişlerin torunlarının da söylemleri ile yeni bir tarih anlayışı ve kafalarda oluşan sorular da çoğalmaktadır. Çünkü bilgi kirliliği içinde oluşturulan her tarihi söylem nefret söylemini beslemekte ve halkları bir birine düşman kılacak kadar üst sesten söylenen söylemler de mevcuttur. Ya o ya bu anlayışı içinde siyah ve beyaz ayrımı gibi kavramlar ile tarihi yazımı yapmak geçmişin ulus devleti mantığının değiştirilmiş halini karşı mahallede de olduğu gerçeği ile karşı karşıyayız. Resmi tarihinin karşısı anti resmi tarih yazımı değildir.

 

Tarihi bir kırılma sürecinden geçmekteyiz, bugüne kadar tarih hep kazanların tarihi olmuştur, ezilenlerinde tarihi vardır ve yazılmaya devam ediyor.

 

İsmail Cem Özkan

 

19 Mayıs 2022 Perşembe

Hepimiz biraz Süleyman mıyız?

Hepimiz biraz Süleyman mıyız?

 

Dün dündür bugün ise bugündür... Hepimiz biraz Süleyman Demirel’iz... Dün İbo, bugün Samsun...

 

Neşe doluyor bugün, dünün hüznün yerine...

 

Çelişkileri, tarihin kronolojik akışı hepsi sadece bir yalan, işimize geldiği gibi hayata bakıyoruz. Tıpkı mezarlıklarımız gibi her şey, katil ve kurban aynı mezarlıkta yatıyor, yargılamıyoruz, sorgulamıyoruz... Sonsuzluk uykusu dediğimiz hayatta yapılanların hepsinin unutulması değil mi? Dün onur ile anılan İbrahim Kaypakkaya, bugün onur ile kutlanan bir Samsun çıkarması...

 

Her şey gençlik için, gençlik umuttur...

 

Sahi Samsun'a çıkan son ittihat ve terakki üyeleri, icraatları ne oldu? Rumlar, biraz aşağıda Koçgri... Biraz zaman geçerken Karadeniz’de boğazlanan komünistler... Düzenli ordu denilerek düşman saflarına iteklenen Çerkes Ethem'ler... Tamam, bir ulus kendi devleti kurdu ama birde ulus devletin ret ettiği Kürtlerin yeni devletin oluşumu sırasında 12 isyanı var...

 

Tamam, ulus devlet başarılı oldu diyelim ama Kürtler hala varlar ve var olmaya devam ediyor, bugün en kritik seçimin son taşı konumunda...

 

Dün dündür, bugün ise bugün!

 

“Yollar yürümek ile aşınmaz”, protesto edenler ile kutlayanlar aynı alanlarda toplanıp halaya duracak bir gelecek kurulacak gibi kutlama ve taziye mesajları aynı yerden aynı şekilde yansıyor... Gelecek bir arada yaşam üzerine kurulacak, bundan hiç kuşkum yok ama ulus devlet ve onun işlediği cinayetler bir daha kutlama merasimi içinde olmayacağını da biliyorum...

 

Kurtuluş savaşının bedeli olacaktı, o bedel toprakların renklerinin, (renk dediğim halklar, alışkanlıkları, dilleri, kültürleri) yok edilmesidir... Renkli bir bahçeden tek rengin, ve cinsin hakim olduğu sanayi için üretilen bahçeye dönüşümdür ulus devlet... Ben hala yaylalarda kalan renk cümbüşünü seviyorum, doğal ama biraz da bugünlerde naylon/plastik karışmış doğal renkler... O naylonları yani plastikleri yok edebilecek bir güce erişsek, işte o zaman kapitalizmde yok olur...

 

Ulus devletin nimetlerinden yararlananlar elbette kutlasın bugünü, elbette kutlayacak… Ama dün İbo'yu an, bugün coşkulu meşale yürüyüşü yap, işte burada bir çelişki var, nasıl bir gelecek düşünüyorsunuz, geçmişin üzerine sünger çekip kafamıza göre anma, kafamıza göre kutlama günleri mi.?.. Kurucu olduğunu iddia edenler, neden kurdukları devletin işlediklerini cinayetleri anar? Yüzleşmek için mi, hesaplaşmak için mi? Hepsi faili meçhul olarak duruyor...

 

Bugün Galatasaray meydanında oğullarını arayan anneler yok, bir heykelin etrafını çeviren bir demir yığını ve içinde nöbet bekleyen polis duruyor... Yüzleşmenin birincil koşulu cumartesi annelerin istemlerini gerçekleştirmek değil midir? Çocuklarını arayanların acılarını dindirmek devletin görevidir, fakat devlet o görevi yaparsa kendisi ile çelişkiye düşmez mi? Cinayetler devlet adına, millet adına işlendi, bir görünen mahkeme bir de görünmeyen mahkeme vardır, karar verilmiş, işlenmiştir cinayet. Görünenler hepsi zaman aşımından düştü, peki görünmeyenlerin aldığı karar?

 

Hepimiz biraz Süleyman Demirel’iz... İşimize geldiği gibi günü yaşayan, günün ihtiyacı neyse ona göre davrananız...

 

Ana dili kaybolmuş biri, bugün ana dilinin kaybedene sonsuz bağımlı, bayraklı tişörtleri ile meydanlarda halaya zeybek'e dururken hiç aklına gelmez ulus devletin koşuluydu ana dilini yok edip, tek dil, tek bayrak, tek vatan şiarını hayata geçirmek... Hepimiz Türküz; Arnavut, Çerkes, Gürcü, Laz, Kürt, Süryani… karışımında oluşan... Türklüğü oluşturanların (şimdilerde kabul edilen, pota içinde erimiş olanlar) ana dilleri geçmişte kaldı, geçmişin kayıtlarında, o kayıtları okuyacak insan sayısı da bir parmak kadar...

 

İslamcı siyasiler iki de bir fırlayıp derler ki Arapça harfleri kaldırıp yerine Latin harflerini koydular, geçmişimiz yok oldu, mezar taşlarını okuyamıyoruz! Biraz Arap harfini öğrenen rahatlıkla aslında mezar taşını okur ama örneğin ana dili Arnavutça olanı bir ailenin çocuğu Türkçe ve İngilizce ya da başka batı dili dışında dil bilmiyorsa, o aileye hala Arnavut denir mi? Dil değil midir kültürü ve düşünce yöntemini ileri kuşaklara aktaran?

 

Hepimiz gerçekten birer Süleyman mıyız?

 

İsmail Cem Özkan