Galata Gazete


16 Nisan 2017 Pazar

La belle Hélène / Güzel Helen (opera)

La belle Hélène / Güzel Helen (opera)



Kadıköy Belediyesi Süreyya Opera sahnesi’nde Türkiye Prömiyeri yapılacak olan La belle Hélène / Güzel Helen için bulunmaktayız. Operet olarak adlandırılan ve klasik bir oyunun sahnelerimizde hem de kendi dilimizde bulaşacağı için heyecanlıydım. Ama her yeni olanın öncelikle adından başlayarak irdelemek gerektiğini düşünüyorum, her ne kadar her Türk her konuda fikir sahibi olsa da ben bilgi vererek başlayayım, çünkü çok tanınan ve yaygın olmayan terimler bir birine yakındır ve her birimizin kafasında farklı çağrışımlar yapar.

“Operet, olayları gülünç ve toplumsal, siyasal yergi öğeleri içererek anlatan müzikal sahne oyunudur.” Operet daha kısa ve daha hafif konuları içeren müziksel eser olarak Fransız seyircisi için Jacques Offenbach tarafından kurulduğu kabul edilmektedir. 19 yüzyılın ortalarında sahnelerde yerini alan  ‘opera comique’ seyircisini yaratmıştır. Sahnenin neşesi seyircisine ulaşırken, seyircin tepkisi sahnede ki eğlence ögesini daha da gelişmesine katkı sunmaktadır. Kısaca sahne ve seyirci geçişi iç içedir.

Konusunu anlatmadan önce kısaca gözüme çarpanları hemen belirterek başlayayım ki, oyuncuların sahnede ki doğal hareketleri aslında doğal olmayan ve önceden planlanarak ince ince araya serpiştirilmiş ama oyunun bir parçaymış gibi sunulan ayrıntıyı yazmadan geçemeyeceğim.
Oyuncular sahnede yerini alırken, prova rahatlığı içindeler… Suflör prova anındaymış gibi sahnedeki oyuncuya sözlerini aktarmaktadır, seyirciyi görünce utangaçlık içinde kaçar… İkinci bölümde ise Ajax II (Can Reha Gün) rolünü canlandıranın seyirci ile işaret dili ile iletişime geçmesi ve oyunun zamanından uzak günümüzde anlamlı olan işaret dilini kullanarak sahnede yabancılaşma tekniği kullanılmaktadır…

Sahne düzenlemesi tanrıların yaşadığı bir alandır. Tanrıların oturduğu Roma gelenekleri içinde gördüğümüz koltuk bulunmaktadır. Sahnenin sol tarafında sabittir. Her ne kadar Helen kültürünün (Antik Yunan) içinde geçmiş olsa da sahne düzenlemesinde bu şekilde tercih edilmesi oyunun akıcılığı içinde sahnenin ne kadar başarılı bir seçim olduğunu anlıyoruz. Koro ve kalabalık oyuncu kadrosu sahnede hareketleri o sahne içinde kendisine özgür alan bulmaktadır… ışık sahnenin bölüm geçişlerinde ve ağırlaştırılmış zaman dilimlerinde renk değişimi ile bize birden ortam değiştirdiğini ve zaman akımında iç konuşmaya doğru evirildiğimizi de göstermektedir.

Orkestra sahnenin ön alt tarafında yer alırken orada oyunun bir parçası olduğunu ve oyunun akışını ve seyirciye ulaşımında köprü görevi gördüğünü yaşayarak hissettik. Orkestra şefi zaman zaman sahnedeki oyuncular ile diyaloga girerken sahnenin ayrılmaz parçası olduğunu seyirciye vurgulamaktadır. Müzik, sahne gösterisinin ayrılmaz parçası olmasının ötesinde ruhudur…

Achille (Serkan Bodur) kostümü günümüzde motor kullananların kostümü içindedir. Geçmiş ile günümüz arasında bir köprüdür… Hêlêne ile yakınlaşmak isteyen ama o kadar zeki ve akıllı olmayan biridir. Girdiği yarışmada kaybetmeye mahkumdur bir anlamda…

Truva Kralı Priamos’un oğlu Paris elinde bir mektupla Sparta’ya gelir; bu mektubu tanrıça Venüs, Jüpiter tapınak başrahibi Calchas’a göndermiştir. Venüs mektubunda başrahibe emir vererek, Juno, Minerva ve kendisi arasında düzenlenen bir güzellik yarışmasında kendisini en güzel tanrıça seçen Paris'e mükafat olarak söz verdiği üzere, Hélène'in Paris 'e aşık olmasını sağlamasını istemektedir.

Calchas bulunduğu ortamın en kritik insanıdır, onun elinde güç vardır ama o gücü krallara ve çevresine etkilediği boyuttadır… Dolayıdır gücü aslıda… onsuz bulunduğu ortamda hiçbir düşüncenin hayat bulma şansı yok gibidir. Her bulunduğu ortamın rengini alacak kadar kıvraktır… Kahindir… kahinler her ortamda yaşamayı bilmiş, kıvrak zekası olanlardır…

Calchas aynı zamanda kadınlara ve zevkine de düşkündür. Hilecidir… hayat kadınları gerçi Sparta’da tanımadıkları kimse yoktur ama onun ününü duydukları için onu merak etmekteler ve ilk fırsatta yanına gelmişlerdir. Saray’da o gün kralların ve komutanların toplantısı vardır, özel bir davet vardır, özellikle dışarıdan halktan birilerinin gelmesine kapalıdır… İki hayat kadını oradadır ve Calchas’ın marifeti sayesinde toplantıya davetli olurlar… O gün bir yarışma yapılacağı duyurulur, bu sefer akla hitap eden ve en akıllı ve zeki olan seçilecek ve ödül olarak Hêlêne’nin yaptığı taç takılacaktır… Elbette altından olmayacaktır… O tacın sembolik bir değeri olacaktır…

İda dağında üç güzelden birinin güzellik kraliçesi seçilmesini isterler Zeus bunda isteksiz olduğundan bu görevi Paris’e verir… Paris sonunda Hélène seçer ve onun birlikte olmak adına Sparta’ya kralların toplantına bir çoban kıyafeti ile gelir. Hélène zaten ona karşı aşk ile hisler ile doludur ve kocasına karşı zorunlu görevini yerine getirmektedir. Sevgi ve aşk yoktur… Aşkı arar ama aradığı aşk uzağında İda dağında bırakmıştır… Sparta’ya gelen Paris, Hélène’nin kaybettiği duygunun yeninde canlanmasına neden olur, kor aleve dönüşmüştür.

Kral sorular hazırlatmıştır ve Hélène’nin kocasına sormasını buyurur. Ménélas (Çağrı Köktekin) sarhoştur. O hali ile yarışmanın sorularını sorar… ilk soru basittir ve hayat kadınları bile bilir… kral hayat kadınlarına tanımadıkları erkek var mı diye sorar ki, kendisi de onları ziyaret ettiği ortaya çıkar… o yüzden hemen üstünü kapatır. Peki der sizlere gelenlerden hiç akıllı olan var mıdır? Elbette yoktur, çünkü anlık mutluluğu dışarıda arayanları akıllı olması düşünülemez… Yarışma işte onlar ile olmayanı bulmak gibidir…

Paris her soruya uygun yanıt bulur ve kazanır… Paris’in kazanması aynı zamanda Hélène ile birlikte olacağı yolu açar… Paris, Calchas’dan ricada bulunur,  Ménélas’ı görevli olarak uzaklara göndermesini… Paris, Calchas’ın Ménélas'ın ivedilikle Girit’e gitmesi konusunda kehanette bulunmasını sağlar.

Olaylar hızlı bir şekilde akar… Paris amacına doğru emin adımlar ile giderken Calchas’ın ne kadar hileci olduğu ortaya çıkar… Hayatın bir parçasıdır.

Hêlêne bir gün uyurken rüyasında Paris’i görür… bu sırada Ménélas’da gelmiştir. Ménélas Hêlêne’nin sayıklamasını duyar, hatta Paris ile birlikteliğini görür… Sarhoştur ve gerçeği olduğu gibi hemen algılayamaz… Hissetmektedir ve Paris ile olan ilişkisi onun onurunu kırmıştır… Onuru için kavgaya tutuşur…

Hélène tüm bu olanlardan  kocasını sorumlu tutar: Hélène 'e göre iyi bir koca ne zaman karısının yanına geleceğini ne zaman uzak duracağını bilmelidir. Pâris, Ménélas 'a bir skandal çıkarmaması ve çıkarırsa herkesin zarar göreceğini söyler. Ménélas bunları dinlemez ve kralların hepsini bu odaya çağırır. Hepsi Pâris'i itham ederler ve geldiği yere dönmesini isterler. Pâris oradan eli boş ayrılır ama geri döneceğine ve başladığı bu işi bir dahaki sefere başarıyla tamamlayacağına ant içer. Krallar ve yanındakiler yaz mevsimi için bir sahil kasabasına yerleşmişlerdir. Bir Venüs tapınağı rahibi gemi ile gelir ve kendisine Hélène 'i Kitara Adası'na götürme görevi verildiğini söyler. Orada Hélène 'in, yaptıklarına karşılık ceza olarak 1000 tane beyaz sığır kurban etmesi gerekmektedir. Ménélas da rahibin bu isteğini büyük bir memnuniyetle kabul eder ve karısına emri yerine getirmesini söyler. Başta bu görevi yerine getirmeyeceğini haykıran Hélène, bu rahibin, kılık değiştirmiş olan Paris olduğunu anlayınca onunla gemiye biner ve birlikte yelken açıp oradan ayrılırlar. Oyuna getirildiğini anlayan Ménélas savaş emrini verir!

Hande Soner Ürben, Hêlêne rolüne hayat verirken Rumların Türkçe lehçesini kullanarak konuşur... Muhteşemdir…

Her oyuncu ve koroda yer alanlar kendilerine verilen rolü çok iyi yerine getirdiği için salonda kahkaha hiç eksik olmadı… ‘opera comique’ Türkiye’de Türkçe olarak seyircisi ile buluştu… fırsatı olanların kaçırmaması gerekir diye düşünüyorum...

Göndermeleri bol, geçmiş ile bugün yaşananlar arasında köprü kuracağınız trajedilerimizi aslında ne kadar “comique” olduğunun farkına varacağınız bir eser…

Operet görmeyenlerin görmesini özellikle isterim ki, sanat kavramınız mutlaka kafanızda yeninden biçimlenecek ve tanımlanacaktır…

İsmail Cem Özkan


Libretto: Henrı Meılhac, Ludovıc Halévy
Türkçesi: Işık Noyan
Orkestra şefi: Serdar Yalçın
Sahneye koyan: Murat Göksu
Dekor tasarım: Zeki Sarayoğlu
Kostüm tasarım: Serdar Başbuğ
Koro şefi: Paolo Villa
Işık tasarım: Ahmet Defne
Hêlêne: Şebnem Ağrıdağ ve Hande Soner Ürben
Paris: Caner Akın ile Ahmet Baykara
Ménélas: Cenk Bıyık ve Çağrı Köktekin
Oreste: Nesrin Gönüldağ ve Deniz Erdoğan
Agamemnon: Alper Göçeri ve Kevork Tavityan
Calchas: Zafer Erdaş ve Ufuk Karakoç
Likos, Achille: Serkan Bodur ve Yoel Keşap
Ajax I: Zafer Çiftçi
Ajax II: Can Reha Gün
Philocôme: Engin Yavuz
Euthyclès E.Erdem Gedik
Bacchis: Banu Ergün ve Funda Güllü
Leaena: Peyman Dorkan ve Zeynep Halvaşi
Parthenis: Betül Görgülü ve Şöhret İnanç

dönüşümlü olarak oynayacaklar.

13 Nisan 2017 Perşembe

Gayri Resmi Hürrem

Gayri Resmi Hürrem

Sarayın gizli bir odası. Oraya girilmesi yasak kılınmış… Gizli oda ve tarihin bilinmez çarkları içinde bilinmeyen zamanın içinde o gizli odada yaşanan veya kurgulanan bir kronolojik olmayan olayların anlatıldığı bir tarih döngüsü...

Yasak meyvenin yenmesi nasıl ki cennetten kovulma nedeni ise gizli odaya girmek ve orada çilehanede olduğu gibi kendi başına kalmak yasaklanmıştır. Özellikle o odayı iki kişi bilmektedir, çünkü odayı inşaat eden işçiler hepsi kural gereği öldürülmüştür…

Zamanlardan Kanunu hüküm sürdüğü zaman, odaya kendisini kilitleyen Hürrem. Zamanın ruhuna kendi damgasını vuran iki ayrı güçlü karakter… geçmiş, gelecek ve o anın hikayesi içinde gidişler ve gelişlerin anlatıldığı iki kişilik bir öykü, öykünmeler ile bugüne göndermelerin olduğu ve iktidar gücünü sorgulandığı, iktidarın kişiler üzerinde yarattığı tahribatı, tahribatın bıraktığı izleri bu oyunun kurgusu içinde bizlere sunulmaktadır… Gerçi kahraman olarak sunulanlar da asıl kahraman değildir, onlar adına konuşurlar, karakterler iç içe geçmiş ve sürekli değişimi oda içinde diyaloglar içinde bize sunulmaktadır. Oyunun sonuna kadar aslında bize verilen imgelerin hepsinin bir oyun içinde oyun olduğunu ve imgesel olarak kabul ettiklerimizin de aslında o odada olanlar olmadığını öğreniyoruz…

Öykünün kahramanları kuklalar ile sahnede hayat bulurken, iki oyuncunun muhteşem mimikleri, ses kontrolü, vücut dili ile bize anlatılan öyküde verilen rolleri doğalmış gibi sunmaktalar…

Hürrem, geçmişini bilen, nereden geldiğini ve kimler ile neler yaşadığını anımsayan ve sultanın gözdesidir. Cariyeler içinde kendisini öne çıkarmasını bilmiş, cihan padişahın gözdesi olmuş bir güzeldir… Eski aşkı onun peşi sıra tüccar olarak İstanbul’a kadar gelmiş ve Hürrem’i bulmuştur, fakat kaderin cilvesi onu o içinde bulundukları gizli odanın inşaatında bir duvara resim yapan usta olarak bulur… O, o inşaat bittiğinde bir daha ülkesine dönemeyeceğini bilmektedir, çünkü sırları olanın sırları gizli kalması için sırrı bilenlerin sayısı azaltılmak zorundadır. O sırrı iki kişi bilecektir, onlarda iktidarı elinde tutan Hürrem ve onun gönül sultanı Kanuni’dir…

Hürrem önüne gelen ikili seçenekten birini seçmiştir. Sanki dünya ikili karşıtlardan oluşmakta ve birini seçmek ile yükümlü kılmış gibidir. Savaş ve barış, ölüm ile yaşam… Kara ile ak… Aşk ve iktidar gücü… O iktidarın gücünü seçmiştir, çocukluk aşkını o odanın inşaatı sonrasında kaybedecektir…

Girilmesini yasak koyduğu odaya Hürrem girmiştir, onu orada bir sürpriz beklemektedir. Başka bir giriş daha vardır, gizli tünelden ulaşılan başka kapıdan bir cariye girmiştir. O cariyenin ne geçmişi ne de geleceği vardır. Hiçbir şey anımsamadığı için varlığı da tartışmalıdır ve ona cariyeler arasında Hürrem demekteler. Hürrem’in aynadaki yansımasıdır… Onun gibi makyajlı ve ona benzemektedir ama Hürrem’in gençliğine…

İki kadın, birisinin hafızası güçlü, diğerinin hafızası yok gibidir… Bazen anımsar ama zamanı karıştırır, ölen yaşayan olarak bilir, yaşayanı ölü! İkili karşılaştırmalarda zaten hepsi bir birinin içindedir. Nerede ölü, nerede yaşıyor, ne zaman? Tarihi ve bugün günlerden ne olduğunu bilen var mı?

Elbette yoktur, çünkü senaryoda özellikle buna özen gösterilmiştir. Zaman kavramı olmayan ama bir zamanın içinde geçen olaylar zinciri…

Postmodern yazım tekniğinin tüm incelikleri ve kurnazca iç içe geçirilmiş kurgusu ile seyirci oyuna anlamlar yüklemesi oyunun akışı içinde oluşan etkileşiminde ortaya çıkar ve böylelikle pasif durumdan kurtarılan izleyici zihninde oluşan sorular ve anlamlar doğrultusunda oyuna içsel olarak yön verir. Bu açıdan bakıldığında sadece oyunun söylediği değil, söylemeyip ima ettiği anlamlar üzerine de yoğunlaşılır. Oyunlarda düş ile gerçeğin ayrıştırılması yoluna gidilmez. Böylelikle oyunun iletisi oyunun geneline yayılır.

Görsel olarak bir şölene dönüşür oyun, oyunun en önemli görselleri makyaj, kukla, sandıklar ve ağaçtır… Dört mevsim ağaçlar ile imgelenir… Nar bülbülü sesi iki Hürrem’in kulağına geldiğinde kulaklarını kapatır ve kıvranırlar. Onların geçmişe doğru özlem duyduğunu hissedebilirsiniz ama aslında onların bir kafese kapatılışını ve kafesteki bülbüller olduğu gerçeğine ilerleyen diyalogların birinde rastlarız…

“Nar bülbülüne ödünç verdiğim sırlar, yankılanır zamanın peşinde. Onun sesi bir tarihi getirir bırakır şuncağız kollarıma. Her tarihte unutulması mukadder fasıllar var.”

Işık bu görselde en önemli unsurdur, çünkü oyuncuların mimikleri, ses ve vücut dillerinin seyirciye ulaşımını sağlarken ışığın yoğunluğu ve nereyi ne kadar aydınlatacağına kadar her şey hesaplaşmıştır… Nereye bakmamız gerektiğini ışık bize yol gösterirken, müzik bizi kanuni sesi eşliğinde bize anlatılmak isteneni anlamamız için kulağımıza bir şeyler fısıldar… Sahne tasarımı ekonomiktir, ağaç olayın zamanını ve akımını imgelerken, sandıklar ve içinde olan kuklalar anılar veya gelecek iç içe geçmiştir… Her kukla kendi gerçekliğini anlatırken Hürrem olan ilişkisi ve iktidar gücünün nasıl kullanıldığını anlatır… Sahnede her bölüm içinde değişimler olurken bir devamlılık ile karşılaşırız. İnce ince düşünülmüş renkler bizi oyunun içine dahil eden uyarıcı görevi görür…

Oda birden başka anlamlara bürünür, saklandığı ve kendisi ile yüzleşildiği alan olmaktan çıkar ve “Sanki ömrümün tamamım bu odada geçirmiş gibiyim. Sanki bu sarayda, başka hiçbir odayı bilmiyorum. Başka kadınları tanımadım. Onlarla bir kaderi paylaşmadım. Onların arasından sıyrılıp haseki olmadım. Sanki bir tarihi ben yazmadım…”

Oyunun son sahnesinde şimdiye değin izlediğimiz her şeyin iki cariye tarafından Handan Sultan’a sunulmak üzere hazırlanmış bir oyun olduğunu anlarız. Handan Sultan oyunda tarihsel olarak yanlış bulduğu kimi noktaları söyler ve oyunu Sultan Mehmed’in görmemesini ister. çünkü gerçekler rahatsız edicidir.

Resmi tarihin dışında bir metin oyunun adı olmuştur. Oyunda zaman kavramı kuklalarla, karakterlerin ortak kader geçmişine sahip olup, geçmişi canlandırırken yer değiştirmeleriyle ve Cariye’nin hafıza sorunuyla soyutlanmıştır.

Oyunda Hürrem’e verilen karakter soyluluğu değil, pişmanlığı, sıradanlığıdır. Kullanılan imgeler ve dil kalıplarını kırmaya yöneliktir. Bizi başka şeyleri düşünmeye ve tarihin bu şekilde de yorumlanabileceğini göstermektedir… alışık olduğumuz kahramanlar ve onarlın muhteşem yaşamları yoktur, onların öfkesi, tepkileri ve aşkları ve onların yaratmış olduğu hayal kırıklıkları aynaya yansıtılmış halde bize sunulmaktadır…

zamanı, mekanı ve kişileri değiştirin, bugün yaşadığımız karanlık zaman dehlizinde yeri, zamanı ve de kişileri değiştirerek sahneye bakın, sizi rahatsız edecek bir çok gerçeklik ile karşılaşacaksınız. her ne kadar kurgusal dil dünü işaret etmiş olsa da bugüne dair söylemleri daha fazladır, tıpkı dün söylenenleri bugün tekrarlayan bizler gibi... 

Yazanın yönettiği bir oyunda iki oyuncu İpek Atagün Gezener, Gülin Ersoy her ne kadar usta oyunculukları öne çıkıyorsa da gözüme oyunda görev alan her birinin ortak emeğinin başarısı alkışı hak ettiğini düşünüyorum… Sahneye çıkan çıkmayan her emekçi alkışı ayakta alkışı hak ediyor…

Özen Yula yılların birikimini ve tecrübesini, oyunda vurgulamak istediği kara mizah öğelerini, kuklaların başarılı yüz ifadelerini ve onlara hayat veren İpek Atagün Gezener, Gülin Ersoy usta oyuncuların verilen görevi en iyi şeklide getirirken, bizleri yaratılan gerçekliğin içinden farklı anlama sürüklüyorlar… Alkışı bol, seyircisi sürekli olacak bir oyunu seyrettiğim için kendimi şanslı hissediyorum. 

İsmail Cem Özkan

Gayri Resmi Hürrem
Yazan: Özen Yula
Yöneten: Özen Yula
Oyuncular: İpek Atagün Gezener, Gülin Ersoy
Cariyeler: Gizem Türker, Handan Kılıç, Pelin Gülten, Ezgi Özer, Melis Kızılaslan, Şükran Dama
Kanun: Deniz Ertürk
Dekor Tasarımı: Hakan Dündar
Kostüm Tasarımı: Funda Karasaç
Işık Tasarımı: Yakup Çartık
Koreografi: Banu Demir
Müzik: Turgay Erdener
Yönetmen Yardımcısı: Caner Kadir Gezener
Asistan: Gizem Türker
Sahne Amiri: Turgay Erel
Kondüvit: Tayfun Gültutan
Işık Kumanda: Baki Koca-Alper Öğüt
Suflöz: Kevser Burcu Tezel
Dekor Sorumlusu: Semih Kolaç
Aksesuar Sorumlusu: Mustafa Mert
Kadın Terzi: Mehriye Taşdelen
Makyöz: Kadriye Polat
Sesler:
Kanuni Sultan Süleyman: Erdal Küçükkömürcü
Handan Sultan: Özlem Ersönmez
Muhafız: Caner Kadir Gezener
Yeniçeriler: Esat Tanrıverdi, Ergin Özdemir, Serhat Yazıcı, Burgaç Döğüşçü, Öncü Kamışlı, Gökhan Burak Ansen
Müzik Kayıt
Kanun: Ahmet Baran
Viyolonsel: Onur Şenler, İbrahim Aydoğdu, Köklü Yiğin Tan, Yaz Irmak


11 Nisan 2017 Salı

Palavra!

Palavra!

Uzun uzun konuştu, uzun uzun anlatı ama ne anlattığını ve ne söylediğini kimse anlamadı. Toplantı salonunu terk ettiğimizde ne anlamıştık diye kimse bir şey sormuyordu, çünkü ne konuşulduğunu da anımsayan yoktu. Orada olmamız istenmişti, olduk. Sadece oradaydık ve dinliyor gibiydik. Gözlerimiz açıktı, ruhumuz başka diyarlarda olduğunu hissediyorduk. Palavra dedi biri… Neyin palavra olduğunu da bilmiyorduk, çünkü ortada konu yoktu sadece konu başlığı girdiğimiz toplantının duyurusunda vardı.

Projeler meslek hayatına adım attığımızda vardı, projeler. Biri bitiriyor biri başlıyor. Proje sunumu, proje bütçesinin hazırlanması, projenin nasıl sonlanacağına dair beklentiler, her proje başvurunda protokolüne uygun şekilde bulunuyordu ama ya insanlar. İnsanlar bir projeye dahil olmak ve işsiz olmamak için bir birinin sırtına basmaya hazırdı, ki hazır kelimesini fazla kullandığımı düşünüyorum, basıyorlardı.

Uzun uzun konuştu, proje sunumu yapıyordu. Proje sunumu önemliydi, çünkü o protokolde gösterilmiş ve giderler hanesindeydi, yapılması gerekliydi ve yapılıyordu. Bir otel salonunda bir araya gelmiş insanlar ve şişirilmiş faturalar. Gerçekler ayrıydı ama şişirilmiş fatura proje finans edene verilmeliydi. Parayı verende biliyordu kandırıldığını ve yalan üzerine kurulu olduğunu ama göz yumuyordu, çünkü işsizlik hanesinde birkaç insan eksikti…

Proje sunumuna katılanlar çalışanlardı, aslında kısa bir süre bir arada olmak zorunda olan emeğinden başka satacak şeyleri kalmayan umutsuz insanlar. Umutsuz insanların gelecek öngörüsü yoktur, günü kazanmak ve günü geçirmek için çaba harcar…

Projeye gelmek, sunuma katılmak için yaşadığı şehrin bir yerinden başka şehre geliyorlar. Ellerinde bir çanta, bir birine benzeyen çantalar ile gelen birbirine benzeyen insanlar, aynı heves ve gülen yüzler ile, çünkü bir projeye dahil olmuşlar ve o projeden para kazanacaklardı. Proje neydi, ne zaman uydurulmuştu?

Kimse bunu düşünecek ne soru sormayı, ne de sorgulamayı aklına bile getirmiyordu, dahildi, memnundu, işsiz değildi. Birilerine ben çalışıyorum deme öz güvenine sahipti… Çantalar içinde neler taşınır, otel odasında çantanın içinden neler çıkarılır?

Toplantı salonları bir birine benzer, büyük bir masa ve etrafında projeye dahil olmuş çalışanlar, bir de proje yürütücüsü. Fotoğraflar çekilir, faturalar otel sahibi ile birlikte şişirilir ve güzel birkaç gün geçirilir… Masaların üzerinde birbirine benzer durumlar. Pastalar, cocacola, su, kahve ya da çay… bir kullanımlık kağıt bardaklar… plastik en ucuzu olanıdır ve genelde plastik içindedir içilecekler…

Tek tüketim… Bir bardak plastik şişede bulunan cocacola doldurulur, çöpteki yerini alır… Otel daha fazla çöp parası vermemek adına denizin ortasına birikmiş plastikleri döker… Belki de belediye... Ama sonuçta plastik olanlar deniz ile buluşur, deniz ile buluşanlar denizde yaşayanların midelerinde yerini alır… O da bir proje konusu olur... Çünkü kirlenmek sadece söz ve akıl ile değil, çevremiz ile de devam eden bir süreç ve o kadar kirin arasında insanlar sürekli duş alır, üzerilerine sinmiş kiri temizlemek adına ve sürekli duş, sabah, akçam, sürekli sürekli duş ve parfüm… Palavralar ve yalanlar her yere sinmiştir. Her yere sinen şeylerin bile proje konusu olabilir, çünkü kirletmek demek temizlemek adını alır...

Uzun uzun cümle kurarlar, kısa cümleler önemsiz gibi gösterir var olan projeyi… Uzun uzun konuşurken belki konuşan doyuma ulaşıp, içinde biriktirdiklerini dinleyenlerin beynine boşalır. Hangi beyin hamile kalacağını kimse bilmez ama kondom (prezervatif) içine insanların beynine doğru üflenir kelimeler…

Projeler sadece küçük konuları kapsamaz, bazen bir ülke, bazen bir siyasi parti veya siyasi partiler, sivil toplum örgütleri, üniversiteler, bakanlıklar, aileler, şirketler… 

Her şey aslında palavradır… Palavra…


İsmail Cem Özkan

9 Nisan 2017 Pazar

Çirkin

Çirkin

Bir çiftlik evi, dışarıdan bakan için belki bir yerdir, fakat içine baktığımızda acılar, aldatmanın ve sonucunda yaşanan bir trajediyi içinde barındırır. Zengin bir adam unvan için soylu bir ailenin kızı ile evlenmiş ama onu da evlilik süreci ve öncesi aldatmış. Macera ruhu sonunda onu frengi hastalığına yakalanmasına sebep olmuş, yakalandığı hastalığı karısına ve hamile olan çocuğuna geçmiştir.

Aldatıldığını ve hastalık kaptığını anlayan anne çocuğunu doğurmuş ama doğan çocuk kambur, çirkinmiş... Ret etmiş. Doğan çocuğuna elini sürmemiş, bir kadın tutmuşlar, süt anne. Çocuğa o bakmış… Zaten anne bu acılara dayanamayarak iki sene sonra ölmüş.

O gün doğan çocuk büyümüş, içinde biriken yalnızlık onun kaderi olmuş…

“Gerçeği söylemek gerekirse yalnızlık tek başına olmak değildir. Düşünceler, yalnız insanlara her zaman eşlik eder. Çare bulunmayan yalnızlık başka bir şeydir. Gerçek yalnızlık karşısındaki insanın bakışlarında kendini gösteren yalnızlıktır. Sık sık başkalarının sayesinde var olduğumu anladığımı söyledim. Yine başkalarının sayesinde tamamıyla, kesinlikle, çaresizce yalnız olduğumu anladım .”

Farkındadır her şeyin ama elinden bir şey gelmemektedir… Süt annesi Gaixa ona kendi çocuğu gibi sarılır, onu büyütürken o da dışlanmış, hor görülmüştür… Çirkin kambur çocuk görünümün aksine çok zekidir, farkındadır ama elinden bir şey gelmemektedir. O ne zaman insanlara yakınlaşmaya kalsa bir kötülük ile karşılaşmıştır.

Zaman zaman babası onları görmeye gelir ve iç çekerek bakarmış. Eğer normal çocuk olsaydı büyük adam olacağını vurgulardı… yalnızlık kütüphanede olan kitapların hepsini okumasını beraberinde getirmişti. Hayal dünyası onun yalnızlığını yok ediyordu. Görmediği yerleri özellikle denizi merak ediyordu. Denize çok uzak olmamalarına rağmen denizi görmemişti…

Umut varsa beklenir.

Gaixa havaya bakıp denizde kalanların durumundan bahsederdi, sanki o denizi canlı bir varlık gibi tasvir ederdi… Onun anlatımları çirkin’in hayal dünyasını daha da canlı tutuyordu. O denizi görme umudu içinde evinde bekliyordu. Bir de sevgili, konuşabileceği bir insan…

“Bir kambur, bir çirkin kesinlikle kalp sahibi olmamalı. Ama benim bir kalbim vardı ve ben onunla ne yapacağımı bilmiyordum. Birinin beni dinlemek isteyebileceği umuduyla onbeş yıl bekledim. Bunu bir düşün. Bu iki sözcük, bizim buralarda eş anlamlıdır. Çünkü umut varsa beklenir.”

Bu düşüncelerin olgunlaştığı günlerde babası hastalanmış ve artık ölüm döşeğindedir. İlk defa kalabalığın içine çıkmıştır. Kamburuna dokunan el onun canını çok acıtmıştır, elbette el değil kelimeler… kahkaha…. Ona yönelik korku dolu gözler ile bakışlar…

Yalnızlığı artık daha da fizikidir, çünkü çalışanları babası öldükten sonra onu terk etmiş ve tek süt annesi ile birlikte yaşamak zorundadır… onun hayattaki tek bağlantısı bir kişidir.. bir de ağzından eksik etmediği sevgilisi… Linda!

Senin onlara ihtiyacın yok ama onlar sana muhtaç!

Çiftlik bakımsızdır, işçi almak zorundadır. Süt annesi ona akıl verir ve kötü olmasını öğütler, çünkü iyi niyet ile davrandığı sürece suistimal edeceklerdir.

“Onlara elimi uzatmıştım ve onlar içine tükürmüşlerdi.”

Kötü olmak aslında çiftliğin yaşaması için gereklidir. Köylüleri maddi yönden sıkıştırır, evlerini almak ile tehdit eder ve köylüler çiftlik işlerine dönerler…

Geceleri dolaşmaktadır, çünkü karanlık çirkinliğini örtmektedir. Bir gün gece sokakları gezerken yolunu kaybeder ve yolunu sormak için bir kadına yanaşır ve kadın korkusu ile onun yüzünü yakar. Çirkin doğumdan sonra en büyük yarayı bu karşılaşmadan alır... Artık yüzünün yarısı da yanıktır… Korkunçtur…

İnsan ahlaksızlığının sonsuz olanaklarını değerlendirmeyi öğrenmiştir kendi deyişiyle. İşçilerine kötü davranır, borçları yüzünden evlerini ve topraklarını ellerinden alır, kadınlarıyla yatar. Yolunu şaşıran kadınları korkutur, onları bir canavar olduğuna inandıran oyunlar oynar. Sadece yol sormak istediği insanlar tarafından saldırıya uğramış ve kötü ilan edilmiştir. Sevgiyi ararken kötülüğü bulmuş ve hayallerini paramparça ederek çirkin bir canavara dönüşmüştür sonunda.

“Huzur ise hayal kurmamaktır. Hayal kurmaktan bıkmıştım.”

Denizin yakınında olan oteline gider ama otelden önce denizi görmek ister ve görür. Kafasında canlandırdığı karşısındadır. O hayal olmaktan çıkmıştır.

Gitar sesini duyar, yardımcılarına gitar çalanı çağırmalarını ister ve gitar çalandan kendisine ders vermesini ister ve bu isteği kabul görür… Bir yıllık anlaşma yaparlar.

“İşte o an gitarın hayallerimden kurtulmama yardım edeceğini, onlara bir şekil verebileceğini anlamıştım.” Bir kere daha insanların karşısına çıkmak ve kendisini odluğu gibi kabul etmeleri için bir olanak görmüştü…

Çiftlikte birlikte yaşamaktalar ve “gitar çalan Jairo karşımda öylece oturuyor, hatalarımı söylüyordu. Bana cesaret veriyordu. Her zaman neşeliydi. Beni kendine eşit gibi görüyordu, bir insan gibi yani. Bir insan gibi davranılmak harika bir şeydi. İlk kez birisi beni adımla çağırıyor ve benimle korku ya da art niyet olmaksızın konuşuyordu.”

O farklı biri değil insandı…

Gitar çalan bir insan hayalperesttir. Hayal her türlü iyiliğin ve kötülüğün ötesindedir.

“İnsanlar arasına üçüncü çıkışımı yapacaktım. İlk seferinde beni dikkatle incelemek ve alay etmekle yetinmişler; ikincisinde yüzümü mahvetmişlerdi. Üçüncüsünde ne olacaktı? Korkuyordum hem de çok!”

Süt annesi Gaixa babasının mezarı başında taşlanarak ölü bulunur. Gaixa öldürüldükten sonra tam anlamıyla yalnız kalmıştır. Daha da hırçınlaşmıştır, sanki çevresinden öç alma dürtüsü içindedir… Köylülerin her isteklerini ret eder, kötüdür, daha da kötüleşmiştir…

Bahar gelir, içinde ki korkunçluk yerini sevinç ve umut kaplar. Gitarı yani sevgilisi Linda ile ilk defa halkın önüne çıkmaya hazırdır. Denizde kaybolanların kutsayan törenlerde o da gitarı ile (Linda) ile halka karışmak ister… Beklenti yaşananları karşılamaz…

Toplumuna karşı verdiği bir var oluş savunması kendini son kez ifade etme çabasıdır. Büyük bir coşkuyla, kendinden geçerek gitar çalmasına rağmen o büyük önyargıyı kıramaz ve şeytana alet olmakla suçlanır tekrar lanetlenir.

Ne olursa olsun kırılamaz bir önyargıyla karşı kaşıya olduğunu anlar ve bu kapalı topluluğun vicdanını rahatlayacak tek şeyi yapmaya kendini yok etmeye karar verir.

Öldüğünden emin olduktan sonra ise denizin kıyısında bırakıp gittiler…

Konusu yukarıda ki gibidir. Oyunda birçok imge kullanılmıştır. Kuklalar ve mumlar… Her bölüm bir mumun sönmesi, yalnızlaşması ve yok olmasını simgeler. Her olay çirkini daha da yalnızlaştırır, içinde beslediği umudu söndürür… Kuklalar olayın içine giren, anne, baba, süt anne, gitarist ve gitardır… Kısaca hayatının insanları kuklalar ile canlandırılır ve onların iç konuşmaları çirkin tarafından bize aktarılır…

Semih Çelenk öyküyü yeniden kurgulamış ve sahnede canlandırılır hale getirmiştir. Öykünün kurgusu ve sahnede ki akışı alkışı çoktan hak etmiştir… Sahnede bir çirkin gözükür ama perde arkasında gölgesi yansıyan gitarist Jairo (Mert Demir) vardır. Oyunun ruhudur aslıdan ve o ruhunu seyirciye başarılı bir şekilde sunar… Çirkine hayat neren Hamit Demir gerek makyajı, gerek felçli şekilde sürekli aynı konumunu koruması, gerek ses vurguları ve sesini gerektiğinde yükseltip, gerektiğinde alçaltarak seyirciye anlaşılır bir şekilde mesajını iletmesi açısından çok başarılıdır… Onun başarısını makyaj yanında ışık ve sahne düzenlemesi eşlik etmektedir… Deniz vurgusu sahnenin karakterini belirtir, dalgalar arasında giden bir öykü… Deniz aşkı, özlemi, gitar… ışık burada çok önemli bir işlevi yerine getirmektedir, çünkü o sesin yükselmesi ve alçalmasına uygun olarak ışık da seviyesi düşülerek, gerektiğinde daha da aydınlanarak sahnenin içinde ışık oyuncuyu ve öyküyü takip eder…

Öykü bireyi anlatır ama asıl anlattığı toplumun önyargılarının birey üzerinde ki yıkıntısı ve bireyin toplum önyargısı karşısında direnişini, toplumun bilerek güzellikleri çirkinlik adı altında yok etmesini sahnede buluyoruz… Bu bir kültüre ait değil ne yazık ki küresel dünyamızın yaratmış olduğu yeni bir kültüre karamizah yönünden eleştiridir…

Kısaca ve bu kadar uzun bir yazının arkasından hala izlemedim diyorsanız fırsatınız vardır, bir gün yaşadığınız yere bu oyun gelirse gidin yaşayarak benim sözlerimi kontrol edin... Ayakta alkışlamayı da unutmayın…

İsmail Cem Özkan

Çirkin
Yazan: Michel del Castillo
Yöneten: Semih Çelenk
Yönetmen Yardımcısı: Hale Üstün
Oyuncular: Hamit Demir
Dekor: Erhan Alabaş
Kukla Tasarım ve Uygulama: Şafak ve Adem Dağlar
Işık: Murat Bakır
Kostüm: Ayşe Selecik
Müzik: Gitarist Mert Demir - Kajon Oğuz Kaan Özgen

6 Nisan 2017 Perşembe

Cennet!

Siyah beyaz olarak perdeye yansıyan görüntüye bakıyorum. Beyaz… Sonra üzerine siyah bir leke... Bir insan... Bir adam… Konuşuyor. Çocukluğunu, ailesini, işini… Sabit bir ses... Fransızca konuşuyor… Alman işgali altında Fransa’da bir karakolda komiser… Almanlar Yahudileri topluyor… Fransızlar işbirlikçileri kadar direnişçileri de var. Fransa’ya yıllar önce göç etmiş bir Rus kadın… Fransız Banliyösünde yaşıyor… Direnişçi... Örgüt üyesi ama karakolda direnişçi olmanın sorumluluğunu taşıyor, susuyor, kendisine sorulan sorulara yanıt veriyor… Arkadaşları ile birlikte gözaltına alınmış… Gözaltına alınma sebebi iki Yahudi çocuğu kaçırmak, kollamak…

Yahudiler söz konusu olunca akan sular durmaktadır, onlar yok edilmesi gereken kir olarak görmekteler. Toplumları temizlemek ve Avrupa kültürü. Almanların cenneti onların hakimiyeti altında Yahudilerden temizlenmiş bir cennet!

Cennet!

Komiser karakolda istenileni yapmak ile yükümlü bir devlet memuru. Devleti çökmüş, alman idaresi altında ama Fransız halkı adına Almanlara hizmet etmektedir. Onların istediklerini yerine getirmek için onların istediği bilgiyi almak işkence yapmaktadır.

Rus direnişçi, kendisi gibi Rus direnişçiler ile birlikte karakoldadır. Rus edebiyatını bilen, okumuş aydın insanlar. Arkadaşı işkence altındadır, konuşmamaktadır. Komiser onu sorgulamaktadır… Çekicidir. Komiser onun ile birlikte olma niyetini içinden geçirmektedir.

Her iç konuşma aslında konuşmayı yapanın tek görüntüsü ile bir kürsünden seyirciye seslenir…

Eşi ve bir çocuğu vardır komiserin. Mutludur. Çocuğunun ismini her ne kadar kendisi koymamış olsa da sevmektedir. Çocuk küçük yaşlarda bakıma muhtaçtır, büyüdükçe ve annesinin sevgisi onu iyileştirmiştir. Minnettardır… Minnet duygusu başka kadına bakmayı engellemektedir...

Rus direnişçi kadın arkadaşı için kendi bedenini sunar, yeter ki o bırakılsın…

Eğer işkence gören arkadaşı kadar kendisine işkence yapılsaydı her şeyi anlatacağını söylemektir. Çünkü acıya karşı dayanaklı değildir... Acı… Yaşamın acı yüzü… İşkencede arkadaşının hayatı için kendi bedeni... Ruhen acı çekmek vücudunun acı çekmesinin gerisindedir…

Komiser her sabah olduğu gibi karısı ve çocuğu ile kahvaltıdadır… Karısı Yahudileri toplama kampına götürülmesini gündeme getirir… Oğullarını hemen kapının dışına çıkarırlar, çünkü onun duymasının istemezler... Yaşananların dışında korunaklı limanlarında yaşamaktalar… O korunaklı alanda her türlü korunma yöntemine dikkat ederler, çünkü sevmediği işi zor ile yapmaktadır… Zor ile çalışmak, gönüllü gibi gösterir kendisini, sakladığı çok önemli bir gerekçesi vardır…

Karakolda Rus kadın komiser ile randevulaşır... Bir arada olacaktır, arkadaşı için bir arada olmak…

Karakol bir sığınaktır, bazı gerçeklerin de üstünü örten…

Bir alman gencini görürüz ekranda, Heidelberg’te doğmuş köklü bir ailenin çocuğudur. Geçmişi ile övünür. Çünkü onun ataları vatanı ve onuru için kavga etmiş ve başarılara imza atmıştır… Doktora öğrencisidir ve Rus edebiyatı üzerine özellikle Çehov üzerine çalışmaktadır… Alman diline hakim olduğu kadar Rusçaya da hakimdir… Ari ırktan ve ari bir aileden geldiği için seçilmiştir… Seçilmiş olduğunu Himmler ile buluşmasından anlarız... O artık SS müfettiştir… Başarılıdır... Verilen her görevi yerine amacına uygun şekilde liderine bağlı olarak gerçekleştirecektir…

Üç ayrı insan birbirinden bağımsız olarak tek başlarına iç konuşmalarını bir masa arkasından bize sunarlar… Üç insan beyazlar içindedir…

Zamanla üç insanın kaderi birbirini keser... Aslında savaş öncesi barış ortamında da kesişmiştir ama uzun süren ayrılık ve savaş başka bir ortamda bir biri ile ilişkisiz alanda birden ilişkili oldukları alana evirmiştir. Savaş dünyayı büyütmez, küçültür… Komiser oğlu ile bazı gerçekleri konuşmak için orman gittiğinde Fransız direnişçileri tarafından vurulur…

Rus kadın toplama kampına gider…

Toplama kampına yeni atanan SS subayı da gider… İtalya’da tatil aşkını orada bulur. Bir Alman ve Rus…

Paris’te kurtardığını düşündüğü iki Yahudi çocukta toplama kampındadır…

Savaş, yaşam ve gelecek beklentisi her şey kampın içindedir..

Rüşveti, yolsuzluğu soruşturmaya gönderilen genç SS subayı oranın zorluğu karşısında dik durmaya çalışır, bulundukları odayı havanın ter esmesi yüzünden insan kokusunu bulundukları odaya taşır... Ölüm, havaya bırakılmış kokudur…

Hayat, ölümü nefesinde yaşayanlar ile ölümü yönetenleri bir kampın içine hapsetmiştir…

Umut, umutsuzluğun içindedir, her umutsuzluk verilen göreve biat etmek ve sorgusuz yerine getirmektir… Trenler ile gelen Yahudiler, direnişçiler kendi sonlarına doğru adım attıklarını bilmektedir… Cennet bir dünya kurmayı hayal eden Almanlar ise Rusya cephesinde yenilmektedir… Her çöküş çürümeyi artırır… Çürüme kokudur... Çürüme biat yerine kişisel çıkarın almasıdır. Biat edilen soyut gelecek projesi artık yoktur… Çöküntü… Cennet aslında cehennemdir…

Kaçmak…

Cennetten Adem ve Havva kovulmuştur ama cennet geleceği göremeden cennetten kaçmak…

İnancın sorgulanması çöküntünün bir sonucudur…

Çehov’un kızı toplama kampında yakılmıştır… Rus edebiyatının büyük ustası Yahudi karşı görüşü ile tanınan yazarın en yakını Yahudiler ile birlikte gök yüzüne duman ve koku olarak karışmıştır…

Rus direnişçi kadın son yolculuğuna iki çocuk için tek başına kaçmak için fırsatı varken gider...

Alman SS subayı artık Rus bombardımanı altında son nefesini bürosunda verir…

Üç insan son cümlelerini tek tek beyaz perdeye yansıyarak kurar… Üç insan ölmüştür ve ara yerde yaşadıklarını anlatmaktadır bize…

Üç farklı kültür... Üç farklı insan… Üç farklı olay… Hepsinin ortaklaştıran Yahudi sorunu…

Film, çok uzun süren bir birikimin beyaz perdede derlenmesidir… Farklı akış açısı, farklı kurgusu ve muhteşem oyunculukları ile birden sizi içine almaktadır... içine girdiğiniz bu kara mizah ögelerinin çok serpiştirildiği film muhteşem bir ekip çalışmasının ürünü olarak karışımıza çıkmaktadır…

Konuları ince ince işlemedim, üzerinden geçerek en azından kurgusunu anlamınız için bu kadar sözü uzattım, fırsatınız olursa eğer gidin görün bu muhteşem siyah beyaz filmi… Elbette her seyirci kendisine göre yorum çıkaracak, her biri farklı etkilenecek… Sinemanın gücü sizi beyaz perdenin ışığında toz taneciğine döndermesidir…

Film bittiğinde sizin suratınıza çarpan yaşanmışlıklar, duygular, kurgular ve alakasız gibi duran üç ayrı dünyanın bir sorun içinde bir sorunun parçası olarak ortada durması… savaş dünyayı cehenneme dönderir, size ne söylerlerse söylesinler cennet için yapılan her savaş aslında cehennemi yaşatır… Ölüm sıradanlaşır... Çöken toplumların bireyleri onurlarını dahil her şeylerini kaybeder... Toplama kampında kim yaşıyorsa yaşasın çürümeden payını alır ve çürür…

Cennet dedikleri sanırım çürüyen bir yer olsa gerek, çünkü ölümün sonu çürümekten geçer…

Teknik analize gelince siyah beyaz çekim, sahnelerin çok ince şekilde düşünülmesi, ışık ve ses efektleri ile bir bütün olarak muhteşem… muhteşem bir “Cult Film” olarak sinema tarihine bırakılan önemli bir imza olarak görmekteyim… her bir oyuncu kendilerine verilen görevi o kadar iyi yerine getiriyor ki, sırıtan her hangi bir an bile bulamıyoruz…

Tekrar tekrar vurgulamakta fayda var, seyredin, kaçıracağınız anları tekrar izleyebilecek kadar gücünüz kalır mı bilemem, çünkü çıplak ve çok sert, sade bir dilin yıkıcılığı sizi sinema salonundan toz taneciği halde bırakacaktır… Işığın altında toz taneciklerin dansına hepimiz şahitlik etmişizdir, o taneciklerden biri siz olabilirsiniz…


İsmail Cem Özkan



CENNET | RAI | PARADISE | Yönetmen: Andrei Konchalovsky / Senarist: Andrei Konchalovsky, Elena Kiselyeva / Görüntü Yönetmeni: Aleksander Simonov / Kurgucu: Ekaterina Veshcheva, Sergey Taraskin / Özgün Müzik: Sergey Shustitsky / Oyuncular: Julia Vysotskaya, Christian Clauss, Philippe Duquesne, Victor Sukhorukov, Peter Kurth, Jakob Diehl, Vera Voronkova / Yapımcılar: Andrei Konchalovsky, Florian Deyle / Yapım Şirketi: The Andrei Konchalovsky Production Center, Drife Filmproduktion Gmbh & Co. Kg / Dünya Hakları: Arri Media İnternational / Rusya, Almanya / 2016 / DCP / Siyah-Beyaz / 131´ / Rusça, Almanca, Fransızca, Yidiş; Türkçe, İngilizce altyazılı




Nazım Ormanında Gündüz Gece

Nazım Ormanında Gündüz Gece

Bir posta kutusu, gelen günlük gazete ve mektuplar. Sabahın erken saatleridir, şair her zaman olduğu gibi sabah kıyafetleri içinde posta kutusuna bakmak için kapıyı aralar ve havanın ayazından korunmak amaçlı kapının aralığından sadece elini çıkarıp uzatır. Memleketine uzatır gibi elini uzatır ama bu sefer ters giden bir şey vardır. Posta kutusundan aldıklarına bakamadan hepsi yere dökülür, Nazım kapıya sırtı dönüktür ve yavaş yavaş yere doğru düşmektedir.

Memleketinden son haberleri alamadan, son mektuplarını okumadan orada toprağa düşmüştü, ama gerisinde bıraktığı muhteşem bir birikim kitaplar arasında, kitaplara sığmayan anılar ve anıların dışında yaşanmışlıkları acıları, aşkları, kaçışları, direnişi…

İnsanı, insana, insanla, insanca anlatma sanatı tanımını bu oyunda hayat bulduğuna da şahitlik etmekteyiz. Işık, sahne düzenlemesi oyuncuların Nazım’a hayat vermesini ve sahnede Nazım olduğunu seyirciye aracısız direkt aktarmasında yardımcı olmanın önünde onları öne iteklemiştir… Sahnede Karadeniz dalgasını ve Karadeniz’in öte yakasını anlatan bir Şile yapımı perde vardır. Bu beze bizler Şile bezi demekteyiz ama adının önüne aslında bu oyunun atardamarı diyeceğim ruhunu veren yapımıdır. Bu bezin yapılışı çok özeldir ve en ilginç aşaması da kumaşın şile sahiline serilmesidir ki o sahilde denizin tuzunu emsin, kurusun, dayanıklı olsun... Nazım’ı anlatan tek kelime deseler hasret, özlem denir. İşte bu özlem bir deniz ile simgelenir. Hem komünist şairin partisinin liderlerini Karadeniz hain bir tuzak sonunda toprağa değil, denize boğularak, bıçaklanarak düşmesi, diğer yandan ilk gençlik yıllarında okuduğu Moskova onun ikinci gerçek vatanı olması ve halan orada yatıyor olmasıdır… İlk gençlik yıllarında Batum’dan bindiği tren onu Moskova’ya götürmüş ve önüne yeni bir dünya açarken acılar, hasretler, aşklar, açlık grevleri de açacaktı…

Dünya birinci dünya savaşını yaşarken, ikincisine doğru giderken Nazım cezaevi’nde... Uydurulmuş bir olay yüzünden mahkum edilmiş, yaşadığı ülkeyi orada tanımış, destanlarını orada yazmıştır. Ayrıcalıklıdır, o yüzden daha fazla eziyet çekmesi için ellerinden geleni yapmışlar. O bir şairdir, yaşadıklarını dizelerine almıştır…

“Ben bir insan,
ben bir Türk şairi Nazım Hikmet
ben tepeden tırnağa insan
tepeden tırnağa kavga, hasret ve ümitten ibaret...”
Kendi dizeleri içinde kendisini anlatır…

Onun hikayesi bizim hikayemizdir…

Mehmet Esatoğlu onun hayatını anlatırken bizi de anlatmakta ve onun yaşadığı sürecin tarih kronolojisini de müzikler ve şiirler eşliğinde bize sunarken, oyuncular Mehmet Esatoğlu’nun cümlelerine kendi yorumlarını katarak bizim öykümüzü insanca anlatmaktadır…

15 Ocak 1902 – 3 Haziran 1963

Nazım iki rakam arasında bir çizgide yaşadı. Mehmet Esatoğlu o çizgiyi bize sahnede sunmaktadır…

Özel tiyatrolar en ekonomik şekilde seyircinin karşısında çıkmak zorundadır, çünkü piyasa denen mekanizma iyi olanı değil, iyi pazarlanan hayat hakkı tanımaktadır. Ama bu durumun istisnası vardır, onlar da mesleğine gönlünü vermiş, amatör ruhunu hiç yok etmeden sadece oyuncu ve sadece tiyatro diyerek amacına uygun şekle sahnede bulunanlardır… Tiyatro Simurg işte o ruhu yaşatanların mekandır… O mekanın sahnesi sokaklardır, tiyatro salonlardır, oyunlarını sergileyebilecekleri her yerdir… Usta oyuncu Mehmet Esatoğlu amatör ruhunu koruyarak insanı insanca ve insanların olduğu yerde insanın öyküsünü anlatmaya devam ediyor. Kendisinin yazdığı, yönettiği ve kendisi gibi güzel insanlar ile güzel bir oyun sahneye koymuş…

Büyük şair Nazım Hikmet yeniden sahnede hayat bulurken hayat hikayesi Mehmet Esatoğlu kurgusu ile yeniden oluşturulmuş. Bu yeni olana hayat veren her emekçi oyunu büyük bir şölene dönüştürmüş… Vakti olanlar bu oyunu gidin görün derim…

Emeği geçenlere teşekkür ederim…

İsmail Cem Özkan



Nazım Ormanında Gündüz Gece
Anne Celile hanım : İnci Bilaloğlu
Piraye: Aydan Cömer
Vera: Hale Üstün
Nazım :İbrahim Karamemet - Mehmet Esatoğlu
Münevver: Merve Köse
Dekor-Işık Hamit Demir
Teknik Yönetim: Fahri Bozbaş- Burak Yalçınyiğit

Afiş: Hamit Demir

3 Nisan 2017 Pazartesi

Mülteci!

Mülteci!

Bir ülkede faşizm yükselmesini istiyorsanız yanı başınızda savaş çıkarın yeterlidir, çünkü ülkenizin gümrük kapılarını mülteciler açacaktır.

Mülteci kavramı en çok istismar edilen kavramların içinde yer alır, çünkü her dönem içinde başka anlamlar yüklenerek algılar ile oynanır. Algı ile oynayanların amacına hizmet ettiğinde mülteciler görünür kılınır, yoksa onlar yok sayılır…

Mülteciler savaştan kaçan ve her şeyleri ellerinden alınmış olarak homojenleştirmek aslında savaşı ve mülteci kavramını yeteri kadar incelenmediğini ortaya çıkarır... Mülteci kavramı gözümüzün önünde olan ama gerçekten fazla bilgi sahibi olmadan fikir yürütülen bir alandır...

Savaşların yan ürünü mültecilik kavramı sermayenin yeni sermaye biriktirme alanı oldu... Mülteci ile kara para aynı yerde anılan bir sanayi sektörünün pazarı oldu... Eğer bir yerde sektör oluşmuşsa orada suistimal edilecek çok şey de var anlamındadır.

Mültecilik konusunda bilgisizlik birçok kişinin geçim kaynağı olmasının yanında,  devlet korkutmak amaçlı eğitim ile içimize işler... İstikrar adı verilen eğitim programından geçen biri, fikrini bilgiye dönüştürmek yerine düşmanlık üzerine kendisini konumlandırır... Faşizme karşı olanlar bile mülteci kavramı içinde faşizmi destekleyen ve büyüten konumunda da olabilmektedir...

Emperyalizm hakim olduğu ülkelerde istikrarı ortadan kaldırarak, kontrollü kara para ve insan hareketleri (yasal ya da dışı göç) sayesinde amacına uygun siyasi iktidarlar oluşturur... Mülteciler üzerinden devletler iç işlerindeki pürüzleri faşist uygulamalar ile yok ediyor ya da baskı altına alıyor...

Ulus devlet yıkıldı... Sermaye biriktirme görevi ulusun elinden alındı, şimdilerde bu sermaye biriktirme görevi sanki mülteciler üzerine yıkılmış gibi... Mülteci giden ülkeye sanki görünmeyen bir sermaye hareketi oluyor gibi...

Mülteci kavramı metaya dönüştü, üzerinden para yemeyen kalmadı... Mülteci batmakta olan ülkenin can simidi konumuna geldi... Onlar sayesinde merdiven altı esnaf bile yüzü güldü...

Küreselleşme ulus devletini yok etti, yerine yeni bir şey koyamadı ama toplumlar çürümeye devam ediyor...

Bir toplum göç ya da mülteci yolu ile içten parçalanır ama her zaman olumlu bir şey olur anlamına gelmez... İslami fobi kavramının en üst boyutlara taşındığı Avrupa medeniyeti içinde toplumlar yıkılan devletlerinin yerine koyamadıkları sistemlerini kıta boyutunda İslam karşıtlığı üzerinden bir arada durmaya ve kendilerini tanımlamaya çalışıyorlar.

Bir yere cihat ilan edenler mülteci gibi gözükerek ülkenin her yerine sızanlar her türlü propagandayı aldıkları yardımlar ile yürütürler... İhtiyacı olanlar yerine propaganda amaçlı göçlerde bu istismar edilen alan içinde açılan bir kulvardır...

Küreselleşme kültürleri yok ediyor...

İnsanlar tanımadıklarından nefret eder ve korkarlar. Onlara yüklenmiş anlamlar içinde korkuyu büyütürler... O yüzden kapitalizm korkuyu yayarken anlaşılmayan ve kendisini ifade etmesine engel olduklarının üzerinden yapar...

Demir perdenin arkasında korkunç insanlar yaşardı, şimdilerde savaştan kaçan mülteciler ve İslam... Çünkü tanımıyorlar ve korkuyorlar. Onlarda sanki kendilerine sipariş edilmiş kıyafetler ve saç sakal düzenlemesi ile buna hizmet ediyorlar...

Öç almak... Kendisini ifade etmek için güç kullanmaktan başka çaresi yokmuş gibi algı içinde yaşayanlar...

Kendi bedenini ölüme döndürüp açlık grevleri ile kendisini ifade edenler... Aynı şekilde canlı bombalar... Hepsi bir şeye hizmet etmekte, çünkü korkuyu büyütmekte...

Korku!

Kapitalizm bizi korku içinde yaşamamızı istiyor, daha güvenli, daha korunaklı şehirler, devletler ve siteler... Dokunulmaz ama en zayıf yaratıklar...

Bizler bilmeden veya bilerek sisteme hizmet ediyoruz, çünkü bizim aptal edilme sürecimiz olan eğitimde bunlar normal olarak ve olması gerekenler olarak tanıtıldı. Macera ruh ortadan kaldırıldı, bilinmeze doğru yolculuk yok. En güvenli yerlere, en güvenli araçlar ile ulaşıyoruz.

En güvenli devletlerde yaşamak için hepimiz bilerek ya da bilmeyerek mülteciyiz...

Ezilmiş, hor görülmüş, 3. dünyaya ötelenmiş bizleriz... Ve bizler ne yazık ki öteleyenlerin kapı kulu olmak için bir birimizin üzerine basıyoruz...

Mülteci alan ülke mülteci veren konumda olması yaşamın ironisi mi?


İsmail Cem Özkan

30 Mart 2017 Perşembe

Gerçeklik!

Gerçeklik!

Milattan önce, efsanelerin hüküm sürdüğü Anadolu topraklarında her şehrin bir devlet olduğu zamanlarda her devletin kendisine ait bir dili varmış. O dönemde gelecekten haber veren rahipler varmış. Her kesilen kurbanın kanından gelecek ile ilgili bir şeyler söylerlermiş…

Rahipler efendilerin hizmetinde olduğu kadar efendileri de koltuklardan alıp yerine istediklerini getirdikleri bir güce erişirmiş, çünkü gelecekten haber verenler bugüne komuta edebilirler…

Rahiplerin bu gücü karşısında hangi kral, hangi lider durabilir ki, o yüzden liderler rahipleri satın almayı öğrenmişler… Rahiplere hükmeden geleceğe ve yönettiği topluma da hükmedebilir, onları gerek gördüğünde birer silaha dönüştürebilirmiş… Efsaneler o zaman topluma hükmetmeye başlamış. Uydurulan, yaratılan efsaneler ile toplum bir hizaya sokulur olmuş…

Binlerce yıldan fazla efsaneler ya da yaratılan gerçeklikler ile toplumlar yönetilir olmuş. Şehir devletler ortadan kalkmış, imparatorluklar kurulmuş. İmparatorlukların yerini cumhuriyetler almış ama efsanelerin gücü hiç eksik olmamış… Çünkü yaratılan gerçeklik var olan gerçekliğin üstünde hala hüküm sürermiş…

Hırsı olmayan bireyin fiyatı olmaz, o yüzden her bireye bir hırs verin demiş kahinin biri... O zaman ömür boyu sorunsuz koltuğunda oturursun… Bu öğüt kutsalmış, çünkü şehir devletlerde verilen her öğüt sonunda öğüt verene kutsadın beni denirmiş…

Milattan önce toplumdan bugüne bırakılan birçok öğüt destanların, efsanelerin içinde yerini korurken, bugün ki insan sosyal medyada uydurulmuş öğütleri gerçek sanarak paylaşmaya devam edermiş. Çünkü gerçek öğüt ancak gerçekler üzerinde kurgulanabilir…

Rüzgarla yol alıp zorbalığa boyun eğenlerin coğrafyasında bir çok zenginlik bu boyun eğme sırasında yok oldu, zenginlik yerini kısır bir döngüye bıraktı… İktidar mücadelesi ve güç gösterileri binlerce yıldır devam eder ve her güçlü tarihin çöplüğünde elinde kanlı ile yer almıştır.

Tarih bize tek kişinin iradesinin toplumları değiştirdiğini yaratılmış gerçeklik içinde anlatır… Tek kişinin iradesine bağlı her yapı tarikattır... Tarikatlar duruş noktalarına göre gerçeği yeniden yaratır ve inanmanızı ister... Hayat tarikatların penceresinden daha büyüktür, evren sonsuzdur...

Efsanelerin hüküm sürdüğü coğrafyamızda gerçeklik hala yaratılan olarak karşımızda durmaktadır…

Acıları gülüşümüzden bir türlü uzaklaştıramadık...


İsmail Cem Özkan

27 Mart 2017 Pazartesi

Kürselleşme ya da yok olmak…

Kürselleşme ya da yok olmak…

Evimin önünde pazar var, acaba diyorum pazarda ülkeme özgü bir şeyler bulabilir miyim? Küreselleşme pazarımızı da teslim aldı, ülkemiz diye satılan ürünlerin çoğunun tohumu yurt dışından geliyor... Bizim olarak kabul ettiklerimiz, bizim vazgeçilmezlerimiz ise Amerika’nın keşfinden sonra kıtamıza gelen yiyecekler olduğunu çoğumuz bilmemekteyiz.

Dünyanın ufalmasıdır küreselleşme… At sırtında gidilen yerlere aylarca süren yolculukların yerini saatler aldı…

Her değişimin olumlu yanı olduğu gibi olumsuz yanları da vardır, çünkü değişim geçmişin parçalanmasıdır… Yeniden yaratılan sürecin elbette sancılı ve kanlı geçmesi kadar doğan ne olabilir ki?! Hangi değişim kansız gerçekleşti ki?

Kürselleşme yerel olanın yok edilmesidir...

Anadolu toprağından İ.Ö. tarihlerde her şehir kendi dilini konuşur, şehir devletlerden oluşurdu, ne zaman imparatorluklar kuruldu yerel olanlar ağır ağır yok edildi... İmparatorluklar ilk kürselleşme hamlesidir. Sömürge devletlerde gücü elinde bulunduranın dilini öğrenen yerel kültürler ve halklar kendi zenginliğini yok etti... Gerçek yıkım emperyalizm yani kapitalist sistemin kurumu ile gerçekleşti, o tarihe kadar görülmemiş vahşilik ile her şeyi yağmalamaya giriştiler… En önemlisi yerel olanları markalı malları satın almaya zorlanan tüketici yaptı… Sömürge dönemi ile bugün ki emperyalizm arasında en önemli fark üretimin yerini tüketimin almasıdır.

Küreselleşme lojistik kavramını sermaye lehine çözdü...

Daha hızlı ve güçlü bir şekilde sermeyenin yaratmış olduğu ‘embedded’ gerçekler altında eziliyoruz... Yaratılan gerçekler altında gerçekliğimizi kaybediyoruz...

Hepimizin standart kimliği ve IBAN numarası var...

Bütün dünyada elektrik prizlerine standart gelmedi ama kimliklerde standart bir görünüme kavuştular ve belirli bir merkezden verilen kimlik numaraları ile hepimiz şifrelendik. Aynı şekilde tüm banka hesapları tek bir merkezden verilen numaralar ile kodlandı, para transferleri de o koda uygun İBAN numaraları aracılığı ile yapılır hale getirildi. Kürselleşmeyi en çok isteyenler büyük sermayedir ve bunu projelendiren ve uygulatan ise David Rockefeller denen adam olmuştur. Küreselleşme için dünyada renkli devrimleri organize eden ise ülkemizde de birçok projeyi finans eden George Soros olmuştur... Peki, bu iki aile ferdi neden bizleri tek tip hale getirdi? Neden ülkeleri parçalarken kimlikler ve banka kartları tek tipleştirildi? Neden yerel olan yok edildi ve markalar geldi üzerine? Neden bizler birer tüketen canavara dönüştük? Neden yerel olan doğanın hazineleri yağmalandı? Elektrik prizi standart hale getirmeyenler neden bizleri tek tip alışkanlıkları olan varlıklara dönüştürüyor? Bu iki adamın temsil ettiği kesimin rüyasını gerçekleştirmek için neden canı gönülden sol- sağ partiler ülke farkı olmaksızın yarışıyorlar?

Emperyalizm özgün olan, yerel olanı yok ederken, göstermelik kültürleri yaşatalım demek ancak akıl ile alay etmekten başka şey değildir...

Bütün sermaye sahiplerinin yerel işbirlikçiler küreselleşmenin taşeronudur... Küreselleşme olumlu yönü ulus denen salakça ideolojiyi yok etmesidir ama yıkıcı tarafı daha fazladır, çünkü insan olmayı ve insan gibi yaşamayı ortadan kaldırıyor. Hepimizi kulaklarına küpe takılmış entegre tesisinde yaşamaya çalışan ineklere döndürdüler...

Her şeyin borsası yaratıldı, yaratılan borsalar kürselleşmenin kalbidir... Orada satılan, değer biçilen her üründe küresel sermayeye hizmet eden bir maldır... Enerji, sanat, altın, döviz, ... Neyin borsası varsa emek göz ardı edilerek birileri fiyat belirler ve o yaratılan fiyat üzerinden mal alınır ve satılır... Burada üretimden daha çok tüketim karar verir... Mal sonuçta rakamsal olarak ortaya çıkmıştır, artık olup olmamasının pek önemi yoktur... Alınır ve satılır... Hollanda’da çiftçilerin borsasının çökmesi ve lale fiyatları üzerine oynanan oyun tarihte yerini almıştır. sanmayın bir lale borsası bize vurmayacak!...

Tüm dünyada ki medya sermayenin eline geçti, gazeteciler gazete çıkaramaz hale geldi, tüm ajanslar bir sermaye grubunun güdümünde onun sansüründen geçmekte... Eskiden yapılabilen karşılaştırmalı haber analizleri de tarihe karışıyor... Sermeye çıkarına göre yaratılan gerçekler haberi ortadan, gerçekliği sanal birer düş haline döndürdüler...

Küreselleşme, medya üzerinden yaratılan gerçekliğin evrensel olarak dolaşımına olanak sundu ve artık hiç bir gümrük bu yaratılan gerçekliğin önünde bent oluşturamaz hale geldi...

Dünya karanlık dönemi her açıdan yaşıyor...

Yalakalık küresel kültürün vazgeçilmezidir, kim daha fazla yalaka olursa arkadaşının ya da iş arkadaşının üstüne basarak kariyer sahibi olur...

Gücü elinde bulunduran daha fazla kontrol etme hastalığına yakalanır, yeter ki gücü yok olmasın diye her türlü kendisince önlem alır... O yüzden şiddet çoğalır… Siyasi şiddet parlamentoda hayat bulur. Parlamentoya girebilen tüm siyasetçiler temsil ettikleri sermaye grubunun kapı kuludur...

Üretilen tüm teknoloji halk için değil sermaye içindir...

Bütün üniversiteler küreselleşme ile birlikte sermaye için çalışan tekno- parkı konumuna dönüşmüştür...

Küreselleşme, şirketlerin tarihinin ulusların tarihinden daha önemli hale gelmesidir... O yüzden son yıllarda şirket sahibi zenginlerin hayatını konu alan filmler çoğaldı...

Her insanın fiyatı aldığı maaşta bellidir. Dünyanın değişik yerlerinde insanlar maaşları ile fiyatlarını ortaya konmuş iktisadi bir mal konumuna kürselleşme ile hayat bulmuştur. Az maaş alıp halka hizmet artık yoktur, aldığı maaş küresel firmalara hizmettir. Onlarda en düşük ücretli en fazla verim aldığı yerlerdeki insanları kendilerine bağımlı köle yapıyorlar. Köle olan ya da kapı kulu olan ise devletinden önce şirketine gönül bağı ile bağımlı hale gelir ve küreselleşme ile aidiyet duygusu yok olan bireyin her türlü zalimlik karşısında kahkaha atan vicdanı yok olmuş bir canavarı destekleyen kamuoyu rakamına dönüşür... Bugün dünyadaki savaşları macera olarak gören bireylerin artmasının arkasında bu yatar... IŞİD saflarında savaşan Hıristiyan vatandaşları ancak bu vicdan körelmesi ile açıklayabilirsiniz... Avrupa’ya dönen bu katil sürüsü Avrupa’da yapacağı katliamların ya da ülkemizde yapacağı katliamların önlenmez olmasının arkasında en büyük neden vicdanı yok olmuş, aidiyet duygusu ortadan kalkmış sadece para için adam öldüren ve bunu iş olarak görenlerin küresel kültüründen başka bir şey değildir...

Ülkemizde ki referandum küresel sorun hale gelmesi acaba tesadüfi mi?


İsmail Cem Özkan  

23 Mart 2017 Perşembe

Karıncalar – Bir Savaş Vardı

Karıncalar – Bir Savaş Vardı

Dünyanın merkezi neresidir derseniz, canınızın acıdığı yerdir. O yüzden dünyanın merkezi kişiden kişiye değişir, üstelik bilmem kaç milyon mayının döşeli olduğu dünyamızda, savaşların bu kadar çılgınca yaygınlaştığı, ölümlerin sıradanlaştığı zaman diliminde dünyanın merkezi her saniye değişmektedir. Çünkü her an bir yerde savaş nedeni ile ya da savaştan dolayı bir insan ölmektedir ve bu ölümler hiç durmadan yaşanmaktadır.

Barışın bu kadar yok sayıldığı başka zamanlar olmuş mudur bilemiyorum ama kürselleşen dünyamızda ölümlerde küreselleşmiştir. Çünkü çıkarlar küreseldir ve çatışan çıkarların sonucu olarak savaşlar yaşam kalitesi düşen kapitalist ülkelerin vatandaşlarına daha iyi yaşam, burjuvazisine daha lüks yaşam sunmak adına üçüncü dünya ülkeleri birer birer savaş alanına döndürüldü. Barış, Ortadoğu liderlerinin hükmettiği ülkelerde yasaklanması gereken bir kelimedir…

Savaş içine düşmüş ülkelerin insanları bilmedikleri çıkarlar için, kim adına savaştıklarının öneminin kalktığı bir kaosun içinde girdaba kapılmış bir yaprak gibi savrulmaktadır. Gelecek kaygısının yerini yaşama kaygısı aldığı bir ülkenin insanı için ne gelişme, ne uzaydaki yeni keşfedilen gezegenler veya sistemlerinin hiçbir önemi yoktur. Savaşın olduğu yerde yaşayanlar için gökyüzünde kaç milyon yıldızın göz kırptığını düşünecek ve görecek ne gözleri vardır ne de beyinleri. Onları sarmalayan duyguların içinde akıldan yoksun yaşama mücadelesini içgüdülerine dayanarak yapmaktadır.

Boris Vian’ın ‘Karıncalar’ öyküsü ile John Steinbeck’in ‘Bir Savaş Vardı’ romanından Gökhan Aktemur’un uyarladığı bir oyun Karıncalar – Bir Savaş Vardı adı altında sahnelerde yaşam buldu. Mert Turak’ın hayat verdiği oyun savaşın en acımasız yüzünü seyircinin yüzüne tokat gibi vurmaktadır. Karamizah dilinin o keskin imgeleri altında seyirci soğuk bir salonda daha da üşümektedir, çünkü oyunun trajedisi oyuncunun sesinde hayat bulurken, sahnenin dekoru sesin daha keskin olarak seyirciye ulaşmasına olanak sunmaktadır.

Bir gemidedir, yalnızdır. Sevgilisinden uzakta bir bilinmeze doğru gitmektedir. Sevgilisinin adı Jakyln’dir. Ona yazdığı mektup ve günlük… Her anını duygusu ile sevgilinse seslenmektedir. Birde birlikte omuz omuza askerlik yaptığı arkadaşları vardır, onlar sahnede yerlerini almazlar, çünkü oyun bir anlamda günlüğün okunmasıdır. Günlüğü okuyan onları ses tonlarını değiştirerek canlandırır. Omuz omuza askerlik yaptığı iki arkadaşı bize savaşın yaratmış olduğu çirkinlik içinde nasıl bir birleri ile dayanışma içinde oldukları ve ortak kaderlerin getirmiş olduğu seçimsiz koşulları altında birlikte zora karşı direnişine şahitlik ederiz. En kötü koşullar altında insan gülmek ister ve onun için ortam yaratır. Azman ve Çapkın adında iki arkadaşı ile yaşadıkları trajik komiktir. Ölüm onları ayırana kadar ortak düş göreceklerdir, savaşsız ve sevgilileri ile sevdikleri ile birlikte yaşamak… ve esir düşmüş askerlerin arasına katılıp firar etmeye çalışan bir er, esir sayılarak limandan ayrılan gemi, kısa bir süre sonra boş olarak dönmesi. İçinde arkadaşları yoktur, çünkü esirler ile birlikte denizin ortasında vurulup balıklara yem olarak sunulmuştur. Kitle katliamının hiçbir kural tanımadığı bir alandır savaş… Birçok ülkede savaş sırasında işlene suçları suç olmaktan çıkarmıştır. Sahnede yaratılan gerçeklik yaşanan gerçekliğe bir göndermedir, göndermenin ötesindedir aslında…

Savaşın insan üzerine yarattığı tahribatı zaman ilerledikçe daha iyi idrak ederiz, çünkü yaşanan ile kitaplarda anlatılan destanlar arasında büyük fark vardır. Savaşı en iyi tutulan günlükler anlatır, elbette yeniden cümleler yaratılmadığı sürece...

Bu korkunç gelişmelerin içinde bir gün kahramanımıza gizli bir görev verilir, günün ilk ışıkları içinde hareket eden grup bilinmeze doğru cephenin ön tarafına doğru gider… Tanımadığı ama omuz omuza çarpışacağı erler ile birlikte bir jeep’in içinde… Korkulan olur, her yerden ateş açılır ve dumanlar içinde kalır, uçan kollar, ayaklar… Altında kan yağmurunun ve barut kokusunun altında… Kaçmak, uzaklaşmak, sevgilisine kavuşmak… Hayata geçirir, kargaşanın içinde firar eder, özgürlüğe doğru!

Firar eder ama bir mayın tarlası içinde olduğunun farkında bile değildir, en yakın köye ulaşmak için çıktığı yolculuk bir mayının üstüne basması ile son bulur… Bir ses gelir, durur... Ona öğretilen mayının üstündedir ve hareket etmesi patlaması anlamına gelir… Sabit kalacaktır…

“Burada ne kadar kalırım, bilemiyorum. Bildiğim bir şey varsa, artık ben seni bekliyorum!…” diye haykırır, çaresizdir çünkü… kımıldamadan yanında yaşamın akışını izler. Düşman uçağı üzerinden alçaktan uçar, arkadaşı gelir… Ona fasulye filizini verir… Elinde bir filiz ile yaşamı simgeler… Bir de kendisi üzerine doğru çıkan karıncalar… Karıncalar onun her yerini sarar ama o orada yaşama, anına ve geleceğe bakışını ironiler içinde anlatır… yağmur yağar altında ki toprak kayara, ama o mayının üstünde kımıldamadan durmak zorundadır…

Acıya mizah katılmış, kurgulanan gerçeklik sahnede bize ulaştı…

Tek kişilik oyunlar şüphesiz ciddi bir cesaret işi… Her aksilik karşısında tek başınıza olmanız, hızla karar verip durumu kotarmanız, aynı zamanda belirli bir uyumu ve tempoyu tek başınıza oyun boyunca kontrol etmeniz şüphesiz gerekli… Üstelik sahnede yalnızlığınız karşısında çok fazla sığınacak bir yeriniz de yoktur… Sadece kendi aklınız ve yüreğiniz vardır… Turak’ın oyun boyunca yakaladığı ve başarıyla sürdürdüğü temposu metnin hızının ve geriliminin altında kalmayarak, seyirciyi de ayakta tutan bir serüvene dönüşüyor…

Sahne tasarımı, kullanılan müzik, ışık Mert Turak’ın başarısına büyük katkıları olmuş… Sahnede ki performansı, anlatılmak istenen mesajı iyi benimsemiş ve sahneden onu seyirciye ulaştırması açısından çok başarılı buldu. Video görüntüleri kullanılmış olsaydı daha da vurucu olur diye düşünüyorum, çünkü arkaya yansıya ışık ve tek görüntü çıkarma gemisi, sahil sadece söz ile anlatımda kalmış. Günümüzde bir çok teknik iç içe kullanılıyor, görsel efektler ile video görüntüsü zaman zaman arka perdeye zaman zaman öne kurulacak saydam bir perdeye yansıtılabilinirdi diye içimden geçirdim… Işık tasarım ve hayat veren gerçekten işini iyi yaptığını bu oyun sırasında gördüm, gerekli olan yerlere ışık verdi, sadece çatışma sahnesinde ışık özellikle yandan gelen led ışık benim gibi salonun köşesinde oturanın tam gözüne dokunması anlık olarak oyundan uzaklaştırdı beni… Ama her şeye rağmen başarılı bir ekip işi olarak karşımızda duruyor... Sahnede yaşananları ayakta alkışlayarak selam gönderdim tüm emeği geçenlere…

Oyundan bana kalan duygu, belki de yıllardır televizyonda haberlerde izlediğimiz, gazetede okuduğumuz “kahraman” askerlerin bizde yarattığı masalımsı etkisini sorgulamak ve “kahraman” olmak ya da “yaşamak” arasında seçme şansı verilse, bir askerin yapacağı seçimi, ikilemleri ve kendi içindeki savaşı görmemiz için uyarlanmıştır bu oyun.

Bu oyunu izleyin, savaşın insanoğluna neler yapabileceğini görmek ve anlamak için...

İsmail Cem Özkan


Karıncalar – Bir Savaş Vardı
Yazan: Borıs Vıan – John Steinbeck
Çeviren: Işıl Yüce – Ülkü Tamer
Yöneten: Ergun Üğlü
Uyarlayan: Gökhan Aktemur
Dramaturgi: Gökhan Aktemur
Oyuncu: Mert Turak
Sahne Tasarımı: Eylül Gürcan
Kostüm Tasarımı: Eylül Gürcan
Işık Tasarım: Mahmut Özdemir
Müzik: Tolga Çebi
Efekt: Erhan Aşar
Yönetmen Yardımcısı: Nazif Uğur Tan – Gözde İpek Köse – Gökhan Aktemur


22 Mart 2017 Çarşamba

Gündem değişirken…

Gündem değişirken…


Gündem değişirken neyi yazacağımızı ya da yazmayacağımızı hesaplar olduk, çünkü hem gündemin dışında hem de gündem yapıcılara hizmet etme korkusu var. Gündemi yapanlar belirli siyasi çıkarlar amaçlı algılar ile oynarlar, gerçek yaşanan gündemin dışında yaratılmış bir gündem vardır. Yaratılmış gündemler ise halkın iyiliğini düşünmez daha çok küçük bir çıkar grubunun daha fazla baskı yapma özgürlüğü hakkı içindir…

Ülkemizde özgürlükler her daim negatif anlamda gelişmiştir, tırnak ile kazılarak elde delen özgürlükler ise yaratılan gündemler içinde yok olmuştur. Şu anda ortaçağ da yaşayan bir insandan daha az özgürlüğe sahip konumundayız. Onlara göre daha fazla seyahat etme hakkına sahibiz ama seyahatlerimizde tamamı ile birilerin istediği gibi tüketim üzerinedir, o yüzden son yüzyıl içinde gerçek anlamda seyyah çıkmamış ama bol bol istihbaratçı ve bize sunulan bir seyyah öyküleri içinde önyargılarımızın oluşumuna katkı ya da güçlendirme adına yapılmıştır.

Ölüm her yerde insanları teslim alırken, özgürlükten, yaşamdan, doğadan yana olanların mücadeleleri her daim bize anarşist ve terörist kavramları ile birlikte sunulmuştur. Marjinal olmak demek küreselleşmeye karşı gelmek anlamında kullanılmıştır. Kürselleşme her daim bize daha fazla özgürlük alanı açacağı olarak sunulurken geçmişte yaşayan bireylerden daha az özgür ve birey hakkına sahip olduk.

Seyahat özgürlüğü sadece paranın el değiştirmesi olarak algılanmış ve yapılan tüm geziler birer hiçbir zaman bakılmayacak fotoğraf albümü olarak önümüze gelmiştir. Hem gidilen yer hem de gidenin daha fazla tükettiği, geleneksel olanın yok edilerek ne olduğu belli olmayan bir küresel kültürün parçalayıcı özelliği ile karşılaştık. Şu anda dünyanın hangi büyük şehrine giderseniz gidin bir birine benzer reklam panoları ve alışveriş merkezlerinde aynı logolar ile karşılaşırsınız. İşte küreselleşme denen garip durum budur.

Komşular ile sıfır sorun için iktidara gelenler uzak komşularımız ile de sorunlu hale geldik... Nereden nereye diye bakarken ne kadar gerilere doğru düştüğümüzü, gündemimiz daha fazla özgürlük derken daha fazla özgürlükten beklentiler farklılıklar ortaya çıktı, çünkü iktidarı elinde bulunduranın özgürlüğü artarken ülkede yaşayanların özgürlükleri bir bir yok oldu.

Yıllar yılı acaba diyorum, dünyayı cahil liderler danışmanları aracılığı ile iktidar koltuğuna mı oturtuldular, bizler liderler ile kavga ederken aslında tüm sorumlular üzerilerinde ki örtü sayesinde parayı verenin çıkarına uygun mu yönlendirdiler bizleri? Kennedy suikastı ve sonrası gelen tüm dünya liderlerinin arkasında danışmanları bir çıkar kesimini temsil ettikleri ve emekli olunca lobi firması kurdukları düşünülürse... Parayı verene hizmette sınır olmayan yerde ne gerçekler ne de insanlık onuru söz konusu olur...

Demokrasinin olmazsa olmazı olarak gösterilen seçim sandıklarına hangi eğilimlerin girdiği ortada olmasına rağmen neyin çıkacağı konusu bu sistem altında her daim kuşkuları içinde barındırmıştır. Seçim sandıkları sihirbazların kutuları gibidir, giren kayboluyor, yerine başka şey çıkıyor...

Rezil insanları rezil etmek için boşuna uğraşmayın, onlar rezil olmazlar...

Fransız devrimini yapanlar henüz kapitalizm başlangıcındayken öngörüleri ve tespitleri bugüne de ışık tutmaktadır, çünkü onların başlangıçtaki tutumları katlanarak bugüne ulaşmıştır. Onlar; "Bugüne kadar imparatorluk, krallık veya parlamentarizm tarafından bize dayatılmış olan birlik akılsız, keyfi veya zahmetli bir merkeziyetçilikten başka bir şey değildir.
Paris’in istediği siyasal birlik, tüm yerel inisiyatiflerin gönüllü birliğiyle tüm bireysel enerjilerin mutluluk, özgürlük ve güvenlik gibi ortak amaçları göz önünde bulundurarak kendiliğinden ve özgür bir biçimde bir araya gelmesidir." 19 Nisan 1871, Paris Komünü

Paris kelimesini kaldırın biz olarak okuyun, bugün de bizim istemlerimiz ile örtüştüğünü görüyorsunuz. Yüz küsur yıldır istemlerimiz aynı kalmasını nasıl açıklayabiliriz? Kazanımlarımızı liberal ekonomi ile ulus devletini yok etmesi arasında ilişkiyi göz ardı etmememiz gereklidir, çünkü liberalizm bugün yaşadığımız tüm sorunların temelini oluşturan bir duruştan başka şey değildir.

İnsanlar duymak istediklerini duymak için toplantılara katılıyor... Panelistler de katılımcıları kırmıyor ve onların duymak istediklerini söylüyorlar... Toplantı sonucu aydınlanıp çıkan insanlar kafalarında var olan doğru ya da gerçeğin vermiş olduğu huzur ile kendilerine kanıt sunan orada sergilenen kitapları alıyorlar... Bu şekilde resmi gerçek yaygınlaşmış oluyor... Yalan, resmi ya da gayrı resmi olarak tüm toplumlarda yaratılan gerçek olarak varlığını doğru olarak sürdürüyor… Mikrofondan çıkan sesler gülük hayatımızı belirlemeye devam ediyor…

Kuş sesleri kaplamalı ülkemi, mikrofondan çıkan sesler değil...

İsmail Cem Özkan

18 Mart 2017 Cumartesi

Yeraltından notlar

Yeraltından notlar

St. Petersburg şehrini kenar mahallesinde bir oda, oda bodrum katındadır, miras olarak kalmış bir küçük yaşam alanı. Orada içimizden her hangi biri oturmaktadır. Memurluk yaparken yaşamın tek düzeyli akışından sıkılan biri yakın akrabasının ölmesi üzerine aldığı miras ile hemen memurluktan istifa edip bu köhne bodrum katına gelmiştir. Sıkıldığı tek tip yaşamdan başka bir tek tip yaşama düşmüştür, o düşüşün getirmiş olduğu yıkıntı ve kendisi ile hesaplaşmasını yeraltında ki bu odadan bizim ile yapmaktadır.

Gerçek dünyadan kendini soyutlamış veya buna zorunlu kalmış bir kişinin iç çatışmalarını ve hezeyanlarını ana eksen olarak işlendiği bir oyun var sahnede. Kırmızı bir bez parçası yüzüne örtük, bir masa, masanın üzerinde birkaç kitap, mum… Nemli, soğuk ve karanlık… kölesi olan yanında çalışan bir aile… aile çok fakir ve açtır. Zorunludur onun yanında bulunmaya… o ise para ile yönetmektedir o aileyi… Bencildir, istekleri bitmez… şaşalı ve güzel yaşam hayali içindedir… huysuzdur.. hayal dünyası içindedir… aynı şekilde de tembeldir… kendisini bu odaya öteleyen topluma da öfkelidir. Öfkesi sesinin içinde saklıdır. Her an öfkeli cümlelerini yüksek ses ile salonda bulunan seyirciye ulaştırmaktadır. İlişki kurmak için ayağa kalktığında kendine olan güvensizliği onun ayağına çelme takmaktadır.

Trajik komiktir ama trajedisi daha ağır basan karamizah eseridir. Sözler salonda uçar, her biri bir yaşanabilecek şeyi anlatır ama seyircinin beyninin içinde bu kelimeler cümleye dönüşürken sarsar. Sarsmasın etkisini artıracak olan sahnede ki performanstır. Murat Çıdamlı muhteşem performans göstermektedir. Kendinse verilen rolü yaşamaktadır bir anlamda… Onun oyunculuğunu öne çıkaran sahnedeki diğer oyunculardır ama hepsinin oyunculuğunu bir anlamda özellikle ilk bölümde düşüren ise ışık ve sahne arkasında ki renk seçimidir. Işık yeteri kadar ve canlılıkta değildir. Oyuncu hareket halindedir ama salonun her yeri homojen ışık altında olduğunda ne kadar iyi performans gösterse de o mimiklere insan hemen yoğunlaşamıyor, kopuyor. Oyuncunun mimiklerini, hareketlerini abartacak şekilde gölgelerin oluşması gerekli, çünkü oyunun kurgusu ve sahneye uyarlanışı mantığında abartı, psikolojik çözümleme, kişinin kendisi ile çatışması, seyirciye dönerek yaptığı iç konuşmaları ve yeniden oyunun içine dahil olması… bu geçişleri ortaya koyacak olan renkler ve ışıktır… bu esas yönlendiricisi ışık oyunları ev sahnedeki renklerdir… Çünkü oyunun başında vurgulanan kırımızı örtü, ki yüze örtülmüştür ve mum… “ışık yoksa hayatta yoktur” vurgusu… Ama oyun genelinde özellikle ilk bölümde ışık daha çok üzerine düşünülmesi gerekendir… İkinci bölüm daha akıcı ve hızlı bir şekilde seyirciye ulaşmasında ki başarıyı ışık ve renk seçiminin başarısını gösterir…

İroni mizahın olmazsa olmazları arasındadır, üstelik bu sahnede yaşam buluyorsa. Kuklalar ve sahneye uyarlamasını çok başarılı buldum. Özellikle karakterlerin abartılmış halleri orada olması muhteşem dedim… Suat Karausta özellikle kukla ile olan sahnelerinde seyirciye direkt ulaşma imkanına kavuşur ve oyunculuğunu ve ses kullanımını gösterir. Berk Baykurt ise yüksek rütbeli subay canlandırdığı sahnede kendisini gerçek anlamda mimikleri ile ortaya koyar…

Yeraltı Adamı" olarak tanınan karakterin itirafları, serzenişleri, hakaretleri, hayıflanmaları kısaca iç dünyası üzerine bir monologdur. Çevresindeki insanlardan tiksinen, nefretle insanları anan, insanları belki de hiç sevmemiş gibi görünen kapalı bir karakterin fazlasıyla açık ifadeleridir. İkinci bölümde ise Yeraltı Adamı'nın yeraltından bir anlık çıkışı ve daha önceden arkadaşı olduğu anlaşılan kişilerle bir hesap görmeye çabalamasını izleriz. Kerhane sahnesinde kahramanımız kendisini olduğundan farklı gördüğünü ve çevresine umut dağıttığına şahitlik ederiz… Köyden gelmiş ve ailesi kızlarını satmak ile itham eden Liza (Aslı Artuk Şener) yüzü ve hareketleri ile bize orada yaşanmışlığı olduğu gibi verirken aynı zamanda Murat Çıdamlı’nın performansını yukarıya taşır. Onların oyunculuğunu ve yukarıda da renk ve ışık konusunda da değindiğim bütünlüğü görürüz. Koltuk rengi turuncudur, sıcak bir renk. Ki soğuk ülkelerin duvarları sıcak renklerin seçilmesi tesadüfi değildir. Arka duvara kırmızı rengin değişerek sahneyi daha da ısıtmaktadır. Işık burada oyuncuyu takip eder… En başarılı an olarak bu sahneyi görmekteyim… Keşke ilk bölümde de bu başarılı şekilde olsaydı diye içimden geçirdim, çünkü ilk bölümün ağır ve seyirci olarak beni oyunun içine almamasının temelinde bu bütünlüğün olmaması olarak düşündüm… Petek Ocakçı burada pasif bir roldedir ama o pasiflik salonda bulunan oyuncuların mimiklerinin abartılı şekilde algılanmasına da katkı sunar. Salona girip çıkması ve soğuk yüz ifadesi muhteşemdir…

Elbette başka bir sahnede yeniden seyirciye ulaşması oyunun provalarının ve sürekli sahnelendiği salon ölçeklerinden farklı olması bu ışık olayını etkilemiştir. Ben turnede olan bir oyunu gördüm, mutlaka prova yaptıkları yerde daha farklıdır diye düşünüyorum. Oyunda emeği geçen bütün çalışanlara teşekkür ederim… Onlar sayesinde tiyatroya yakışan seyirlik bir oyun seyrettim… Salondan çıktığımda başlangıçta yüze kapanan kırmızı örtünün anlamını çözmüş oldum…

İsmail Cem Özkan



Yeraltından Notlar
Yazan : Fyodor Mihayloviç Dostoyevski
Çeviren : Ergin Altay
Oyunlaştıran : Erdinç Doğan
Yöneten : Erdinç Doğan
Oyuncular: Murat Çidamlı, Suat Karausta, Aslı Artuk Şener, Berk Baykut, Petek Ocakçı
Dekor Tasarımı: Kerem Çetinel
Kostüm Tasarımı: Çevren Sarayoğlu
Işık Tasarımı: Osman Uzgören
Müzik: Onur Yüce
Koreograf: Burçak Işımer
Dramaturg: Şaziye Dağyapan
Yönetmen Yardımcısı: Hicran Yavuz
Kukla Tasarım-Üretim: Ayten Öğütçü
Asistan: Nazife Oğlakçıoğlu
Sahne Amiri: Mustafa Yazar
Kondüvit: Evren Tuncer
Işık Kumanda: Hasan Kılıç
Suflöz: Gözde Yıldız Gözüaçık
Dekor Sorumlusu: Ender Ünver
Aksesuar Sorumlusu: Ersin Çelik
Kadın Terzi: Zübeyde Öncel
Erkek Terzi: Ali Rıza Bektaş
Peruka: Yaşar Atik


17 Mart 2017 Cuma

Coriolanus

Coriolanus

Roma dönemidir, imparatorluk artık cumhuriyet ile idare edilmektedir. Değişimin olduğu yıllarda Borissia ile savaşmaktalar. Sürekli bir savaştır, beş defa cephede karşılaşmışlar ve Romalıların galibiyeti ile sonlanmıştır. 

Kıtlık savaştan dolayı Roma’da yaşanmaktadır, soyluların depolarında buğday olduğu söylentisi üzerine halk isyandadır. Bu isyanda hedefteki kişi Caius Martius olarak öne çıkmaktadır. Soyluları temsil etmektedir ve cumhuriyetin fikrine henüz uyum sağlayamamıştır. Halkı küçümsemekte ve soyluların her şeyi kontrol etmesini ve onur mücadelesini ancak soylular tarafından gerçekleştireceğine inanmaktadır. Cephede başarılı olmuş ve her savaştan bir yara izi ile dönmüştür. Babasından daha yakın gördüğü kişi her zaman yanında yer almaktadır. Menenius Agrıppa bir anlamda Martius’un vicdanın sesidir. Halkın temsilcileri Brütüs ve Sicinius bir anlamda halkın sesi gibi gözükmelerine rağmen yeni rejimin görünmez idarecileridir, ince siyaset ile savaş meydanında galip gelenleri senatoda yenecek kadar ince siyaset yollarına hakimdir. 

Bu tartışmaların ortasında düşman yeniden Tullus Aufidius komutasında saldırmıştır. İki düşman yeniden savaş meydanında karşılaşacak ve bir anlamda düşmanlık kan davasına dönmüştür. Savaş meydanında iki komutan bir biri ile kavgaya tutuşur ve kavgayı Martius kazanır ve yeni bir unvan ile onura edilir. Coriolanus olarak anılacaktır. Roma’ya dönüşü muhteşemdir, şölenler ile karşılanır ve Konsül olmaya aday gösterilir. Ama yeni rejimin kuralları gereği halkında onayını almak zorundadır ama halktan kendisini üstün gören biri halkın konuştuğu dil ile konuşma yerine her şeye hakim, onurlu, kibirli olarak onlardan onay almayı kendisine yediremez ama artık kural kuraldır ve halk ile yaralarını gösterebileceği kıyafet içinde karşılarına çıkar. Onaylarını alır ama ona aldığının hemen arkasında Brütüs ve Sicinius halka para dağıtarak görüşlerini değiştirmelerini ister ve halk onlardan aldığı paranın karşılığını verecektir, çünkü roma para üzerinedir, ne kahramanlık ne de onur… Her şeyi belirleyen çıkarlardır… 

Halk ayaklanmıştır. Bu komplonun farkındadır ama artık sinirlerine hakim olamaz ve kendi doğrularını savunur… Bu var olan demokrasi anlayışının dışlanmasıdır. Bunu fırsata döndüren Brütüs ve Sicinius Roma Cumhuriyeti'ne ve onun hukukuna ihanet etmek olduğunu iddia ederler ve onun sürgüne gönderilmesini önerirler. Ve kabul görür… 

Roma'dan sürgüne gönderilen Coriolanus kan davasına dönen düşmanın başkentine giderek orada Aufıdıus'la görüşür. Eğer kendine ordusunun komutanlığı verirlerse Roma'ya karşı bir askeri galibiyet sağlayabileceğine onları inandırır. Ve Roma'ya karşı bir hücum için Coriolanus emrine ordu verirler.

Romalılar buna paniğe kapılırlar. Menenius ve sonra Cominius'u Coriolanus'a göndererek ondan Roma'dan öç alma hevesinden vazgeçmesini isterler ama Coriolanus'u ikna edemezler. Sonunda yanında Coriolanus'un karısı, çocuğu ve bir diğer Romalı hanımla birlikte Coriolanus'un annesi Volumnia'yı oğlu ile görüşmeye yollarlar. Annesi Volumnia oğlu Coriolanus'u Roma’yı zapt edip talan etme fikrinden vazgeçirir. 

Coriolanus bunun üzerine Roma’ya gider ve orada bir barış anlaşması ile geri döner. Aufidius bundan hiç memnun olmamıştır. Kendisinin geri plana itildiği hatta paralı asker muamelesi gösterdiğini düşüncesi içinde Coriolanus’ın öldürülmesi gerektiğini kendi ordusuna açıklayarak onu bir komplo sonucu öldürür… 

İki bölümden oluşan tiyatro yeniden Malcolm Keith Kay tarafından yorumlanmıştır. Bu yukarıda konusunu okuduğunuz oyun tarihin en kritik dönemlerinde sahneye uyarlanmış ve her sahneye uyarlandığı dönemlerde değişik tepkiler ile karşılaşmış. Hatta Shakespeare’in ender yasaklanan eserlerinden biri olmuştur. İçinde taşıdığı mesajlar ve vurucu cümleler iktidarı her zaman rahatsız etmiştir. Oyunun vurucu noktaları klasik Shakespeare tiratları içinde birbirinden vurucu cümleler ile seyirciye ulaşmaktadır. 

Tiyatro ile sinema arasında en büyük farklardan biri tiyatro sahnede canlı izlenirken onu göz ve kulak ile izlenmesidir. Duygu organlarımız ile sahnedeki sanatçıya sadece dokunma duyusu olan ellerimiz dışında her organımız ile dokunuruz. Göz ile izlediğimiz kadar kulağımız ile de izleriz sahnede ki oyuncuyu ve onun mimiklerini, ses iniş ve çıkışlarını. O sayede oyuncu da seyirciye dokunur. Arasında bir aracı yoktur. Yapay olan dijital olan her hangi bir unsur seyirciyi sahneden koparır… Son yıllarda bir çok tiyatro eserinde mikrofon kullanılmaktadır. Mikrofon, oyuncunun sesini sahnede müzik ve efektlerin üstüne çıkararak sesin daha net en arkadaki koltuğa ulaşmasını sağlar. İzlediğimiz oyunda da yönetmen Kay mikrofonu birden fazla oyuncuda kullanmıştır. Sahne düzenlemesi modern anlayışın ve teknolojinin sahneye uyarlaması olarak gördüm, ince siyah bir perde ve onun üzerine yansıtılan video görüntüsü oyunu daha da vurucu ve görsel yapmıştır. Her sahne değişimi içinde perde aşağıya iner ve sahnenin konusuna uygun video görüntüsü perdeye yansır. Muhteşem bir görsellik içinde video efektleri ve ses efekti bu anlayışına uygun uygulanır ama sahnede oyuncu doğal sesi ile olduğunda yüksek sesten birden düşük sese dönüş arasında geçiş yumuşak değildir. Yüksek ses volümden düşük sese... Birden şehir karmaşasından sesiz odaya girmek kadar etkili bir ortam yaratıyor… birinci perdede savaş alanı ve kılıç, kalkan ile canlandırılan bölümde video perdeye savaş olarak yansıtılıp perdenin arkasında oyuncuların doğal sesi ile savaş canlandırılmış olsaydı bana göre daha vurucu olur gibi geldi, ama onun yerine yönetmen savaşı sahnede gerçekleştirmiştir… mikrofon oyuncunun ağzının yakındadır ve sesi hoparlörden gelmektedir. Kulağım ile izlerken kim konuşuyor, kim tepki veriyor diye ara ara düşündüm… Çünkü konuşan sahnenin ortasında ama ses sağdan (bana göre) gelmektedir. Yine birçok bölümde bir oyuncuda mikrofon varken diğerlerinde yoktur… Güçlü ses ile doğal sesin etkisi ya da etkisizliği… Gereğinden fazla yüksek ses tonunda olan efektler… görüntü ile oyuncuların sesleri düşünülerek daha kulağa yakın efekt sesi olabilirdi… Salonda gürültü olsa onu bastırmak için sesi yükselttiler diye düşünürüm ama salon oyunu daha iyi kavrayabilmek için seyircinin sahneye odaklandığını gördüm, gerçi bir bölüm cep telefonundan mesaj yazma derdinde olmasını artık yadırgamıyorum… 

Daha fazla uzatmadan kısaca diğer noktalarda değineyim, oyuncular kendilerine verilen görevi en iyi şekilde yerine getirmiş ve benim dikkatimi çeken Cengiz Daner’in oyunculuğu… bana göre Tolga Evren kadar başarılıdır… Tolga Evren zor işi başarılı bir şekilde yerine getirirken mikrofondan çıkan ses onun mimiklerini ve oyunculuğunu gölgelemiştir… ışık sahneyi bir çok noktada oyuncuyu izlemek yerine yerinde sabit kalmış gibi geldi, daha hareketli bir ışık oyunu daha da akıcı hale getirebilir diye içimden geçirdim… Sahne düzenlemesi oyunun ruhunu yakalamış ve sanırım yönetmenin istediğini vermiş olarak algıladım… 

Vakti olanların mutlaka izlemesi gereken oyun olarak düşünüyorum, küreselleşen dünyamızın bir nimeti yabancı kültürde yetişmiş yönetmenlerin ülkemizde bize sahneye oyun taşımalarıdır… o olanağı kendi ülkemizde ve şehrimizde görmek beni mutlu etti… yeni teknoloji ve sahnenin uyarlanması için hem oyuncular hem de yönetmen adayları için yeni perspektifler sunmaktadır… Umarım daha güzel ve daha farklı oyunlar ile sahnelerimiz perdelerini bize açarlar… 

İsmail Cem Özkan


Yazar: William Shakespeare
Çevirmen: Özdemir Nutku
Yönetmen: Malcolm Keith Kay
Koreografi: Tamer Serkan Subaşı
Müzik Direktörü: Çağrı Beklen
Yönetmen Yardımcısı: Zafer Algöz, Tolga Evren
Dekor Tasarımı: Behlüldane Tor
Giysi Tasarımı: Medine Yavuz Almaç
Işık Tasarımı: Önder Arık
Dramaturg: Yeşim Gökçe
Yönetmen Asistanı: Gülcan Zebek Kay
Oyuncular:  Tolga Evren, Deniz Ulaş Tansel Öngel, Fatih Dokgöz, Ece Okay, Eylem Yıldız, Özgür Yalım, Cengiz Daner, Salih Dündar Müftüoğlu, Deniz Akel, Duygu Sarışın, Ceren Bekdemir, Kutay Şahin, Diren Coşkun, Tamer Serkan Subaşı, Can Albayrak, Burak Öner, Erdem Sazak, Yeğya Akgün, Dinçer Simsar, Kadir Çelik, Mukaddes Kurmuş, Müzeyyen Durgun, Tuğçe Tanıl, Çağla Buldak, Ferhat Akgün, Onur Kurşun, Gökçe Aktaş, Hakan Dülger, Yıltan Kahraman, Ergün Metin, Ozan Yılmaz, Emin Ayanoğlu, Şenol Yaz, Gökhan Yıldırım, Name Önal
Asistanlar: Duygu Sarışın, Name Önal
Kostüm Asistanı: Dila Bayrak
Sahne Amiri: Zülfinaz Doğan Eşitmez
Kondüvit: Hasret Çoşkuner
Işık Kumanda: Serdar Yaman
Suflöz: Şeyda Pektok
Film: Bahadır Abşin
Slaytlar: Metin Kurşova
Projeksiyon: Berivan Yurtsever