Galata Gazete


25 Ocak 2016 Pazartesi

Mazlumun yanından bakmak!

Mazlumun yanından bakmak!


Toplumun dönüşümünde her ilerici adım mazlumun yanından olmak ve oradan bakmak ile olduğunu tarih sayfalarını biraz kurcalarsanız farkına varırsınız. Eğer duruşunuzu iktidarda yer alan tarafından koyuyorsanız iktidarın sizin için düşündüğü iyiliğine katlanmak zorundasınız, çünkü hiçbir iktidar başkası için iyilik düşünmez, kendi iktidarını daha uzun sürdürebilmek için çıkar ilişkisi çerçevesinden bakar ve ona göre adımını atar. İktidarda olanlar her daim tutucudur ve var olanın değişmesini istemez. Popüler söylem ile istikrar bozulsun istemez.

İktidar da kim olursa olsun baskıyı temsil eder. Çünkü var olanı korumak ve değişimin önünde durabilmek için baskı aracını devlet eli ile kullanmak zorundadır.

İktidar mücadelesini kişisel mücadeleye döndürenler, olayı kişiselleştirip kişilerin yaptığı davranışlar üzerinden siyaset ve politika belirleyenler aslında var olan hakim düşüncenin ve ekonomi politikanın değişmesini istemeyenlerin yapmış olduğu mücadele yöntemidir. “Aslında politika iyi ama yönetenin kişisel hırsları bu iyi olanı kötü yapıyor ve tüm sorunlar bu kişinin ego sorunundan kaynaklanmaktadır” anlayışını temsil eder. Bugün iktidar mücadelesi yapan tüm siyasi partiler kişi üzerinden karşısındakine saldırıyorsa aslında sorunların üstünü örtmek ve devletin çıkarını koruyan bir duruşları olduğunu söylemek sanırım abartı olmaması gerek. Devlet politikası her şeyin üstünde gören ve devletin çıkarına göre duruşunu belirleyenler, iktidar mücadelesini kişiler üzerinden yaptıkları sürece var olan iktidarın değişimin imkansız kıldıklarını ve her seçimin birer referandum gibi algılanarak var olan dengelerin üç aşağı beş yukarı korunması anlamındadır. Kişiselleştirilen her siyasi iktidar mücadelesi öteki anlamında “ben halimden memnunum ve elimde olan ile idare etmesi beni rahatsız etmemektedir.” Muhalefet yapılar kendi iç iktidar mücadelesini acımasızca yaparken iç mücadele biçimi de kişiler üzerinden olmasına özen göstermektedir ve moda değimi ile bizim partinin geleneğinde ve ahlakında liderinin dışında konuşması ve liderin konuşması üzerine başkasının konuşması olmaz lafı dillendirilir. Lider her şeyi bilendir ve onun önsezileri / sözleri doktrin gibi anlaşılır, tartışılmaz. Liderin belirlediği teşkilat yöneticileri, liderinin daha rahat politika yapması ve kamuoyunda daha fazla ilgi bulması için ‘PR’ (Public Relations = Halkla İlişkiler) çalışması yapar. Liderin seçtiği teşkilat ise demokrasi gereği kongrelerde liderlerini seçer.  Liderin seçtiği milletvekilleri ve belediye başkanları ise yine kongrelerde liderlerini destekler ve gelecek seçimlerde bir daha seçilme şansları olsun diye. Demokrasi öyle bir sarmaldır ki, lider etrafında yapılmış örgütlenme içinde örülmüş bir çıkarlar ilişkisi bütündür. Bu ilişki ile bürünmüş siyasi yaşam elbette kişiler üzerinden olaylar yorumlanacak ve politika ve projeler her zaman geri planda kalacaktır. Geri planda kalan projeler de elbette uygulanan projelerden ve planlardan pek farkı olmadığı programlara bakarak görülebilir. Ülkemizin planlarının üzerinde her zaman ABD damgasını görebilir, güvenlik projelerinde ise NATO damgası sürekli yerini korumaktadır. NATO bilgisi ile kurulan Kontrgerilla faaliyetleri sonucu kaç insanımızın kanı toprağa düştüğünü kimse net olarak söyleyemeyecek konumdadır. 

İktidar yanından ya da onun belirlediği noktadan olaya bakınca değişimin ne kadar imkansız olduğunun farkına varmak kısaca anlattığım perspektif ile de ortaya çıkmaktadır. Değişim isteyenler, toplumu ileriye taşımak isteyenler her zaman çoğunluğun ve iktidarın penceresinden değil mazlumun ve azınlığın penceresinden bakmak zorundadır. Tüm toplumsal dönüşümler mazlumların iktidar ile girdiği mücadele sonucunda ileriye taşınmıştır, iktidar ise bu ilerici adımları zor ile bastırmış toprağın kan ile sulanmasını sağlamaktan başka şey yapmamıştır. Eğer bir ülkede her hangi bir azınlığın hakkı yok sayılır ise o ülke çağdaş, demokrat ve insan haklarına saygılı bir toplum değildir. ( Bu tanımın içinde Fransa ve benzerleri de yer almaktadır ve Fransa bana göre en barbar ülkelerden biridir, çünkü orada Bask ve diğer halklar yok sayılmaktadır. ) Azınlık hakları ve ona gösterilen saygı/ olanak toplumun hoşgörülü olup olmadığının da resmidir. Çoğunluk hakları her toplumda zaten korunur ama azınlıklar en ufak ekonomik dar boğazda ya da siyasi kaos içinde hedef olabilmekte ve toplumun nefret söylemleri ve linç kültürü onlar üzerine doğru dönmektedir.

Ülkemiz demokrat, çağdaş, ileri ve azınlıklara karşı hoşgörülü bir devlet yapısından çok uzaktadır. Devlet anlayışımız içinde hoşgörü kelimesi sadece havada sallanan bir balondan farksızdır, uygulamamız ve hukuk anlayışımız zor kavramı içinde yerini bulur. İktidara göre ve çıkarına uygun şekilde devlet olanakları değişim göstermekte ve kararları iktidarın o anki çıkarına uygun şekilde değişime uğramaktadır. Yasalarca hakimlere verilen kişisel tolerans hakkı iktidarın çıkarına uygun olarak kullanılmaktadır.

Mağdurluk her toplum için söz konusudur, önemli olan mağdur olanın bir daha aynı şekilde mağdur olmaması için o koşulları ortadan kaldıran düzenlemelerin yapılmasıdır. İlerleme ancak bu şekilde olması gerekirken, bizde bir birine benzer mağdurların çok olması ve gün geçtikçe de ortaya çıkması aslında biz yaşananlardan ders almadığımızı ve çoğunluğun haklarının korunduğunu idrak etmemize yol açmaktadır.

Yakın tarihimiz içinde birçok olay yaşadık. Bir biri ile bağlantısı olmayan ama bir biri ile iç içe geçmiş birçok cinayet, katliam yaşadık. Dink cinayeti, Trabzon’da öldürülen papaz cinayetinin devamı gibidir, Malatya’da işlenen misyoner cinayeti de onun devamı konumundadır. Katilleri farklıdır ama işleniş biçimi ile hedef seçimi aynı mantığın ürünü olarak karşımıza çıkmaktadır. Mağdurluk ortadadır ama onu ortadan kaldıracak hiçbir düzenleme olmadığı gibi yeni cinayetlerin oluşmasını sağlayan siyasi ortam her zaman mevcudiyetini korumaktadır. Bu olaylardan ders alıp nasıl bu cinayetleri önleyebiliriz konusunda yasal/idari hiçbir düzenleme olmamıştır.

Halk olarak bizler, bir Ermeni öldürüldü “hepimiz Ermeniyiz” diyerek mağdurun arkasında ve yanında olduğumuzu ilan ettik…

Ben kişi olarak mazlumdan yanayım ve mazlum Kürt olmuş, Süryani olmuş, Laz olmuş, Ermeni olmuş, Gürcü olmuş… diye bakmam, onun yanında durur, ezilmemesi için, yaşaması için, birlikte yaşayabilmek için onun yanında dururum, tıpkı Hrant'ın yanında durduğum gibi…

Mazlumların hakları verilirse hayat daha güzel ve yaşadığım yerler daha renkli olur. Azınlıkların hakları olduğu sürece özgürlüklerden, hoşgörüden bahsedilir, yoksa hakları; orada ne özgürlük olur ne de hoşgörü. O yüzden her gün ölen her Kürt ile ölüyorum, her acı çeken ile kanıyorum, her göz yaşına ortak oluyorum…

Artık yeter!

Bu kadar acı çektirmeyin bize, birlikte yaşayalım!


İsmail Cem Özkan

20 Ocak 2016 Çarşamba

Harakiri ya da kendi kendini yok etmek!

Harakiri ya da kendi kendini yok etmek!

Ülke tarihi içinde birçok kırımla yaşanmıştır, yaşanmaya da devam etmektedir. Her kırılma geçmiş ile bağlantısı olan hareketlerin ve toplumsal ilişkilerde değişim anlamına gelir. Her değişim pozitif anlamında değildir, birçok davranış alışkanlığımızın da tarihin çöplüğüne atılması anlamına gelen negatif yönü de mevcuttur.

Siyasi örgüt olmanın temel üç saç ayağı olduğu vurgusunu değişik zamanlarda yazdığım yazılarda vurguladım, onların başında para, lojistik ve istihbarattır. Bunlardan birinin eksik olması o siyasi hareketin örgüt olup olmadığı tartışma konusu içinde yerini alır. Bugün devlet denen mekanizma bu üç saç ayağı üzerine oturmuş ve baskı aracını da bu ayakları yere basan örgütlenmesi sayesinde yapmaktadır. Devletin olanağını kullanan her siyasi parti ve yapı ondan aldığı güç ile rakiplerini baskı altına almakta ve hatta onlara yaşam alanı dahi bırakmamak için her türlü kanun dışı ama fiiliyatta olan uygulamayı hayata geçirmekten geri durmadığını da şahitlik ediyoruz.

Türkiye sol hareketi kendi içinde tutarlı örgütlü bir tarih çizgisine sahiptir. Örgütsel yapısı içinde insanını çabuk harcayan ve tarihin çöplüğüne atarken günahlarını ve uydurulmuş günahları açıklamaktan çekinmemiştir. Mahkum etmiş, yargılamış ve işe yaramaz diyerek de damgalamaktan geri durmamış, hatta bir bölümü Sibirya toplama kamplarına gidenlerin arkasından el sallamayı da unutmamıştır. Örgüt içi hesaplaşma veya başka söylem ile cinayet farklı gerekçeler sürülmüş olsa da varlığını hep korumuştur. Örgüt içinde liderlik kavgası ve tek doğru kavramı hep var olmuştur. Dergiler, örgütün doğrularını yazmış ve taraftarlarının ve sempatizanlarının da o doğruları mutlak doğru kabul ederek sol yapılar arasında yaşanan çatışmaların da gerekçeleri olmuştur. Kapitalist sistem eleştirisi var olan sosyalist sistemleri mutlak doğru kabul edenler ile bunların dışında orta yol yerel denemeleri de kendisine doğru kabul edenler kendi hakimiyetleri altında başka devrimci örgütlerin yaşaması ve gelişmesi için olanak vermemiştir. Merkezi örgütlerin bu şekilde katı uygulamaları, kırılma süreci ve sonrasında yaşanan sorunlarında temel nedenlerinden biri olarak gördüğümü baştan belirteyim.

Çıkış noktaları ve zamanı farklı olan sol hareketleri birleştiren devletin onlara yaptığı operasyonlar ve karalamalarıdır. Devlet solu tek tipleştirmiş ve hepsini düşman olarak görmüştür. Kontrgerilla eğitimi ve uygulamaları solu yok etme üzerine kurmuş ve onlara uygulanan her zulüm meşru görmüştür. Türkiye kendisine özgü tarihi içinde solu besleyen öteki olarak kabul edilen toplumsal katmanlardır. Kürtler ve aleviler sol yapıların ana omurgasını oluşturmuş olmasına rağmen, sınıf merkezli örgütlenenlerin içinde ırk ve din / mezhep ayrımı en azından tartışmalar içinde gündeme gelmemiştir. 12 Eylül zindanlarında azınlıktan gelen örgüt üyeleri birbirlerini sahiplenmesi ve örgüt ayrımı yapmadan bir arada dayanışma içinde olmaları eteklerde birikecek taşlar için ileride bir neden olarak güdeme gelecektir.

Sol, içinde ki çatışmaları ve sonuçlarını gerçek anlamda özeleştiri mantığı içinde üzerine gitmemiş ve bir daha oluşmaması için örgütsel yapısını değiştiremediği için sol içinde ve sol yapılar arasında çatışmalar güçlü olduğu süre içinde her daim varlığını korumuştur. Çatışması gereken kesim ile çatışma yerine sol bir biri ile girdiği güç kavgasında önemli kadroları kaybetmiştir. Bu durum ileride oluşması muhtemel güven ortamı için güvensizlik yaratmış ve bu güvensizlik ortamında oluşan her türlü birlik ve cephe girişimi gerçek anlamda başarılı bir iş yapmadan dağılmasına sebep olmuştur. Saldırganın ortak olduğu yerlerde sol yapılar ortak mücadele alanında yer almış, birlikte savunma konumunda kalarak daha fazla ölümlerin oluşmasını engellemiş olsalar da bu birliktelik yerel olmaktan öteye bir anlam ifade etmemiştir.

Solun hakim olduğu bölgelerde kendi kitlesini oluşturan tarafsız gibi (ya da başka yapılara sempati duyanlar) gözüken insanına sahip çıkmamış, örgütsel gücünü yandaş olarak gördüklerini koruma üzerine kurmuştur. Bu tercihini hiçbir şekilde sorgulamamış olması kırılma süreci içinde kendisini arkadan hançerleyecek yapıların kendi içinde yeşermesine olanak vermiştir. Sonuç da özeleştiri eksikliği ve olayların peşinde sürekli olaya göre hamle yapmak zorunda kalan solun 12 Eylül sonrası oluşan atmosfer içinde örgütlü bir şekilde dağılmasına sebep olmuştur.

12 Eylül, Türkiye sol hareketinin örgütlü bir şekilde yok olmasına olanak sağlayan ortamı yaratmıştır. O ortamda solcular örgütlü gücünü korumak yerine kızgınlıkları ve hayal kırıklıklarını toplayarak ‘eteklerine taş’ biriktirmişlerdir. Eteklere toplanan taşlar o kadar güçlü gerekçelere dayandırılmıştır ki, örgütlü olarak yargılananlar kendilerini örgütlü olmadıklarını ispatlamaya girişmiş...

Örgütsel yapısını elinde bulunduranlar örgütü, örgütlü ve sistematik olarak zamana yayarak 12 Eylül öncesi ile var olan tüm bağları zayıflatmaya ve hatta tamamı ile yok etmek için eteklerde oluşan taşları gerçekçe göstererek örgütsel olması gereken kanallar yok edilmiş, birlikte Filistin askısında ifade verenler arasında diyaloglar bile kopmuştur.

İşkenceden geçen sol, duvarlara sesini bırakırken, aslında başka şeyleri de işkence duvarlarına asıyordu. İşkence sistematik olarak hapishanede de devam etti, kafese konanlar, hücrede tecritli yaşayanlar, hayattan kopmuş kendi can derdine düşmüş merkezi yapıların bireyleri olaylara müdahil olmak yerine, olayların kendilerine müdahale etmesine izin verdiğini cezaevinden çıktıktan sonra yaşanan tartışmalar ve örgütsel olarak çıkan dergilerde satır aralarına düşen kelimelerden çıkarıyorduk.

Ölenlerin hepsi onurumuzdur ama ya yaşayanlar?

12 Eylül mahkemelerinin vermiş olduğu kararlar sonrası cezasını çekenler, zaman içinde göreceli olarak özgürlüklerine kavuştuktan sonra dağılmış olan örgütsel yapısını toparlamayı acil iş olarak görmeyen ama geçmişten gelen isimden aldığı güç ile örgütsel yapılar arasında nasıl bir gelecek ve yaşama nasıl müdahale ederiz içerikler ile toplantılara müdahil olan geçmişin lider kadrosu, toplantılarda kararlar alınıyor ve yasal zeminde birlik adı altında partiler ve dernekler kuruluyordu. Ortak bir şey yapılması gerektiği fikriyatı öne sürülürken, kimse bulunduğu zemini ve örgütsel gücünü tartışmaya bile açmıyordu. Bireyler yana yana geliyordu, ortak bir şeyler oluyordu ama ortada onları ileriye taşıyacak ne fikir birliği ne de ortak mirası ileriye taşıyacak örgütsel yapısı vardı.

Genel anlamda sol dağılmıştı, dağılmayanlar ise büyük yaralar almıştı. Nefes alamaz koşullar içinde yurt dışından gelecek para ve dışarıda kalmış henüz ilişkiler deşifre olmamışların ilişkilerin yaratmış olduğu taze kan ihtiyacını karşılıyordu, fakat her ne kadar aktarma su ile değirmen dönmeyeceği gibi 12 Eylül ile sonrası oluşan zeminin farkları net olarak tespit edilmemiş, somut duruma uygun somut tahlil yapılamıyordu.

Yapılıyor gibi yapılıyor ama daha çok duygusal yorumlar olduğu zaman içinde ortaya çıkıyordu, çünkü her şey konuşuldu denilen birlik çatıları altında sorunlar ortaya çıkıyor ve duruş noktasına göre değişen olaylara bakış değişim yaratmıştı.

Kürt ulusal hareketlerinin yaratmış olduğu yeni mücadele alanı ve ilişkileri artık hiçbir şeyin eskisi olamayacağını işaret ediyordu.

Yeni konumlanmış ülkenin siyasi zemini, Ortadoğu ülkelerinde olduğu gibi işlemeye başlamış, kan ile para kazanan liberal ekonominin hakim olduğu düzlemde sol hala eski alışkanlıkları ile duygusal olaylara bakma eğilimi içinde ama eteklere biriktirilmiş taşların da atılamadığı ve ayak bağı olduğu bir sürecin içindeydi. Bu süreç örgütlü yapıların bir bölümü örgütsel olarak eskisini yok etmek ve yeniden konumlanmak için uygun koşulların oluşmasını olayların akışına izin vermiş, müdahil olma yerine izlemeyi seçmişti.

Birlik arayışları Özgürlük ve Dayanışma (ÖDP) ile taçlandırılacak ve bu süreç açıkça örgütlü yapıların yeniden biçimlendiği ve ayrıştığı süreci ne olarak ifade edecekti.

Yeni somut duruma uygun olarak Kürt sorunu merkezli tartışmalar yeniden yapılanmayı ve örgütlenmenin yollarını açacaktı. 12 Eylül öncesi ülke gündemine müdahil olacak kadar kitlesel örgütlerin artık kitlesel olmadığı kurulan yeni siyasi partilerin seçimlerde gösterdiği performans ile ortaya çıkacaktı.

Görünen ile somut olan arasında oluşan algı farklılığı yeniden duygusal birliktelikleri oluşturmuş, sol içinde hiçbir zaman olmayan tartışmalar yeniz zemin üzerinde ortaya çıkacaktı. Bu süreç örgütlü olanlarında artık örgütsüz bireyler topluluğu haline dönüştüğü süreci yarattı.

Geçmişin sembolleri ve dergileri söz söylemek için kullanılan birer simgeye indirildi, yeni söylemler bu simgeler üzerine oturtulmaya çalışıldı. Duygusal bir arada duranların duygusal olarak bireyselleşmeleri bir bölüm bireyin geçmişin ticari olarak nasıl kullanılacağı konusun önünü açmıştır. Var olan sosyal demokrasi partisi içinde ihale almak ve ihale işlerini yürütmek için geçmişte yaratılan ilişkiler açıkça kullanılmış ve eteklerde oluşmuş olan taşlara daha fazla taşın birikmesinin de yolunu açmıştır.

Maddi anlamda zenginleşen ve fakirleşen ve sahipsiz bırakılanlar arasında uçurum artmıştır.

Bu sürece müdahil olması gerekenler sessizce olayları izlemek ve olacağı yere kadar gitmesi içinde sessizlik içinde kalmayı tercih etmişlerdir. Liberal düşünce ve yaşam biçimi adlandırılmadan ve etiketlendirilmeden sol yapıların da üzerine yapışmış ve kimse bu etiketi üzerinde atmak içinde hareket dahi etmemiş, sessizce olayı geçiştirmişlerdir.

Sol, 12 Eylül tarihinden önce başlayan yenilgi sürecini, 12 Eylül sonrası cezaevi süreci sonrasında tamamlıyor ve yeniden örgütlenmek için yol arıyordu.

Olaylar ister istemez bireyleri bir birinden uzaklaştırmış, bir bölüm ise inat ile yan yana durmayı seçerek belki de istem dışı üstlerine kalan yapılardan nasıl yeniden örgüt kurabiliriz ve yeniden nasıl yaşama müdahil oluruz arayışına girmiştir.

Dağıtılan ve yıkılan örgüt taşlarından yeniden yaratılmaya çalışılan bir birliktelikler bu süreçte devam etmektedir.

Elbette, hayat ve tarih boşluk kabul etmez, yaratılan boşlukların yerini mutlaka bir şeyler alır, ama bu boşluklarda oluşanlar ne kadar sol ve ne kadar örgüt olarak adlandırılacaklarını tarih ileride bize anlatacaktır.

Tarihsel kırılma süreci içinde en son büyük kırılmada Türkiye sol hareketi genel olarak neden harakiri yaptı?

Bu soruya verilebilecek her yanıt gelecek için atılacak adım için önemli ipuçlarını vereceğini düşünüyorum. Çünkü kırılma zamanında ve sonrasında oluşan siyah noktalar içinde yaşananları dışarıdan bakan bizlerin bilebileceği somut veriler elimizde yok. O süreci yaşayanların önemli bölümü ne yazık ki doğanın yasası ve yaşadıklarının ona vermiş olduğu hastalık ile aramızdan ayrıldılar, ayrılmayanlar ise duruş noktalarına göre yaşanmışlıkları henüz gerçek anlamda anlatmadıkları için bilgi kırpıntısı ile ancak hissedebiliyoruz. Hissettiklerimizi ise ne yazık ki her zaman dillendiremiyoruz, çünkü var olana zarar vermesin, hiç yoktan eldekiler ile idare edelim duygusal tepkisi ile olaylara bakıyoruz.

Sol örgütlü yapıların önemli bir bölümü, büyük kırılma ile örgütlü olarak kendilerini yok ettiler, şimdi o yıkıntılardan yeniden yapılar kurulmaya çalışılıyor.

Geçmişin yapı taşları ile yeniden geçmiş yaratılamaz ama geçmişi eleştiren ve bir daha olmaması için önemli dersleri bize verebilir.


İsmail Cem Özkan

7 Ocak 2016 Perşembe

Yıldönümünde taciz!

Yıldönümünde taciz!

Bundan bir yıl önce İslamcı militanlar Paris’te yayın yapan ve mizahtan başka bir şey yapmayan Charlie Hebdo dergisini basarak mizah ustalarını öldürdü. Bu mizah ustalarının ölüm günlerine denk gelen günlerde Köln garında taciz olayı gündeme düştü. Köln polisinin açıklamasından taciz edenlerin İslamcı oldukları ön duygusu verilmekte ama direkt olarak isimlendirmemekteler. Suriye ve Irak gibi ülkelerden gelen ve bütün Avrupa’yı doğudan batıya yürüyerek geçen mülteciciler bu olayın faili olarak gündeme getirildi.
Olaylara karikatürize ederek bakarsak gerek Charlie Hebdo baskını gerek Köln garında gerçekleşen olay bir kurgunun sonucu olduğu hissiyatı güçlü bir şekilde bende oluştu. Çünkü Almanya / Fransa polis devletidir ve her türlü önlemini yılların birikimi ile almış ve polis’ten habersiz hiçbir şey yapılamayacağı gerçeği ile karşı karşıyayız. Alman istihbaratı her türlü olumsuz durumdan sonuç çıkarmış ve bir daha aynısını yaşamamak için önlemini almış güçlü bir örgütlenme ve gelenek sahibidir. Bizdekiler gibi işkence ile sonuç almaz, olayların izlerini sürer ve o sürmeden çıkardığı tecrübeyi meslektaşlarına aktarır. Bu gelenek Prusya İmparatorluğundan başlayarak, bugün birleşmiş Almanya istihbarat için geçerlidir. Alman istihbaratı çoğu zaman diret istihbaratçı çalıştırmak yerine dolaylı istihbarat bilgileri toplayanlar eli ile çok gelişmiş bir bilgi hazinesine sahiptir. O kadar gelişmiş bilgi hazinesi vardır ki, Osmanlı İmparatorluğu’nun kirli çamaşırları bile orada durmaktadır. Bırakın son dönem teknoloji ile elde ettikleri bilgileri.
Fransa’daki saldırı masum değildir, saldırının olduğu dönemlerde yazdığım yazılarda da vurguladım, gelişmiş bir emperyalist kültürün kendi topraklarında olacak her türlü olumsuz olayı önceden tespit edip engelleme özelliğine sahiptir. Fransa açık sömürge döneminde sömürgelerden gelebilecek terörist ve anarşist (Fransa öyle adlandırmış ama bana göre bireysel saldırılar dışında örgütlü bağımsızlık mücadelesi bu kavramlar ile tanımlanamaz.) saldırırları nasıl kendi toprağına ulaşmadan yok ettiğine dair birçok kayıt ararsanız bulabilirsiniz. Topraklarına yakın Cezayir’de gerçekleşen iç savaş (kurtuluş savaşı) Fransa’yı ateş çemberine atmamış, aydınların başkente gösterileri ile sınırlı kalmıştır.
Gerek Fransız gerek Alman istihbarat örgütleri ve birleşik hareket ettikleri ortak yapılanmalar Avrupa üzerinde olabilecek her türlü siyasi girişimi titizlik ile takip eder ve kendi iç kamuoyu için bazı olayların olmasına ya izin verir ya da kendisi yapar düşman olarak görülenlerin üstlerine yapıştırılır.
Alman güvenlik güçlerinin izin vermediği her türlü protesto eylemi katı bir şekilde bastırılır ve insan hakları hemen askıya alınır. Gözlerden uzak hücrelerde gerçekleşen intihar eylemleri olarak kamuoyuna sunulur…
Köln tesadüfen seçilmiş bir yer değildir, yabacıların yoğun olarak yaşadığı ve ülkelerine gönülden bağımlı vücutları orada kalpleri ülkelerinde atanların gettolarda yaşadığı bir merkezdir. Köln belediye başkanın seçimi ve seçim öncesi yaralama olayı da bir kurgunun parçası olarak tarihin bir yerine not olarak düşülmüştür. Köln, Hitler Almanya’sında Homoseksüellerin ilk toplama kampı olarak dikkat çeker ve bugün Fuar alanı olarak kullanılan yerde toplu infazlar ile tarihten bize not gönderir. Katoliklerin içinde yaşayan Yahudilerin evlerinden tek tek alınıp toplama kamplarında ölüme gitmeleri bugün dahi Köln sokaklarında birer metal üzerine not olarak varlığını korur. AİDS hastaları için bile (tarihin karanlık döneminde yaşanan katliamı bir nebze de özür anlamına gelen) taşlar üstüne isimleri Köln eski merkezinde sahil kenarına doğru durmaktadır. Köln Nazi döneminden sonra ilk başbakan veren şehirdir ve Katedral ile sembolize edilerek Katolik dünyası için önemli bir merkez olarak dikkati çeker. Kısaca Köln tesadüfen seçilmiş bir merkez değildir ve geçmişin katliamından ders alan şehir belediyesinin mütevazi hoşgörü kültürünün nasıl kötüye kullanılabileceği ve hoşgörü şehrinin daha da sağa kaymasını olanak veren ortam için seçilmiştir.
Hoşgörülü bir Avrupa istenmemektedir. İslam düşmanlığı toplum içinde yaygınlaşması Ortadoğu’ya doğru yapılan kirli siyasetlerin ve ticaretin üstünün kapanması anlamındadır. Federal hükümete baskı yapmak isteyen bazı odaklar bilerek ve isteyerek bu merkezde gerçekleşen olayı daha katı bir İslam düşmanlığına ve yabancıları dışlamaya doğru kullanarak Almanlar arasında var olan sorunları bastırmak için kullanacaktır. İşsizlik, enflasyon, doğu Avrupa’da Rusya karşısında zayıf düşen Alman politikası Alman geleneğine geçmişine yönelik zafiyet olarak gören güç odakları Almanya içinde vardır.  Yeni Ortadoğu içinde güç olarak yer almak isteyen Alman silah sanayisi işverenleri için mülteciler önemli koz vermektedir ve istedikleri ortamı yaratarak merkezi hükümeti sıkıştırıp silah sanayisinde kirli ilişkilerin üstünün bir daha açılmamak üzere kapanmasını talep ettiği duygusunu bende oluşmasına sebep olmaktadır.
Mülteciler ve İslamcı militanlar aslında birileri için birer neden sonuç ilişkisi içinde maşa/araç görevini görmekte ve silah sanayisinden çıkarı olan güç odakları için istenilen politikalar için ortam hazırlanası/ lobi faaliyeti için kullanılmaktadır. Bu durum gerek Fransa ve gerek diğer Avrupa ülkeleri içinde geçerlidir.
Charlie Hebdo dergisinin baskının birinci yılında garda gelen taciz skandalı bir skandal değil, bir kurgunun parçasıdır. Bu parçaya alet olanlar ne yazık ki başlarına örülen çorabın farkında değillerdir, farkında olanlarında artık yapabilecekleri ellerinde güç yoktur. Hibrit savaşlarının kuralları gereği birileri birilerinin adına savaşmakta, mülteci olmakta ve Avrupa / Amerika’da kendi iç kamuoyunun gücünü arkasına almak isteyen sağ politikaların güçlenmesi için birer araçtır. Kurgu olduğunu bile bile birçok kişi bu oyunun parası olmuş ve sol politikacılar / aydınlar / sanatçılar bu kurgu içinde demokrasi kuralları içinde yok edilmiş ve edilmeye devam edilmektedir.
İsmail Cem Özkan


4 Ocak 2016 Pazartesi

Savaş gerisi…

Savaş gerisi…

Savaş gerisinde (cephe gerisi) kalan halklar her zaman erk sahibini destekleyenlerin gözünde potansiyel düşmandır ve savaş durumunda gelip hançeri sırtından saplayacağı inancı yaygındır.  Bu inancı her dönem erk sahibi olan iktidardakiler sistematik ve düzenli bir şekilde gündemde kalmasını sağlamış ve düşman gördüklerine karşı her dönem örgütlü olarak saldırmış, onları provoke etmiştir.
Osmanlı döneminde düşman Yahudiler ve Hıristiyanlardı. Ulus devleti şeklinde oluşturulan Türkiye Cumhuriyeti devletinde ise azınlık ve dışında kalan ‘diğer/öteki’ olarak kabul edilen her kültür, inanç, halk düşman olarak görülmüştür. Ve devlet eline geçen her fırsatta düşman olarak gördüklerini cezalandırmıştır. Ölen her daim ötekilerden olmasına rağmen suçlu da yine ötekilerden bulunmuştur. Gerek işbirlikçi, gerek dönekler yanında yasalar ile suçlu her dönemde öteki olarak kabul edilendir.
Osmanlı çökme dönemi ve Türkiye cumhuriyeti kuruluş ve yapılandırma döneminde bir çok toplu kanlı olay olmuş ve resmi tarih hepsinin üstünü ya örtmüş ya da devlet, istemeyen bazı odaklara karşı savaşmış olarak gösterilmiştir. Gerek gördüğüne İngiliz ajanı, gerek gördüğüne Amerikan Mandası isteyen, gerek gördüğünde suç bulamamış olmasına rağmen dava dosyaları yok edilen ama İstiklal Mahkemesi /devamı olan mahkemeler (olağan üstü, devlet güvenlik…) tarafından verilmiş idam cezaları tarihin karanlık dehlizlerinde bulunmaya devam etmektedir. Türkiye, Osmanlının devamdır, düşman kavramını da oradan miras almıştır. Abdülhamit ve İttihatçı paşalar tarafından uygulana cephe gerisini temizleme operasyonları bugün dahi canlılığını korumakta ve savaşa göre cephe gerisinde yer alan öteki kabul edilenlerin üstünden düşük yoğunluklu savaş baskısı ortadan kalkmamıştır. Barış dönemi gibi gözüken dönemlerde asimilasyon politikalar acımasızca uygulanmış, yatılı okullar/ devlet okulları ve askerlik zor ile devletin dilini, dinini ve mezhebini kabul ettirilemeye zorlanmıştır. Bu suç sistemlidir, düzenlidir ve hukuka uygun şekilde milyonlarca insanın gözü önünde ama çoğunluğa hissedilmeden yaptırılmaktadır. Devlet erkini kim eline geçirirse geçirsin bu devlet politikası aksaksız ve düzenli bir şekilde yapılmaya devam etmektedir.
Bölgemiz Ortadoğu kirli oyunlarının olduğu bir bölgede yer almaktadır ve bu bölgenin enerji kaynaklarının önemli bir bölümüne ev sahipliği yaptığından hala paylaşım ve çıkar çatışmalarının merkezindedir. Emperyalist devletlerin çatıştığı alanda orada yaşayan halklar ne için, kim için ve neden savaştıklarını bilmeden iç savaş ve bölgesel savaşların hiç bitmeyen kıskacı içinde yaşamaya ve çevresinde savaşı yaymaya devam etmektedir. Ortadoğu ülkesi konumuna düşen Osmanlının devamı olan ülkede bu savaşlardan elbette nasibini almaya ve ekonomik / teknolojik anlamda her dönem bağımlılık ilişkisinde yaşamaya ve ayakta kalmaya çalışmaktadır.
Türkiye kuruluşu her ne kadar resmi tarihe göre Kurtuluş savaşı sonucunda bağımsızlığını kavuştu denilse de politika ve tarih bilgisini karşılaştırmalı inceleyenler için bu yalanın pek değeri yoktur. Türkiye zamanın koşullarına uygun olarak tampon bir ülke olarak kurulmuş ve zaman içinde NATO’ya üyelik ile artık Sovyet bloğunun sınırında duvar olma özelliğini benimsemiştir. Türkiye’yi kuran anlayış ulus devletinin tanımına uygun olarak devletini biçimlendirirken sermayesini uluslaştırma adına azınlıkların elinde bulunan sermayeyi zor ile Türkleştirmiş ve yeni zenginler yaratmıştır.
Türkleşen sermeye ama Osmanlıdan kalan ama istenmeyen Kürt ve Alevi nüfusun nasıl eritileceği konusu her dönem için cevaplandırılması gereken bir sorun olarak kalmıştır. Açık saldırı yanında asimilasyon politikaları özellikle bunlar üzerine yoğunlaştırılırken, daha az nüfuslu Hemşin, Laz, Pontus’dan kalan Rumlar, Çerkezler, Arnavutlar, Makedonlar… ve diğer halklar ve kültürler de bu politikalardan etkilenmişlerdir.
Türkiye yeni bir Ortadoğu savaş girdabının içine hızlı bir şekilde çekilmektedir. Çünkü son 20 yıllık ülkeyi yöneten anlayış, bağımlılık ilişkisini daha da güçlendirmiş ve kendi çıkarını öne alarak özelleştirmeyi halk adına ama yandaş lehine yapmıştır. Devlet küçülürken elde ettiği gelirler dolaylı vergilere doğru kaymış ve bütçe açığını kapatamayacak, tüketime dayalı bir kültürün yerleşmesine de sebep olmuştur. Sürekli ekonomik kriz ve onun dolaylı etkisi olan siyasi kriz ülkenin iç işleri kadar dış işlerini de etkilemiş ve bütçe açığını bir koyup üç alma telaşı ile komşu ülkelerin iç işlerine ve Ortadoğu savaş ortamına doğru cüretkar hamleler yapılmasına neden olmuştur.
Özal’ın liberal savurganlığını bugün ki dört eğilimi temsil ettiğini söyleyen de parti de daha açıktan yapmaktadır. Irak savaşı ve sonrası yaşanan kaotik ortam mezhep savaşına doğru eğimlendiği bir ortamda cephe gerisi düşman tanımına göre Aleviler hakkında olur olmaz fetvalar verilmekte, düşman olarak gösterilerek cephe gerisinin boşaltmak için hamleler (katliam girişimleri) olma olasılığı artmıştır. Zaten düşük yoğunluklu savaş ile Kürtler açıktan katliamlara uğramakta ve köyleri, ilçeleri boşaltılmaya devam etmektedir.
Ermenilere yapılan ‘tehcir’ yerine başka bir uygulama bugün devletin gizli odalarında senaryolaştırılmakta ve ona göre ortam yaratılmaktadır.
İran ve Suudi Arabistan gerginliği elbette basit ve sıradan bir olay değildir. Ortadoğu bataklığında mezhep savaşı demektir. Suudiler dünyada İslam adına terör yapan her oluşumun içinde maddi olarak yer alırken (Hibrit Savaş kuralına göre) şimdi kendisi bir maşa konumuna düşmektedir. Saddam Hüseyin’e verilen rol bu sefer Suudilerin tanınmayan prenslerine ve kralına verilmektedir.
Mezhep savaşı Osmanlı’nın en çok sevdiği savaştı, şimdi onun devamcısı devlet mezhep savaşı yapmak için hızlı adımlar ile çöl kumlarına doğru sürüklenmektedir. Elbette bu mezhep savaşının galibi olmaz, ama çöl kumları kana doyacaktır. Çöl kumunda kırmızı güller kan ile sulanarak açacaktır.  IŞİD mezhep savaşının en açık Hibrit savaş aracıdır. IŞİD’i kuran ve besleyenlerin birlikteliği artık saklanamayacak konumundadır.
Cephe gerisi senaryosu bugünlerde bir yerlerde biçimlendiriliyor. Bu savaşta cephe gerisinde kalacak halklar bir arada bir birini desteklediği sürece devletin yönetenlerin macerasına uymayacak ve kendi ayakları üzerinde kendi kaderlerini çizecektir. Mezhep savaşları bizim savaşımız değildir, savaşa katılmayacağız!
Cephe gerisinde yer alan halklara kalkacak her el kırılmalıdır, aksi halde kim, ne için, kimler için savaştığını bilmeden bir birini boğazlayacaktır…

İsmail Cem Özkan

28 Aralık 2015 Pazartesi

Azaldık, hadi çoğalalım!

Azaldık, hadi çoğalalım!

Siyasette azalarak çoğalmak kavramı vardır ama 12 Eylül’den sonra sol istikrarlı bir şekilde azaldı, zaman zaman çoğaldı gibi gözüktü ama gündemin sık değişimi içinde savrulup gitti. Elbette azalmak zaman zaman gerçekten önemlidir, fakat azalmanın da niteliklisi olanı gelecek için umut verir. Nitelikli insanların dışarıya düşmesi ile azalma var olanın daha da tükenmesi ve yok olması anlamına gelir. Her dibe vuruş, yukarıya sıçrayacağı anlamına gelmediğini 12 Eylül sonrası solun durumuna bakarak rahatlıkla söyleyebiliriz, çünkü zemin çamurlaşmış, balçık görünümündedir ve oraya düşen yukarıya ne yazık ki sıçrayamadı, sadece çırpındı...
Sol siyaset bizi ilgilendiriyor, çünkü özgürlük, adalet, eşitlik gibi kavramlar sola aittir ve sağın bunları sağlamayacağını yaşadığımız yakın tarih içine bakarak rahatlıkla söyleyebiliriz. Liberallerin özgürlük anlayışı ise işçi sınıfını daha fakirleştirmek/ köleleştirmek ve patron ne derse ve patronun çıkarı ne ise ona evet anlamındadır. Kısaca, burjuvazinin özgürlük anlayışının sonsuz, örgütlü işçi sınıfının yok olması anlamındadır.
Özgürlük kavramını hayatta karşılığını bulmak istiyorsanız solun iktidara gelmesini sağlamamız gereklidir, çünkü o zaman sol olarak kendilerini adlandıranların gerçek sol olup olmadıklarını ancak iktidardayken test edebiliriz.
Sol, çoğu zaman sosyal demokrat çizgi içinde iktidara gelmiş gibi algılanmaktadır. Oysa sosyal demokratlar iktidarları döneminde  işçi sınıfının kazanılmış özgürlüklerin/ hakların tırpanlandığını, Almanya örneğinde olduğu gibi işçi sınıfının kazanımlarının sessizce ortadan kalktığına şahit oluruz. Sosyal demokrat olduğunu söyleyenlerin sosyallikleri sadece kitle partisi olmasından öte bir anlam ifade etmediği, demokrasi kavramını ise muhafazakar partilerin anlayışından ödünç aldığına parti içi duruşu ve işleyişine bakarak söyleyebiliriz.
Sol, kendi zemini tam olarak tanımlayamaz ve ayaklarının bastığı yerde örgütlü bir güç olmadığı zaman çöl kumunun üzerinde hareket eden bir turiste benzer. En ufak bir kum yığının tepesinden aşağıya kayar, kum fırtınasında yönünü kaybeder. Ortadoğu ülkesi konumuna gelmiş olan ülkemizde sol özellikle kendisini çok iyi tanımlamalı ve bastığı zeminin kum olmamasına dikkat etmelidir. Çünkü içine aldığı liberal düşüncelerdeki profesyonel insanların etkisi ile küçük bir çıkar peşinde koşarken, gündemin hızlı değişimi içinde savaştığı iktidar ile paralel düşünen bir konuma gelmiş ve taraftarlarının aslı varken kopyası ile uğraşmam diyerek çıkarların iteklemesi ile iktidarın yedek değneği oluverir.
Solun hedefi demokratik kitle örgütü olmak değil, iktidara gelip toplumu dönüştürmek ve sınıfları ortadan kaldırmaktır. Sınıf mücadelesini sınıfı ortadan kaldırmak için verir, çünkü sınıflar olduğu sürece özgürlük gerçek anlamda yaşanmayacak ve çıkarlara göre özgürlük kavramı değişmeye devam edecektir. Adalet kavramı da özgürlük kavramına bağlı olarak değişime ve algı erkin gücünün etkisine göre anlamlandırılacaktır.
Sol neden dibe vurdu da sıçrayamadı diye sorduğumuzda verdiğimiz yanıt genelde zeminin sıçramaya uygun olmamasını dillendiririz. Peki, bu zemin neden sıçramaya uygun olmadı ya da geçmiş dibe vuruşlar ile son vuruş arasında fark nereden kaynaklanıyor? Bu soruya somut durumlar ve tarih çizgisi dikkate alınarak yanıt verilebilmiş olsaydı bugün sol hala dağınık ve hala bir arada nasıl hareket edebiliriz sorusuna el yordamı ile yanıt arar olmazdı. El yordamı ile yanıt aranıyor, çünkü 12 Eylül öncesi örgütlü yapılar ile sonrası oluşan siyasi atmosfer arasında devamlılıktan bahsedemiyoruz. Kitle olarak yok olmuş, ideolojik olarak bel bağladıkları sistem çözülmüş, yerine yenisi henüz oluşturulamamış. Liberal düşünce yapısı ve algısı solu da içine almış ‘bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler’ ‘kendiliğindencilik’ anlayışı hakim olmuş. Yenildiğini kabul edenlerin travması üstlerine yapışmış, onu silkeleyecek yeni yapılanmanın henüz ortaya çıkmaması ve ülkenin içinde bulunduğu düşük yoğunluklu savaş durumu, güçlerin ve siyasi odağın sürekli değişimini gündem değişimi içinde yer alması bunda etkili olmuştur.
12 Eylül sonrası ülkemizde ‘proje’lere hayat verilmiştir. Kısa süreli, amacı ve beklentisi belli olan projeler, profesyoneller ve denenmişler tarafından parti eli ile toplum değişimi üzerine zaman ve kitle algısı ile oynanmış ve çok önceden biçilen rollerin dışında yeni rotaya uygun kısa süreli projelere hayat verilmiş.  Projeler kısa sürede beklenen amacına ulaşırken, yeni projeler ve projelere uygun siyasi parti tabelaları değiştirilmiştir. Doğal olarak projeye göre liderlerin beklentileri de değişmiş ve zamanın ruhuna uygun liderler projelerin yürütücüsü olarak işlevsel hale getirilmiştir. Evrensel anlamda çalışan değişik vakıflar temsilciklerini ülkemizde de açarak, vakıfların denetiminde birçok toplumsal araştırma yapılmış ve projeye finans destek sağlayanlar için ülkenin daha saydam olması sağlanmıştır. Doğal zenginlikler ve var olan sanayi yatırımları ‘özelleştirme’ adı altında devlet elinden alınmış ve uluslar arası firmaların birer şubesi konumuna getirilirken işçi sınıfının örgütlenmesi önünde uluslararası bir duvar örülmüştür.
Ülkenin zemini değişirken elbette solun ayakları basması gereken zeminde buna bağlı olarak değişmiştir. Sınıf mücadelesini gölgede bırakacak etnik mücadele tercih edilmiş ve devlet buna göre ortam hazırlamıştır. Tipik Ortadoğu ülkelerinde olduğu gibi din ile halklar bir birine bağlanması proje olarak hayata geçirilmiştir. Her proje beklenen sonucu elbette vermez, ülkemiz kağıt üzerinde %99 Müslüman olduğu kabul edilirken ülkenin aslında %99 homojen olmadığı gerçeği ile karşı karşıya kalınmış.
Ülkenin sorunları o kadar iç içe geçmiştir ki, hangi sorun nerede başlıyor nerede bitiyor, hangi toplumsal katmanın odak noktası, hangisinin değil ayrışımı bile yapılamayacak kadar giringen bir yapı projeye para verenlerin önüne sorun olarak gelmiştir. Geçmiş devlet yapısı / anlayışı çökmüş ve yerine gerçek anlamda bir devlet anlayışı henüz oturtulamadığı için gerilim siyasetinden erk sahipleri medet ummaktadır. Gerilim siyaseti o kadar uzun süre uygulanmıştır ki, toplum dinamikleri arasında cepheleşmeler artmış ve duygusal bağlar çok zayıflamıştır bu durum da dış dinamiklerin alacağı tavır ülkenin geleceğini belirleyebilecek konuma gelmiştir.  
Gerilim siyaseti erk sahibine çöken sistemin sorunlarını saklayabilmek için dış politikaya önem vermeyi zorunlu kılmıştır. içeride ki kaos bir anlamda gözden uzak tutulmaya çalışılmış, sorun yokmuş gibi davranılarak sözde ‘çözüm süreçleri’ başlatılmış, düşük yoğunluklu çatışmanın tarafları ilk defa bu süreç döneminde ‘muhatap’ bulmuştur. Muhatap bulunmuş olsa da hukuki anlamda tek adım atılamadığı içinde bu süreç başka gerilim politikası ile yok edilmiştir.  Güneyden gelen politik çöl fırtınası karşısında politikasız kalanlar günlük sorunlara küçük dokunuşlar yaparak, gündem değiştirerek, sorunu zamana yayarak yok etme telaşındadır.
Özgürlük, adalet, eşitlik kavramlarına uzak olan muhafazakar yapının bu yaşanan kaos ortamından çıkaracak somut bir projesi yoktur, (geçmişte denenmişleri tekrar tekrar denemektedir) artık dışarında gelecek yeni projelere açık ve verilecek projeler ile çıkış kapısı arayacaktır. Sol, yaşadığı sorunları (örgütsel) aşamamış olduğu içinde iktidar, iktidarda kalmaya ve zamana yayarak sorunu çözmeyi ummaktadır.
Azaldık, hadi çoğalalım!
Solcuların yan yana gelip nitelikli bir sıçrama yapması kaçınılmazdır. Sol politikayı birilerin gölgesinde örgütlemek yerine kendi ayakları üzerine durarak ve zemini iyi tespit ederek yapmak ile yükümlüdür. Çünkü yaşanan düşük yoğunluklu savaş ya da hibrit savaşında çok can kaybetmeye ve mülteci yolu ve mülteci veren ülke konumundan çıkamayız.
Bugüne kadar yapılan devletin etnik ve dinci örgütlenmeleri sorunları çözmemiş, halı altına iteklemiştir. Halı artık akan kanı saklayamaz, adaletsizliği gizleyemez konumundadır.
Geçmiş acılar tekrar yanşaması istenmiyorsa sol görev başına!


İsmail Cem Özkan 

22 Aralık 2015 Salı

Yandaşlar, yandaş kurumlar içinde nefes alır!

Yandaşlar, yandaş kurumlar içinde nefes alır!

Ülkemiz kurulmadan önce de yandaş vardı, kurulduktan sonra da yandaş oldu. Devlet işlerinde yandaşlar her daim avantajlı, yandaş olmayanların için ise devletin anlamı baskı ve zorbalık demekti. Devlet ile iyi geçinemeyenlerin sonu ya sürgün ya da bütün mal varlıklarının elinden alınmasıdır.
Devlet ile uğraşmayacaksın!
Devlet kendisini ulus devlet olarak tanımlamaya başladığında ise yandaş olan azınlıklarda gözden çıkarıldı ve mallarına el konularak ulus devletin anlayışı içinde olan milli sermaye yaratıldı. Yoktan zenginler yaratılarak sermayenin uluslaştırılması sağlanmış oldu denir ama ortada sermaye olmadığı için uluslaştırma süreci devletin elinin değdiğinin zengin olması ile sonuçlandı. Devlet ile iyi geçinen yandaşlar bu sihirliği değneğe dokunmak için bir birini ezdi ve bugün yaşadığımız sermayedarlar bu kavganın sonucunda ortaya çıktı.
Yandaşlık zenginlik, refah, hayat standardının yüksek olması anlamındadır.
Her dönemin yandaşı iktidara göre değişmiş olsa da, sonradan zengin olanlar ellerinde ki sermayeye sermaye katmak ve var olanı korumak adına devleti idare edenlere nüfus etmeyi ve onları dolaylı kontrol etmeyi öğrendiler. Çünkü devletimiz iki kutuplu dünyanın sınırında tampon olarak kuruldu ama özgür dünyayı korumak adına duvar olarak inşaat edilmişti. Demir perdenin arkasında kalan dünya her daim yabancı, uzak olarak algılandı, düşmanlık o uzak ve bilinmeyene karşı beslendi, devletin varlık sebebi olan düşman bilinmeyen üzerine kuruldu, kim ki o demir perde ülkesinde yaşayanlara sempati duydu, başından her türlü bela eksik olmadı. Tarihimiz ve eğitim sistemimiz bu tampon ülkenin çıkarına göre yapıldı, bilinerek ve isteyerek bilimden uzak, dışa bağımlı, sermayenin ancak montaj sanayisi olarak gelişmesine olanak sağlanan, uluslar arası firmaların Türkiye’de ki şubesi ya da temsilciliği görevini yapar şekilde geliştirildi. Uluslaşma sürecini yaşayamayan ama ulusmuş gibi hissedilen ülkede iç çatışma eksik olmadı, çünkü ulus devleti anlayışında her şey tek olması gerekliydi ama ülkede hiçbir şey tek değildi. İnanç çok çeşitliydi, mezhep sayısını bilen yoktu, dil her kültürün, her yerleşimin kendisine ait dili ya da şivesi vardı. Eğitim denen şey büyük şehirlerde var olan başka ülkelerin kültürünü öğreten okullar dışında yok gibiydi. Kolejler ve özerk okullar dışında ahali ancak kendisini ifade edebilecek bilgi ile donanımlı ama başka ülkelerde olanlara yabancıydı. Başlarına ne gelirse gelsin Allah'tan geldiğine inandırılmış, hastalıklar ile boğuşuyor, sevdiklerini erken yaşlarda ya kaybediyor ya da erken yaşlarda ihtiyarlıyorlardı.
Ulaşımın artması ve ülkenin tarımını dışarında birileri belirlediği günden sonra köylüler köyde yaşayamayacak hale geldiğinde şehre doğru göçler hızlandırıldı. Montaj sanayisi için kurulan fabrikaların etrafında şehirler oluşturuldu. Şehirlere göç edenler kendilerinin başlarının çaresine bakmaları istendi, onlar da kamu mallarını yağmalayarak başladılar, ama burada da yandaş kavramı ortaya çıktı, yandaş olan taş ile çevirdiği toprağı arazi olarak sattı. Yandaşların cepleri para ile doldurulurken, usulsüzlüklerin üstü kapandı, gerek olduğunda ise usulsüz olanlar yasaların güvencesi altına alınarak yandaşlar korundu.
Yandaş olmak, özgür olmak anlamındadır.
Gel zaman git zaman devletin sahipleri hükümler ile birlikte el değiştirir gibi yaptı ama kazananlar genelde hep aynı, kaybedenler her daim çoğunluk oldu.
Devlete hiza vermek için darbeler oldu, koltuğunda yolsuzluk batağına saplananı yolsuzluk yüzünden değil, gayr-ı meşru çocuk yaptı diyerek astılar. Devlet ile kavga edeni ise ibreti aleme ders olsun diyerek sallandırmaktan geri durmadılar, her bir birey bu idamı hissetsin diyerek medyatik yapmaktan da geri durmadılar. Devlet düşmanın sonu beslemek değil ölümdür dediler. Astılar, işkencede öldürdüler, pusu da yok ettiler, faili meçhul diyerek kaçırıp sessiz bir yerde öldürüp ailesine ayakkabısının tekini gönderdiler, bağcıkları çıkarılmış ölüler sokaklara ve caddelere bırakıldı. Her bir korkuyu yaymak ve yandaş olmayanın sonu bu denildi. Yandaş olmayan korku içinde yaşasın, yandaş ise öğlen yemeğini rahatlıkla yesin, doğum günü partilerinde arkadaşlarına hava atacak kadar görgüsüz partiler versin diye kollandı. Yandaş olan medya sahiplerine köşk alacak kadar para kazandırıldı, akşam ekmek götürme derdinde olana ise açlık ile eğitim verildi… ya yandaş olacaksın istenileni yazacaksın, istenileni göreceksin, istenildiğinde devletin bekası için yalan söyleyeceksin, düşmanlığı körükleyecek, hakların bir birini boğazlaması için ortam yaratacaksın. Medya da yandaş olmak demek diğer yandaşlardan farkı yoktur, her yandaşın fiyatı vardır ama artık bireyin değil medyanın kendisinin fiyatı var. İçindekiler ile alınıp satılmakta ve birden habercilik yapanlar yandaş haberci oluvermektedir. Yandaş kurumu ile alınıp satılan, serbest piyasa koşulları içinde fiyatı belirlenen her hangi bir maldan farkı yoktur. Her bireyin fiyatı vardır diyerek insanları birer mala döndüren anlayış yandaşlık kurumunun kökleşmesi ile olağanlaşmıştır. Yandaş olmanın bedeli, peşinden bir çok olasılığı kabul etmekten geçer. Sessizce kalıp verilen görevi profesyonel anlayışa uygun olarak yerine getirilmesi beklenir.
Profesyonellerin görevi ret etme hakları yoktur, işlerinden kovulmuş olsalar da maaşlarını aldıkları ayın sonuna kadar onlara hizmet etmesi beklenir. Ona da etik kural derler…
Yaşadığımız zamanın ruhu içinde yandaşlar yandaş medya içinde transfer sezonu açmış, yandaş olanlar devlet olanağından çıkıp holdinglerin medyasında yer almaya ve oradan halka inandıkları yalanları söylemeye devam edecek.
Yandaşların önemli bir bölümü medya içinde devşirme usulü elde edilir. Sol medyada isimlerini duyurmaya ve kırılganlıklarını ortaya koyanlar kısa sürede büyük medya içinde izlenmeye alınır ve fırsat bulunduğunda transfer edilir. Önceleri küçük ücretler ile çalışanlar gösterecekleri biata uygun olarak fiyatları artacaktır. Gerekli özveriyi gösteremeyenler doğal seçimde olduğu gibi yok olacaklardır. Kısaca yandaş medyanın deliğinden aşağıya bırakılıp öğütülecek ve onların kaderleri ile baş başa kalması sağlanır. Eğer kaderini iyi kullanan olursa fırfır dönerek delikten aşağıya düştükten sonra yine mazlumun yanına ‘mağdur’ olarak dönüp kovulduğu yere her türlü saldırgan dili meşru görerek saldırır ki, bu sayede yeniden transfer olmak için koşul yaratır. 
Biat edenler her girdikleri ortama biat ediyor gibi gözüküp yandaş ya da candaş olmak için her türlü olanağı kullanmaktan çekinmez.
Yakın tarihimizin içinde bu transfer olanların önemli bir bölümünün geçmişte BirGün gazetesi ve ÖDP içinde siyaset yaptığı gerçeği ile ne yazık ki karşı karşıyayız. Elbette bugün var olan BirGün ve ÖDP geçmişteki ile ilgisi sadece isim benzerliği ile sınırlı gibi gözüyor olsa da ne yazık ki onların tarihinde bugün ki yandaşların yer alması bir sorun olarak durmaktadır. Sorundur, onlara o günlerde bu yandaşlara olanak verenler, onların değişimine göz yumanlar, denetimsiz, yeter ki partide rakam ve gazetede sayfa dolsun diye bakanların geleceğe bıraktıkları kötü mirastır. Elbette yaşananlar büyük tecrübedir ama bu tecrübe 12 Eylül öncesinden birikimde de olmasına rağmen, nasıl olur da yeniden yeniden aynı hatalar yapılıyor? Tarihimiz ile yüzleşilmeden yüzleşilmiş gibi yapıldığında her şey yeniden yeniden başımıza gelmeye devam edecektir...
Bugün solun yaşadığı sıkıntıların temelinde işte tecrübelerin bugüne taşınmamış olması ve el yordamı ile yeniden yol bulmaktır. Örgütmüş gibi örgüt olmak, gazeteymiş gibi gazete olmak, partiymiş gibi parti olmak ne yazık ki bu sıkıntıları tekrar tekrar yaşarken, dönenler, para karşılığında (profesyonel) beynini, hayalini satanlar size, bize karşı her türlü oyunun aracı, amacı ve hançeri olmaktadır.
Holding ve devlet medyasından (yandaş olanlardan) bize karşı, sola karşı nefretlerini dillendirenler, bizler ile alay etme / küçümseme cesaretini bulanlar ne yazık ki bizim eserimizdir, onlara bu olanağı el yordamı ile / bırakalım yapsınlar/ bırakalım tecrübe etsinler anlayışının bir ürünüdür...
Yandaş olmayan ama mazlumdan, işçi sınıfından yana tavır koyanlar onurları ile fırfır dönmeden bugünlere gelmiş olsa da kirlenen siyasi ve kültürel ortamın yaratmış olduğu liberal düşünce ve yaşam içimize sızmış ve bugün karşılaştığımız kafa karışıklığını yaratmış ve bulunduğumuz atmosferi kirletmiştir.
Yandaşlar, yandaş kurumlar içinde nefes alır!
Yandaşları, yandaş kurumlardan delikten aşağıya süpürdüklerinde onları mazlum olarak görmeden, aramıza almadan onları yaptıkları ve tercihleri ile baş başa bırakabilmiş olsaydık, bugün yandaş medyadan bizden ayrılan ve yandaş olanların hakaretine, küçümsemesine karşı karşıya kalmaz ve okurumuzun bir bölümünü onları izler halde bırakmaz olurduk.

İsmail Cem Özkan

Not: BirGün ve ÖDP görünen olduğu için seçilmiş sadece bir örnektir ama aynı şey diğer sol medya içinde geçerliliğini korumakta ve örnekleme aranırsa mutlaka bulunacaktır. Cumhuriyet Gazetesi ve CHP bugün ki haline bakarak adını andığım parti ve gazeteden pek farklarının olmadığını görebilirsiniz. Genel bir durumu somut örnek üzerinden değerlendirerek somut durum tahlilinde kullanmak istedim sadece. BirGün ve ÖDP kurulduğu gün ki ne gazetedir ne de parti. Bugün daha farklı duruşu ve çizgisi vardır, ne yazık ki isim kirliliğinden nasibini almıştır.
Medya içinde örneklediğim durumu bir çok alan içinde ve kurum içinde de örneklenebilir.
Cem


Ödüller ile besledik yandaşları, yandaş topladık ödüller ile…

Ödüller ile besledik yandaşları, yandaş topladık ödüller ile…

Türkiye’de ödül ve ödüllendirme sisteminde yandaşlık çok önemlidir. Yandaş olanı ödüllendirme kavramı sağ sol fark etmez her iki tarafın ortak hareketidir. Bu ülkenin kültüründe var, ödül ve ödüllendirme. Bu sayede şartlama ile düşünmeden hareket etmek ve bilinç dışı ama içgüdüsel birliklerin oluşmasını sağlamaktadır. İçgüdüsel birliklerin oluşturmuş olduğu topluluk da kendisini semboller ile ifade eder ama o sembollerin gerçek anlamı üzerine hiç düşünülmez, sadece içgüdüsel ve çoğunluk öyle taktığı için semboller takılır. Ödüllendirme kişilerin üzerine takılan bir sembol işlevi görür, kişiye olmadığı unvan verilir ve o unvana uygun davranması beklenir. 
Dünyanın en önemli ödüllendirme sistemi Nobel ödülleridir. O ödüller devletlerin/ firmaların ve siyasi gereksinimlerin ihtiyacına göre belirlenir. Kim kendisini öne çıkarmak istiyorsa, ya da bir devlete gerektiği kadar önem verdiğini göstermek için ödül mekanizmasına uygun bir aday seçilir ve o adaya ödül verilir. Adayın ödül verenin ihtiyacına cevap verebilecek karakterde olması önemlidir, yani ödülün ağırlığı altında kalacak ve istenildiği gibi bükülecektir. Orhan Pamuk bu ödülü karakteristik özelliğinden seçilerek almıştır. Önde olmak için, her yerde kendisini göstermek ve yazdıkları ile ünlü olduğunu göstermek için her türlü sosyal aktiveler içinde yer almış ve önüne gelen her projede kendisini göstermiştir. Amerikan üniversitelerinde okuyanların okuldan daha çok sosyal projeler içinde yer alması ve hangi sosyal proje içinde ne görev baktığı okuduğu derslerde gösterdiği başarıdan daha önemli olmasının bir nedenidir. İşveren kişinin bilgisi değil sosyal toplumda gösterdiği başarı ve girişkenliğine bakmaktadır. Orada verilen bursların önemli göstergesi burs adayının sosyal yaşamda ki işlevidir. Amerika üniversiteleri elbette sermayeye hizmet eden ve kalifiye eleman yetiştiren yerlerdir. Bilim orada sermeyenin ihtiyacına yönelik kullanılan araçtır. Ödül alanlar ödüle layık olmak için tüm enerjisi ile çalışır ve bir maaşlı eleman olmanın dışına çıkamaz.. Orhan Pamuk örneğinde olduğu gibi yayınevleri ona sipariş verdiği kitap ile transfer etmekte ve yazacağı kitabı peşinen satın alarak piyasa içinde PR çalışmasını yapar. İktidar (erk) sahibi ile çatışmaz, gerek görüldüğünde onu iyi niyeti ile eleştirir, karşısında durmaz… ödül almadan önceki Orhan Pamuk artık yoktur, çünkü ödül alana kadar toplumsal olaylara duyarlı, ezilenin yanında yer alan yazar artık yoktur, o lüks salonlarda seminer veren, parası ile müze kuran, ülkeden ülkeye gidip değişik dillere çevrilen kitaplarını pazarlayan biridir. Ödüllendirme sayesinde Türk devletine bakın sizin de değerleriniz var hissi verilmiş ve uluslar arası kamuoyunun parçası olduğu hissiyatı bilinçaltına pompalanmıştır. Ortadoğu savaşının olduğu bir zamanda bu ödülün verilmesi devletin üzerine yüklenen bazı misyonların da olduğu kulağa fısıldanmış ve beklentilerin karşılanması istenmiştir. Rollere uygun davranışlar uluslar üstü firmaların çıkarlarına uygun bugün dahi yapılmaya devam etmektedir. 
Ödül almak için sıraya girenler, daha önce ödül almışların yolunu taklit etmekten geri kalmazlar. Çünkü başarılmış yoldan gitmek bir çok zorluğu peşinen atlamak anlamına gelir. Sosyal olaylara duyarlı biri, her gördüğü çelişkiyi yazan, fotoğraflayan, belgesel filmi çeken biri ödül almak için kurumların gözüne bakmaktadır. Zamanın ruhuna ve çoğunluğun davranışına uygun olarak davranır. Gerek gördüğünde bir referandumda ‘yetmez ama evet’ sloganın arkasından erk sahibine biat eder, gerek gördüğünde aldatıldık diyerek günah çıkarır… Önemli olan ödül almak ve ödüle uygun beklentileri yerine getirmektir.  Fırfır dönenlerin ödüllerini bir sağ kurum, bir sol kurum verir. Ödül alan için kimin ödül verdiğinin önemi yoktur, gündeme gelmesi yeterlidir, nihai hedefi ne ise onun beklentisini taşıyarak! Ödül beklediği dönemde erk sahibi ödül vermemişse, oradan ödüllendirilmemişse (balkondan teşekkürü adını zikrederek almak gibi) o zaman ona muhalif olur ve eleştiri dozunu ödül alacak şekilde bir seviyede tutar, daha ileri gitmez, çünkü ilerisi dönüşü olmayan yoldur! 
Geçenlerde fark ettim ki solcu gibi gözüken bir kurum, erk sahibini zamanında can-ı gönülden destekleyen birine ödül vermiş, sanırım bu zata erk sahibi ödül vermedi, bari biz verelim de yanımızda olur onun popülaritesi sayesinde bizim de (kurumun) ismi duyulur duygusu içinde… 
Ödül veren kurumlarında isminin duyulması ihtiyaçtandır, yoksa neden versin ödülü? 
Kurum ilişik içinde olduğu ve kendi gündemleri içinde yolları kesişen ilişkilere verir, bizim gibi ülkede ahbap çavuş ilişkisinin olduğu akşam takıldığında bir iki kadeh atılan sohbetler dahil olanların ödüllendirilmesi yapılır… Elbette tüm ödüller için diyemem, arada ilişkisi olmayan ama tanıdığı arcılığı ile torpil yapılan kurumlar da olduğu gibi işini layığı ile yapan azınlık da kalanlar da var olabilir...  
Dostluk ilişkisinin baki kaldığı kurumların bir birine ödül vermesi yeni bir şey değildir, yarışma açılır ve denir ki ödül alacak vatandaşa bir iki şey gönder de sana ödül verelim! Bu etik mi, elbette dışarında bakınca etik gibi gözükmez ama uygulamaya bakarsanız etiktir, kimse bu işten şikayetçi değildir. Elbette yarışma ve sergi adı altında parasını kaptıranlar rahatsız olmuşlardır ama onlarında yapacağı bir şeyleri yoktur. Asıl rahatsız olması gerekenler ödülü alanlardır, çünkü sermayenin her şeyi mubah gördüğü çağımızda ödülü ret etme hakkına sahip olanlardır… Ülkemizde kaç ödül alan bu gerekçeler ile ödülü ret etmiştir? Benim bildiğim kadarı ile yok gibi… Etik kavaramı nasıl olsa yok alalım, felekten bir akşam çalıp eğlenelim denmiş gibi... 
Ödül alanda ödül verenin de artık etik kavramını bir hatırlasalar diyorum ama kim duyar ki? Dostlar alışverişte görsün, arada ödül de versin!  Bir çok ödül yüz akı olması gerekirken bizim gibi ülkede aslında yüz karasıdır... 
Ödülü ile övünenlerin yüz karalığı kızarmayı örter! 
Bu ülkede onurlu olmak erdemdir, ama erdemli gibi davrananların yüzünden erdem yerini onursuzluğa bırakmıştır... O yüzden olsa gerek ahbap çavuş ilişkileri ile verilen ödüller onurlu gibi orta yerde sergileniyor ve paylaşılıyor... Gerçekten erdemli olanlar ise kimse tanımaz, konuşmaz, duymaz... Onlar kendi sessizlikleri içinde yok olup giderler... En erdemli şey erk gücüne karşı onurluca kavga edip, bu kavgayı ben yapmadım biz yaptık diyebilmektir... 
Biz olmak ise dedikodular ve şöhret olmak hevesi yüzünden her daim askıda kalmış, belirli insanların sesinin duyulduğu alan olmuştur... Biz kavramını kullananların görünenlerine bir bakın son kırk yılda aynı insanlar olduğunu görürsünüz... 
Al külah ver ödülü, ver külahı al ödülü!... 
Ödüller ile besledik yandaşları, yandaş topladık ödüller ile…
Ödüller sayesinde kimler iktidarını korumadı ki? 
En küçük birimden en büyük kuruma kadar oynanan senaryolar neden hep aynıdır?

İsmail Cem Özkan


17 Aralık 2015 Perşembe

İlk duvar yazımı evimizin duvarına yazdım!

İlk duvar yazımı evimizin duvarına yazdım!

Henüz çocuk yaşlardaydım, gençlik yaşlara evirildiğim dönemde sokaklar yeni yeni karışmaya yüz tutmuştu. Henüz evler arasında sınırlar yoktu, mahalleler henüz tam paylaşılmamıştı. 12 Mart rüzgarının etkisi devam ederken, sol kendisini yeniden tanımladığı dönemlerde ben babamın peşi sırası köy köy dolaşıyor, her sene bir öğretmen değiştiriyordum. Solcu oldu mu bir insan sürgünü peşinen kabul etmek zorundadır, sürgün çünkü yaşamın bir parçası olur. Doğruyu konuştun mu, ezilenden yana taraf oldun mu bu ülkede yeni oluşmakta olan sermeye birikimi yapanların baş düşmanı, onlar için hayatını verecekler içinde hedef olursun…
Solcu bir öğretmenin solcu çocuğu olmuştum, çünkü yaşamın savurduğu sürgün günlerinde bir birinden farklı kültürlerin, toplumların içine girip çıkıyorduk. Geçmişin önyargıları, köyünden başka yer görmemişlerin yaratmış olduğu korukların olduğu yerde dışarıdan gelen hep itici olmuş, çekinilmiştir. Orada öğrendim nerelisin kelimesinin ne anlam ifade ettiğini, çünkü gelenin alev mi suni mi olduğu öğreniliyordu, geldiği yere göre kategorize edilmenin başlangıcı oluyordu. Memleketin nüfus kağıdına yapışmış olarak seni izliyordu. İzleyen memleketin değildi aslında inandığın inancındı. Zaman içinde ayrışma mezheplerden çıkıp ırklar üzerine doğru evrildi. Ama mezhepçilik de unutuldu sanmayın, mezhep de peşin sıra geldi. Üçüncü bir şey eklendi zaman içinde komünist! Ülkeyi idare edenler komünizm korkusu ile halkı bir arada tutmayı seçmiş, anlı şanlı NATO üyesi oluvermiştik. Halk arasında 3K olarak tanımlanan bir kategorize hayatta karşılığını bulmuştu 12 Mart sonrası.
Kürt, Komünist, Kızılbaş =3K!
Üç K içinde ben bir K eksiktim. Kürt değildim ama ezilenden yana kalbimin atması yüzünden Kürt’tüm, Ermeni’ydim, Yahudi’ydim, Süryani’ydim,… bu ülkede öteki görülen kim varsa ondan yana empati duygum çok gelişmişti. Doğal olarak işçi sınıfının doğal üyesi ya da yandaşı olmuştum. Ben bir memurun çocuğu olarak hayata merhaba demiştim, gittiğim, gördüğüm yerlerde elde ettiklerim hayata bakışımı biçimlendiriyor, o biçimlendirmeye uygun olarak da düşünce yapım gelişiyordu. O dönemler en yoksul yerler köylerdi, marabaların, göçmen işçilerin, çadırda yaşayanların, köy dışına kurulan geçici yaşam alanlarının içinde yaşamın her boyutu ile devam ederken, korku ve güven duygularının iç içe geçmiş karmaşık duyguların hakim olduğu bir çocukluktan şehir yaşamına doğru geçiş.
Şehir yaşamım okul yüzünden sürekli hal aldı, eskiden yaz tatillerinde geldiğim şehrin beton duvarları arasında okul eğitimi için süreklilik kazanacak ve bir daha köy yaşamına dönmeyecektim. Şehir yaşamı köy yaşamından pek farklı olmadığını kısa sürede anlayacak ve hemen uyum sağlayacaktım. Uyum sağlamak benim için hiç sorun olmadı, çünkü her sürgün yeri yeni uyum olduğunu bilir ve gittiğim yeri olduğu gibi kabul eder ve karşılaştırma yapmadan kabul etmekten geçtiğini bilirdim. Şehir büyük bir köydü, bugün dahi o köy özelliklerini kaybetmeyen şehirler hala mevcut olmasına rağmen teknoloji insanları ve komşuları daha da bencilleştirdi, diğerlerinden ayırdı. İlk geldiğim şehir yaşantımda evlerin kapıları açık, komşu çocuklar kimin kapısı açıksa orada karnını doyuracak kadar kendi evlerinde olduğunu hissederdi. Bu sıcaklık içinde ilk sokak mücadelesi içinde yerimi aldım.
İlk duvar yazımı çocukluktan gençliğe evrildiğim zaman yazdım.
İlk yazdığım söz aklımdadır, ‘bütün dünya işçileri birleşin!’. Marx. Daha sonra kaç gece nöbet tuttum, kaç gün sokak saldırıya uğramasın, yaşayanlar rahat etsin diye sokağımda bekledim. Gün geldi geçti, darbe geldi. Yaralıydım. Yaralanmıştım. Umudum vardı bizimkilerin marşı okunacaktı radyolarda ve tevelerde. Ama sabah heyecanla babam ve annem beni kaldırdığında bizim için ölüm marşı okunduğunu o an anlayamazdım.
Kısa zaman içinde duvarlarımıza işkenceden gelen sesler yapıştı, üzerini badana ile örttüler, tutmadı, döküldü.
Geçmişte yazdığım yazı öne çıktığında yine badana ile örttüler, yağmur badanayı alıp götürdüğüne şahit etti tüm mahalleli, sonra o duvar da yıkıldı, yerine bir apartman duvarı geldi.
Toprak şehirden uzaklaştı, aslında uzaklaşmadı üzerine beton döküldü, tıpkı bizim üzerimize dökülen toprak ve beton gibi.
Duvarlara asılı kaldı sesimiz, bizim asılı kaldığımız duvarlarda...
Bugünlerde yeniden duvar yazıları görmekteyim, isim yazıyor ve yanında ‘ölümsüzdür!’
Nice ölümsüz arkadaşım var, sayısını bilmiyorum ama yüreğimde ölümsüz olanlar yaşarken, bizi öldürmeye devam ediyorlar...
Yüreğimizde artık ölümsüz arkadaşlara birini eklemek istemiyorum, yaşayalım bizi öldürmek isteyenlere inat, gülelim bizi ağlatmak isteyenlere inat.
Yaşlandım, gençlerin heyecanı yansıtan duvar yazılarına bakıyorum, rengarenk! İçinde mesaj taşıyor ama çoğunu ben anlayamıyorum, ama hoşuma gidiyor. Onlar gibi duvara yazı yazmak istemiyorum ama elimde değil geçmişte yazdığım yazılara benzer yazıları nerede bir boşluk görsem oraya bir şey karalamaya devam ediyorum, tıpkı sanal dünyamın duvarına yazdığım gibi... Ama artık ölen arkadaşlarımın arkasından bir şey yazmak istemiyorum, onları kalbime yazdım, yazmaya da devam ediyorum. Gün be gün benim kuşağımda azalıyor, kalanlar ölenlerden daha dirençli oldukları için değil, aramızdan ayrılan arkadaşlarımızı geleceğe taşısın, unutulmasınlar diye daha zor bir ödev omuzlarımızın üzerine yüklenmiş olduğunu düşünürüm…
Duvarlar biz ezilenlerin gazetesidir, o gazetemizi hiçbir güç elimizden alamayacaktır!
İsmail Cem Özkan


11 Aralık 2015 Cuma

Cehennem

Cehennem

Bir masa, etrafında iki sandalye. Sahnenin ortasında bir platform üzerinde durmaktadır. Masanın bir başında bir adam sessizce seyircilerin yerini almasını ve oyunun başlama gongunun çalmasını beklemektedir. Sessizdir. Seyirciler ise sesli konuşmalarına devam etmektedir, çünkü salonun ışığı henüz kapanmamıştır. Seyirci henüz uyarılmamıştır, çünkü ışık ve ses seyirciye artık sus dememiştir. Yıllardan beri tiyatro seyircisine verilen güdüleme sonucunda bu alışkanlığı kazanmıştır. Işık ve ses seyirciye nerede olduğunu anımsatır ve artık sus der. Dijital bir ses genelde telefonların açık olup olmadığı konusunda cümleler ve kelimeler ile uyarır. Uyarı, güdüleme ve bu uyarcılara uyan bir seyirci kitlesi. Bir anda toplumun tüm bireyleri aynı davranışı göstermesi. Koltuğuna oturur, karanlıkta kalan salon içinde sahneye doğru döner ve sessizce sahneden gelecek uyarıcılara karşı algılarını açar. Tiyatro eğlencedir, ama sadece eğlence değildir.
Sahne müzik ile başlar, yüksek bir ses, seyirciye ve sahnede tek başına oturan oyuncuya artık başla komutudur. Işıklar kararır, ışık açılır. Diyaframdan konuşan ama bir metin okur gibi konuşan ses gelir. Metini okuyor ama elinde kağıt yok. Arka zemin siyahtır. Siyah bir tül vardır ve karanlığa açılır. Işık bizi nereye bakmamız gerektiğini fısıldar, bizde ışığın gösterdiği yere doğru dikkatlerimizi yoğunlaştırırız. Işık bizi yönlendirir. Metin okunur, biter. Karanlığın içinde kalırız kısa bir süre sonra, metinler arası değişimdir. Okuma tiyatrosunda gibiyiz ama elde metin yoktur. Sahneye ikinci biri gelir. Bir kadın. İlerleyen metin okumaları içinde kadının bir sorgucu olduğunu anlarız. Sahnenin de bir bilişim suçları merkezi. Onların değimi ile cehennem!
Diyaframın vermiş olduğu sesteki tokluk ve bir metin okurken yaratılan doğal olmayan ses tonu seyirciye aslında bir şeyler fısıldar ama seyirci olarak ben o kadar akıllı ve zeki değilim, ne fısıldadığını anlamakta zorlanıyorum, çünkü uyarıcılar bana göre yetersizdir. Sahne, dekor, kıyafet, ses… ama sadece ışığın yönlendirmesi muhteşemdir. Işık beni nereye bakmam ve yoğunlaşmam gerektiğini başarılı bir şekilde söylemekte. Metinler okunurken sahne metinler arası geçişler karanlık ve yükselen ses ile bölünür. Dijital ses o kadar yüksek açılır ki koltuğunda gözlerini kapatan birini yerinden fırlatacak kadar üst volümdedir. En sesli konuşan oyuncunun sesi kadar açık olması gereken dijital ses her şeyi bastırır. Son yirmi yılımızda sabahın gün dönümünde camlarımızı kıran, kulaklarımızın zarlarına işkence eden dijital ses gibidir. Çok üst seviyeden gelir. Şehirlerimizin silueti değişirken, siluete uygun olmayan ses yükselmesi de kuşatmaktadır bizi. Sahne geçişlerinde bu çağrışım beni her ne kadar rahatsız etmedi desem yalan olur! Doğal ses yerine dijital sesin yüksek hali, neye alışmadık ki buna alışmayacağız! Oyun süresi içinde elbette alışacaktık, sahnenin metin okuma sesleri içinde. 
Dijital dünyanın içinde dijital bir suçun araştırması yapılmaktadır. Gerçek yaşamın içinden kopmuş, kendilerine dijital yaşam içinde yaşam alanı yaratanlar ve yarattıkları hayal dünyaları ya da Freud değimi ile geçmiş yaşamın yansıması dile geldiği alan. Sanal dünyanın sanal / gerçek kişileri ve gerçek/ sanal olayları. Cehennem denen sorgu odasında pedofili adı verilen sapkınlık ya da bazılarına göre hastalık. Konu bu suça eğimli olan ve dijital dünyasında bir kız çocuğuna yönelik yapılan suçu sorgulamakta ve araştırmaktadır. Suçun olduğu sanal sitenin içine ajan göndermekte ve bu ajan sitenin sahibi ve server’inin(sunucu) yerini öğrenmeye çalışmaktadır. Bilişim suçların sorgu odasında Sims (yaşlı erkek) (sanal dünyada ki adı ve kendisine taktığı ad Papa) ve onu sorgulayan Dedektif Moris (kadın) metin okur gibi birbirleri ile konuşmaktalar. Olayın neden ve kim adına sorgulandığını pek anlayamayız ama metin içinde ipuçları serpilmiştir, ey seyirci dikkatli ol ve anla demektedir. Suçun coğrafyası ve ülkesi yoktur. Suç herhangi bir yerde işlenmektedir ve bir çok ülkede suç olarak kabul edilen şey suç değil, hastalıktır. Tedavisi edilmesi gereken bir pedofili hastası vardır. O hasta Papa’dır. Papa neden kız çocuğuna ilgi duyduğunu zaman içinde anlayacağız. Sanal dünyada her karakterin yaşam içinde bir yaratıcısı ve yönlendiricisi olmak zorundadır. Çünkü dijital dünya kendi kendine ne kahraman yaratabilir ne de yönlendirebilir. Bir yaratıcı ve yaratılan karaktere yön veren ve onu yaşatan başka biri. İşte kız çocuğuna hayat veren aslında bir emeklisine bir sene kalmış ve alanında başarılı olan Doyle isminde bir erkek oyuncu vardır. Sessizdir, içe kapanıktır ve kız çocuğunu okutmak için yan gelire ihtiyaç duyan biridir. Dedektif araştırmalarında ona ulaşmış, onun aracılığı ile Papa’ya ulaşmaya çalışmaktadır. Sorgulamaktadır, onun ağzından bilgiler kırpıntısı almak için onu tanımamıza yardım etmektedir. Gerçek yaşamdan bilgiler pek verilemez, siteyi kuran ve programlayan Papa (Sims) gerçek yaşam ile sana yaşam alanında kalın bir duvar örmüştür ve bu sayede her türlü saldırı ve sorguya karşı kendisini güvene almıştır. Ama zaman içinde samimiyet arttıkça gerçek yaşam ile ilgili ipuçları ağzından kaçırmıştır. İşte dedektif bu ipuçların peşindedir. Sorgulardan her daim akıllı bir dedektif sonuç çıkarır. Papa’nın sanal yarattığı dünyaya sızar. Woodnut sızan oyuncudur. Erkektir ve gençtir. Kız çocuğu ile karşılaşır papanın yarattığı dünyada. Kız çocuğuna aşık olur. Papa o kız çocuğuna benzer bir çok kahraman yaratmış ve bir nedenden dolayı uyutmuştur. Papa katı bir şekilde kızı kontrol eder ve kendisi dışında başkasına ilgi duyduğunu hissettiğinde uyutup yeni bir kız çocuğu yaratmaktadır.
Oyun beş oyuncu arasında geçerken, aslında dijital dünyada karakterler ve oyuncular bir birinin içine geçmekte ve aldıkları alana göre cinsiyet ve karakter değişimi göstermekteler. Seyircinin algısı ile oynamaktadır. Görünen, hissedilen ve gerçekler çatışmaktadır. 
Sahne ve müzik bize bu oyunda fazla ipuçları vermezken, ışık geçişleri başarılı bir şeklide gözümüzün içine sokar. Karanlıktan birden aydınlanan ve birden yok olan dijital dünyanın kahramanları. 
Dedektif sorgu odasında kadın, sızıntı yaptığı yerde erkektir. Morris, Woodnut olmaktadır. Irıs, Doyle. Iris’e hayat veren öğretmendir. Doyle Papa’ya bağlanmıştır, kız çocuğu saflığında ona ilgi göstermekte ve onu sevmektedir. Papa ise kıza tutku ile bağlıdır ve onun bağlılığın nedeni gerçek yaşamda gizlidir. Dedektif bu gerçekliği ona söyletir. 
Oyun bu şekilde sonlanır, Sims yarattığı duvarlar yıkılmıştır, teslim olmuştur. 
Işıklar mükemmeldir, oyundan geriye bende ışığın nasıl mükemmel şekilde kullanıldığı konusunda uygulamalı öğrendiğim ders kaldı. Oyun yaşadığımız zamanın ruhuna uygun yazılmış olmasına rağmen, seyirciye yeteri kadar uyarıcı verilmediği için sanırım biraz üzerinde çalışılmayı gerektiren bir metin olarak karşımızda duruyor. Sahnede emeği geçenleri alkışlarken en fazla alkışı ışık tasarımını yapan ve uygulayan Yakup Çartık ve Tolga Korucuoğlu aldı. 

İsmail Cem Özkan

Cehennem
Yazan: Jennifer Haley
Çevirmen: Gülay Gür
Yönetmen: Metin Belgin
Dramaturg: Şafak Eruyar
Dekor Tasarımı: Hakan Dündar
Giysi Tasarımı: Ceren Karahan
Işık Tasarımı: Yakup Çartık
Yönetmen Yardımcısı: Şamil Kafkas
Yönetmen Asistanı :Aslı Sarınç
Oyuncular: Metin Belgin, Simay Tuna, Ahmet Somers, Hakan Onat , Aslı Sarınç
Sahne Amiri: Zülfinaz Doğan Eşitmez
Kondüvit: Mustafa Ar
Işık Kumanda: Tolga Korucuoğlu (internet sitesinde Abdullah Basık olarak geçmektedir.)
Suflöz: Şeyda Pektok



9 Aralık 2015 Çarşamba

Çıkarlar yaşamı belirler!

Çıkarlar yaşamı belirler!

Siyaset; başkaların üzerine basarak bir yere gelme ve onun üzerinden emek sarf etmeden çıkar sağlamaktadır. Ne yazık ki siyasetin bir çok tanımından sonra bu tanımı yaşadığımız zamanın ruhuna uygundur. Parası olanın politik arenada yerini aldığı, bizim gibi geri bıraktırılmış ülkelerde liderini hoş tutanın seçildiği bir atmosferdir. Halkın adayı aslında bizde liderin adayıdır, liderin belirlediği insanlar halkı temsil eder! Çıkar, elbette o seçilenin cebine göre lider de değiştirilir, yeter ki transfer olduğu lider onu yeniden vekil yapsın!
Burjuva siyasetinde yaşananların alternatif olduğunu söyleyen siyasi yapılar içinde de benzer görüntülere rastlarsınız. Burjuva yaşamda ne yapılacağı, nereden çıkar sağlanacağının kuralları varmış gibi gözükmesine rağmen, alternatif olan yaşam içinde belirsizlik daha fazladır, çünkü etnik pazar koşulları orada daha geçerlidir ve o pazar içinde çıkarlar farklı şekillerde devam eder ama içerik aynı olmasına rağmen…
Radikal örgütlerin yapısına baktığımızda, burjuva yaşamından farklı olarak çocukların durumu ortaya çıkar, çünkü burjuva örgütlenmede çocukların geleceği adına görünmeyen kasalara paralar ve unvanlar biriktirilir. Radikal olan örgütlerde yer alanların önemli bir kesimi çocuklarını daha fazla korumacı olarak olayların dışında tutar, onların kariyeri için uğruna savaştıklarının tersi bir tutum içinde çocuklarına olanaklar yaratırlar. Radikal düşüncenin savunucu olduğunu söyleyenlerin çocukları genelde siyasetten uzakta, ticaretin ortasında tüccar ya da kariyer sahibi olarak yer almaları tesadüfi değildir.
Başkalarının çocukları üzerinden politika yapanlar, kendi fotoğraflarının değişik etkinliklerde yer almasından büyük keyif alırlar ama ne çocukları ne de eşleri o fotoğrafta yerlerini alırlar... Politika arenasında olanların eşleri ve çocukları genelde yapılan etkinlikler içinde yer almıyorlarsa onların samimi olmadıklarını düşünürüm... Başkalarının çocuklarının macera ruhunu kendi siyasi çıkarları ve amaçları doğrultusunda kullandıklarını düşünür ve o olaylar içinde yer alan bütün bunlardan habersiz çocuklar için üzülürüm... Kendi çocuğunun kariyer yolculuğunda her türlü özveriyi gösterip, çocuğunu aşırı kollamacı şekilde olaylardan uzak tutan bu insanlar, başkalarının çocuklarının ölümünden nasıl siyasi çıkar sağlayacaklarını hesaplarlar... Elbette bu sözlerim siyaset içinde yer alan her birey için geçerli değildir, bir bölümü tüm yaşamını idealleri uğruna ortaya koyarken, o kadar olaylar arasında hiç yara almadan çıkan ve sürekli gündemde yer alanlar için geçerlidir. Bugün dahi ömrünün gençlik yılları içinde ‘iki sene’ içinde yaşamış olduğu bazı olayların ve ilişkilerin anılarını hala pazarlayan ve o anılar ile kendisine değer ve anlam biçenlerin olduğu gerçeğini ne yazık ki yaşadığımız toplum içinde ve onlardan hala umut içinde bir şeyler bekleyenleri görmem yüzünden bu cümleleri kurmaya mecbur oluyorum.
Alışkanlıklar, çıkarlar olduğu sürece devam eder. Çıkarı devam edenler ve başka yerden çıkarı olmayanlar geçmişten elde ettikleri alışkanlıklarını devam ettiriyorlar. Bunu görenlerin samimi olmayan bu duruş karşısında tercihi ne yazık ki var olan erkin devamı yönündedir.
Yaşadığımız toplumun çelişkilerinden bıkanlar, bu düzeni değiştirmek isteyenlerin alternatif bir ilişki ağını bulmadıkları için olsa gerek, var olan tükenmişlik, devletin iflas etmiş olmasına rağmen hala ayaktaymış gibi güçlü gözükmekte ve o güç ile toplumun üzerine baskı kurmaktadır. Bugün yaşadığımız trajik komik durum, yıkılmışın yerine konabilecek bir farklı yaşamın henüz kitleleri ikna edecek konumunda olmamasıdır. Çocuklarını ve çevresini kollayanların oluşturmuş olduğu baskıya alternatif gibi gözükenler de çocuklarını korumacı aile içgüdüsü ile davranması ve başkalarının çocukları ve emekleri üzerinden politika yapmasında aranmalıdır. Bugün kitlelerin gözünde iktidar; giden paşam, gelen ağamdır, o yüzden ne ağa gelsin, ne paşa, aç karınlarını doyurmak yerine karnı doymuş ama gözü doymamışların iktidarını devam ettirmesini çıkarları gereği şimdilik kabul etmekteler, çıkarlarına karşı bir durum söz konusu olmadıkça… Ülkenin bir yanında yaşanan düşük yoğunluklu savaş, sınırın hemen yanında yer alan hibrit savaşın ortaya çıkarmış olduğu ekonomik imkan (kara para) toplumun çıkarına ters gelmediği gibi istatistiklerde yaşaması mümkün olmayan hayat standardın toplumun her biriminde gözükmesi bu tükenmiş olan devlet mekanizmasının hala ayakta durmasına sebep olmaktadır. Çıkarlar ve onun yaratmış olduğu ilişki yalana doğru, doğruya yalan diye bakmayı şimdilik etik olarak görmekte ve sorgulamadan hayatını ikame ettirmesine göz yummaktadır. Toplum, Orhan Kemal’in yaratmış olduğu Murtaza rolünü benimsemiş, gözünü kapatarak işinin yürümesi için tüm olumsuzlukları görmezden ve anlamazlıktan gelmektedir. Üzerine yapışmış siyasileri ve onların çevresini kene olarak görmekte ve o keneler ile birlikte yaşamayı alışkanlık haline getirmiştir. 
Siyaset ve politika bizim gibi geri bıraktırılmış ülkelerde parası olanların yaptığı seçkinler kulübüdür, parası olmayanların ve göz önünde olmak istemeyenlerin çıkarını koruma ve onlara elde edilmiş olan rant pastasından yandaşlarına kırpıntı savurma alanıdır.
İsmail Cem Özkan


6 Aralık 2015 Pazar

NATO genişlerken!

NATO genişlerken!

NATO Karadağ’a davetiye gönderdi, gelin üyemiz olun diye. Karadağ stratejik önemi eski Yugoslavya’nın en son parçası ve Sırpların denize açılan limanı olma özelliği gösteriyordu. Sırplardan bağımsızlığını referanduma giderek kazanmış ve ilan etmiştir.
NATO üyesi olan ülkelere baktığımızda kuzey yarımkürenin bir çok devletini kucakladığını görürüz. Avrupa ve balkanlarda genişlemesine 12 Mart 1999 tarihinde Çek Cumhuriyeti, Polanya, Macaristan ile başlayan NATO, 29 Mart 2004 tarihinde Estonya,  Letonya, Litvanya, Romanya, Slovakya,  Slovenya devam etmiştir. 1 Nisan 2009 tarihinde ise en son üyelerini almıştır. Arnavutluk ve Hırvatistan.
Karadağ tarihsel olarak Ruslara yakın ve işbirliği içinde olmuş olmasına rağmen, Sırbistan ile ayrılıktan sonra NATO ülkelerine yaklaşmış, onların içinde bir ada özelliğini gösterir hale gelmiştir. NATO bu ülkeyi de kendi sınırlarına alarak Rusya’nın olma olasılığı olan Akdeniz birlikleri için lojistik limanını yok etmiş oluyor. Akdeniz’in kuzey sahilleri NATO denetiminde resmen olacaktır. Avrupa’ya gelebilecek her türlü saldırı artık NATO’ya gelmiş sayılacak ve o şemsiye altında yeni bir stratejik ortaklık kurulmuş olundu.
NATO’nun varlık sebebi olan kara paranın dünyada ‘kontrollü’ olarak hareket etmesi ve kara paranın olağan dışı hareketini kendi sınırları içine çekmesidir. NATO’nun birinci derecede düşmanı algılarda olduğu gibi Rusya değil, kara para ile hareket eden İslami gruplardır. El Kaide ve IŞİD hedefte olmuş olmasına rağmen, yine NATO denetimi ve bilgisi ile Müslüman ülkeler içinde bu örgütlerin hakim olacağı ortam hazırlanmış, kontrollü olarak bu örgütlerin büyümesine izin verilmiştir. Şu anda dünyanın bir çok ülkesinde birbirine benzeyen eylemlerin olması ve bir merkezden kontrol ediliyormuş gibi insanlık dışı saldırıların merkezinde yer alan örgütler belirli sınırlar içinde hareket ettiği sürece yaşanan Hibrit savaşında her sıcak çatışma emperyalist ülkelerin yaşadığı kriz için bir çıkış kapısı olma özelliğini korumaktadır. Bugün Almanya son yıllarda en düşük işsiz sayısına ulaşmasında bu savaş sanayisinin üretim artırmasına bakmak bile yeterlidir. Amerika, hibrit savaşları başladığından bugüne ekonomisinde önemli gelişme göstermiş olmasına rağmen kriz ortamında diğer emperyalist ülkeler gibi kurtulabilmiş değildir.
NATO her ne kadar askeri bir yapılanma olarak ortaya çıkmış olsa da aslında ekonomik bir organizasyona da sahiptir. Elinde hazır profesyonel müşterisi vardır, ne üretirse üretsin savaş ürünleri üye ülkelere sunulmakta ve satılmaktadır. Üye ülkelerin askeri gücü ve asker sayısı bile NATO bilgisi ve programına uygun olarak yapılandırılmaktadır. Üye ülkeler arasında teknoloji farkı olmaması için ortak ürün kullanımı her ne kadar zorunlu olmasa da zorunludur! Bugün yer küremizde profesyonel müşteri ile pazarlama yapan firmaların örgütlenmelerinden farklı değildir. Marketlerde satılmayan ürünler profesyonel müşteriler ve onların çevresine mal satarak tek yönlü bağımlılık ilişkisi kurulmuş, aracıya verilmesi gereken verilen para pazarlayana verilerek profesyonel müşterisi teşvik edilmiş, onun ile dayanışıyormuş hissi verilmiştir. NATO savaş aletleri üreten firmalar için profesyonel müşteri yaratan bir kurum görünümündedir.
NATO kendi kontrolü dışında savaş makinesi üreten ve pazarlayan piyasayı kontrol etmek ve üyelerine karşı olabilecek saldırı karşısında caydırıcılık görevini görür. NATO genişlerken amaç daha fazla coğrafyayı şemsiyesi altına almak değil, çünkü ülke sayısının artması aslında profesyonel müşteri sayısının ve talebin artması anlamına gelir. Silah sanayisi en son teknolojiyi kullanır ve bu teknolojinin üye ülkeleri arasında kalması önemlidir. Üye ülkelerin sanayisi içinde montaj sanayisi şeklinde katkı sunarken, ürünün piyasa da karşılığını maddi karşılığını da kendi eli ile yaratmaktadır. Üye ülkelerin siyasi istikrarı ve kopması tehlikesine karşı yer altı örgütlenmesi Gladio (Kontrgerilla) ile her hangi bir dönüşüme karşı ülke iktidarından bağımsız ama NATO bilgisi dahilinde yer altı örgütlenmesi gerek görülene kadar uyku halindedir ve gerek görülürse uyandırılıp düşman olarak kabul edilen güçleri yok etmek için organize olmuş birliklerdir. Her ne kadar bu örgütlenme biçimi deşifre olmuş olsa da hala varlığını yeni koşulara uygun şekilde korumakta ve bizim gibi ‘düşük yoğunluklu savaş’ ortamında kullanılmaktadır.
NATO Suriye iç savaşının karmaşıklaşması ile birlikte Akdeniz’in kuzey sınırlarını tamamı ile kontrol altına almak için en son kara parçası olan Karadağ davet edilerek ileride oluşabilecek her hangi bir sorunu baştan önlemek adına adım atmıştır. Bu adımın başka boyutu ise Türkiye’de İncirlik Üssü üzerine yapılan pazarlıklar içinde NATO elini güçlendirmek ve İzmir’de bulunan hava komutanlığı gerek gördüğünde daha geriye alarak Türkiye üzerine yapılacak olası pazarlıklar için koz olarak kullanabilecektir. Bugün bu konularda her hangi bir karar alınmamış olmasına rağmen, var olan alışkanlığın devamı teyit edilmiştir.
“Bugün NATO’nun operasyonları ve politik ve askeri dönüşümü birbiriyle iç içe geçmiş durumdadır.”  Diego A. Ruiz Palmer (http://www.nato.int/docu/review/2006/issue4/turkish/analysis1.html) diye yazar. Politika ve istikrar kavramları yan yana getirilip yeniden bu cümle üzerine düşünüldüğünde artık NATO’nun sadece bir askeri örgütlenme olmadığı gerçeği ile karşı karşıyayız. NATO savaş teknolojisi için büyük bir pazardır ve bu pazardan üretici firmalar için profesyonel müşterisi üye ülkelerdir. Karşısında örgütlü bir güç olmadığı içinde rahat bir şekilde genişlemekte ve bu genişleme ile üye ülkeler arasında oluşabilecek sorunlar karşısında bağımlılık ilişkisine dayanarak sorun çözme ve kriz yönetme birimini kurmuştur. NATO yeni bir dünyanın inşaatı için üstüne düşen görevi savaş baronların ihtiyacına göre yapmakta ve kapitalist sistemin en önemli restorasyon aracıdır.
Karadağ yakında NATO üyesi olacaktır. Savaştan beslenen firmamlar için yeni bir pazar olmuş olacaktır.   Suriye ve Irak iç savaşında denene silahlar yeni yaratılan düşmana karşı kullanılmaya devam edecek, oluşan mülteci akımına karşı duvar örülerek sadece çatışmanın olduğu topraklarda doğma şansızlığına nail olmuş insanların kanı üzerine ticaret ve sistem varlığını geliştirmeye ve korumaya devam edecektir.


İsmail Cem Özkan

4 Aralık 2015 Cuma

İç dinamikler mi, dış dinamikler mi?

İç dinamikler mi, dış dinamikler mi?

Ülkemiz tarihi içinde Gezi Direnişi dışında iç dinamiklerin ortaya çıkarmış olduğu büyük bir kitlesel hareket 15- 16 Haziran dışında benim bildiğim ilerici anlamda bir halk ve sınıf hareketi yoktur.  15 – 16 Haziran Direnişi elde somut bir tarih veri bırakırken, Gazi Direnişi daha çok soyut birikim bırakmış ama ileride somut sonuçlar doğuracak verileri kitlelere hediye etmiştir.
Ülkemiz tarihi genelde dış dinamiklerin ihtiyaçlarına göre şekillenmiş, onların belirlediği rotada hareket etmiştir. Osmanlı teknoloji anlamda üstünlüğünü kaybettiği günden bu yana tarih çizgimiz teknolojik üstünlüğü ve güneş hiçbir zaman ülkeleri sınırları içinde batmayan emperyalist ülkelerin çıkarlarına uygun olarak şekillenmiş ve sürekli küçülmüştür.
Gezi Direnişi çok yakın zamanda gerçekleşmiş ama hala etkisi devam eden bir direniştir. Ülke sathında hemen hemen her yerde etkisi görülen direniş, bir saman alevi gibi hızla sönmüş gibi durmaktadır. Ki bu kadar büyük ve ülke sathına yayılmış başka bir hareket yakın tarihimiz içinde yoktur. Ülke içinde yer alan her kültür, her katman bu direniş içinde kendisini ifade etmiştir.
Her ne kadar İstanbul merkezli gibi gözüken direniş, aslında her barikatın kurulduğu noktada kendi merkezini yaratmış ve kendisine özgü ama bir biri ile bağlantılı kendiliğinden bir organik yapı oluşturmuştu.  Bütün bu gelişmelere rağmen, nasıl oldu da saman alevi gibi birden ve hızlı bir şekilde kor haline dönüştü sorusuna verilecek yanıt bugün daha can alıcı şekilde ortada durmaktadır.
İç dinamiğimiz büyük bir değişime imzasını atacakken, nasıl oldu da değişim yerine daha da ağırlaşan karanlık zamanı körükledi. Devrim başarıya ulaşmadığında elbette karşı devrimin zaferini geçici olarak yaratır ve o geçici süreç erk sahibine beklemediği bir güç kazandırır.
Gezi Direnişi erk sahibi iktidar partisini daha da devletleştirmiş, iktidara yönelik her türlü eleştiri bile tahammül sınırını aşan baskı ile karşılığını bulmuştur. Yasal düzenlemeleri yapan erk sahibi her türlü toplumsal kıpırdanmayı zor ile bastırmayı ve kendi gücünü zor ile korumayı seçmiştir.
Zor, seçim ile kendisini ‘demokratik’ olarak dünyaya dayatmıştır. ‘Halk beni seçiyor’ derken kendi karşıtını nefret duygusu ile besleyerek bir cepheleşmeyi bilinçli bir strateji olarak uygulamıştır. Taraflar bir birine karşı nefret duyguları ile bakmakta ve duygusal tepkilere hukuki çerçeveler yaratılmaktadır.
Gezi Direnişi süreklilik sağlanamadığından ilerici bir adım için fırsat kaçmıştır, iç dinamikler ülkenin kader çizgisini değiştirememiştir. Peki, bizim tarihimize etki eden güç olan dış dinamikler?
Ülkemizin çevresinde Hibrit Savaş adı verilen kirli bir savaş devam etmektedir. Bu savaş üçüncü dünya savaşının da nüvelerini içinde barındırmaktadır. Ortadoğu topraklarında bütün dünyanın askeri güçleri kendilerini göstermektedir. Savaş fuar alanlarında görücüye çıkan askeri araçlar bu savaş bölgesinde test edilmekte ve korku içinde yaşayan iktidarlara satılmaktadır.
Ülkemiz tarihine dikkatli bir şekilde bakarsak göreceğimiz her kırılma noktası bir dış olayın sonucunda bize verilen yeni rota çizgisine rastlarız. Bu rotalar ülkemizin çıkarına olmadığı yaşadığımız bugün ki kaos ve kriz ortamına bakarak rahatlıkla söyleyebiliriz. 
18 Şubat 1952 tarihimiz içinde en önemli gündür, çünkü o gün devlet yapımız ve anlayışımız netleşmiştir. Türkiye Cumhuriyeti kurulurken her ne kadar kapitalist düzen içinde kendimizi bir yerlerde ifade etmiş olsak da 1952 yılı artık dönüşü olmayan bir çizginin de netleşmesidir. NATO şemsiyesi altında güvendeydik!
NATO bilgisi ve yönlendirmesi dahilinde ilk dıştan gelen müdahalemizi 1960 yılının 27 Mayıs günü yaşayacaktık. Onu takip eden darbeler dış müdahalenin dokunuşlarına ve küçük düzenlemelerine işbirlikçiler eli ile nasıl olduğunu kavrayacaktık.
12 Eylül 1980 darbesi o güne kadar gelmiş olan tüm devlet alışkanlıklarının ret edilmesine ve yeni bir düzenin ihtiyacına göre devlet yapılandırılacaktı. Avrupa yolunda olduğuna inandırıldığımız trende artık vagonlara oturup normal seyahat edebilecektik ama gidilen rotayı ilerleyen zamanlarda fark edecektik. Tren Avrupa yerine Ortadoğu çöllerine gidiyordu. Biz meğer o güne kadar Ortadoğu’ya giden trende Avrupa’ya doğru koşuyormuşuz! Tren ile ilk defa aynı yöne bakan bir rotadaydık ve Ortadoğu’ya uygun siyasi yapıların iktidarlarını yaşayarak öğrenecektik. Bizden önce İran, Pakistan, Afganistan gibi ülkelerin yaşadığı kaderi gecikmeli olarak bizde yaşamaya başlıyorduk! Yeşil kuşağın bir parçasıydık, bize verilen yeni rolde ona uygun liderleri eşliğinde hayata geçiyordu. BOP (Büyük Ortadoğu Projesi) eşbaşkanı, Dinlerarası Diyalog eşbaşkanı, strateji ortaklık gibi kavramlar siyasi literatürümüze giriyordu.
Evrensel yaşanan krize çareyi savaş sektöründe bulanlar, yeni çatışma ortamını ve nedenini Ortadoğu topraklarında hazır bulacaklar ve orada kitlesel kıyımlara sebep olacaklardır. Irak işgali sırasında milyonlarca insan öldürülecek ve ülke bir parça içinde üç ayrı katmana bölünerek çatışmanın istikrarlı olması sağlandı. Başka coğrafyalarda barış yerine savaş, emperyalist ülkeler için iç barış ve ekonomik refah anlamına geldi. Dağılan devlet yapılarını yeni ihtiyaca göre restore etmek için zaman kazanmaları anlamındadır.
İsmet İnönü’ye mal edilen bir söz vardır,  “Yeni şartlarda yeni bir dünya kurulur ve Türkiye de bu dünyada yerini bulur.” Bu cümle aslında yazdığım yazının da ana fikrini oluşturuyor. O ana fikirde bizim iç dinamiklerimiz ile değil, dışarıda ki gelişmeye uygun olarak yerimizi alırız… Siyasi erk söz sahibidir ve onun belirleyici olduğunu vurgular.
Bugünlerde yaşadığımız kaos ve kriz ortamından ne yazık ki iç dinamiklerin gücü ile değil, dış ülkelerin çatışması ve anlaşmaları sonucunda bize biçilen rol sonucunda olacaktır. Peki, bu öngörü mutlak doğru mu, elbette değil, örgütlenen bir sol bu mutlak doğru gibi gözüken kader çizgisini parçalayıp, kendisine özgü bir çizgi de yaratabilir. O da ancak örgütlü bir güç ve müttefik ilişkisi ile olabilir…

İsmail Cem Özkan