Galata Gazete


8 Şubat 2018 Perşembe

Kurtuluş Kendini Anlatıyor…

Kurtuluş Kendini Anlatıyor…

“Yıkmaya çalıştığınız şeye benzerseniz, ortaya çıkan felaketin telafisi olmaz.”

Bu sıralar 12 Eylül öncesi ve kısa sonrası anıları okuyorum. Anılarda Devrimci Yolcular Kurtuluşçulara KSD demeye itina ettiklerini belirtiyorlar ama kaderin bir cilvesine bakın ki Dev-Yol ana davası savunmasında kendilerini bir “dergi çevresi” olarak tanımladılar...

Kime niyet, kime kısmet...

Dergi çevreleri, dergi çevresi olarak elbette kalmadılar ama gerçek anlamda da örgüt olamadılar, örgütlenme yolunda adım atmışlar ama günün acil sorunlarına yanıt aramaktan, gelmekte olan “freni boşalmış kamyonun” nereye vuracağını da fark etmiş olmalarına rağmen acil sorunların peşinden ayrılamamışlar... Bu durumun kendilerince belki yüzlerce açıklamasını bulmuş olabilirler ama sonuç ortada. Yenilmiş bir sol!

Miras, yenilgi ile devredilmişti…

“THKP-C örgütlenmesi silahlı eylemlere henüz hazır değildi, bir anlık ihtiyaçtan doğan ilişkiler üzerinden giden bir süreç vardı. THKO silahlı mücadeleyi başlatması THKP-C önderliğini düşünülenden erkenden silahlı mücadeleye sevk etti. Rekabet ve onlar yaparsa ben de yaparım hırsı ölüme giden yolu açıyordu.”

“Tarihte ne olduysa öyle olması gerektiği, başka türlü olamayacağı için öyle olmuştur". Marx

Erken ve hazırlıksız girilen kavga THKP-C önderliği için Kızıdere’nin yolunu açıyordu…

Kızıdere bir dönemin kapandığını ilan ediyordu.

1974 yılından sonra ki solun yükselme dönemi, o güne kadar olan örgütlenme şamasında sol örgütlerin yenilgisi üzerine oldu.

Kızıldere sonrası Türkiye yeni bir yol ayrımına doğru ilk adımını atıyordu. O dönemde yenilgi ile çıkan THKP-C taraftarları ne yapmalı, nasıl bir arada olunmalı konularında kendi aralarında tartışmaya veya görüş alış verişine başlamışlardı. 

Cezaevinden çıkan kadroların bir araya gelerek yol haritasını çizme süreci daha çok geçmiş arkadaşlıklar üzerinden kuruludur. Yol, yol ayrımı ile kendisine kulvar açacaktır.

Ankara’da birkaç noktada buluşmalar gerçekleşmeye başlamıştır. O noktalarda tartışma içinde yer alanlar “doğal” merkez olacaklardı. THKP-C yeni yoluna bu doğal merkezin etrafında kendi kulvarını açacaktır.

Kurtuluş Kendini Anlatıyor – Kurucular I ve II bu süreci ilk elden Kurtuluş Hareketi penceresinden okumuştuk. Elimizde tuttuğumuz iki kitap ise; (Kurtuluş Kendini Anlatıyor -3, Fırtınalı Bir Denizdir İçimiz, Kurtuluş Kendini Anlatıyor -4, Daha Dinmiş Değil Fırtına) daha ağırlıkta ikinci halka olarak kabul edilen Merkez Komitesi dışında kalan kurucuların döneme ilişkin görüşleri, anıları ve eleştirileri ile önümüze başka bir tarihi perspektif sunuyor.

Kitapta yer alan bütün devrimcilerin kendi geçmişlerine belli bir mesafeden ve soğukkanlı baktıklarını söylemek gereklidir. Ama hikayenin bütününe baktığımızda anlatanların kendi geçmişleri, aslında salt kendi geçmişleri olmadığı, Türkiye Sosyalist hareketinin 1960’lardan bugüne kadar ki politik süreci olduğu gerçeği ile karşı karşıyayız Yani Kurtuluş salt kendini anlatmıyor.

“12Eylül gelinceye kadar hep faşistlerle kavga halindeydik. Bizi ayakta tutan, diri tutan şey buydu.”

Elimizde tuttuğumuz iki cilt olarak yayınlanan ‘Kurtuluş Kendisini Anlatıyor’ kitabında Kurtuluş’un oluşmasında hayatlarını ortaya koymuş, inançlı, hiçbir karşılık beklemeden tüm benlikleri ile kavganın içinde bulmuş insanların anıları ve döneme yönelik eleştirilen bakışlarını okumaktayız. Onların anıları ve eleştirel yaklaşımları aslında dünün eleştirisi gibi gelebilir ama aslında bugünü eleştirmektedir. Bugün dahi yan yana gelemeyişimizin temelinde ki sorunlar, geçmişimizden kaynaklanan kibirli, “her şeyi bilen” anlayışımız ve davranışlarımızın bütünüdür.

“Farklılıklar, ayrılıkta rol almış olan insanların düşünsel dünyasında embriyonal olarak mevcutmuş.”

12 Mart yenilgisi sonrası olan tartışmalarda ayrılıklar ideolojik değil, kişisel tutumlardan kaynaklandığını ve “doğal” liderlerin kendilerini farklı bir şekilde tanımlamaları ve konumlandırmaları, onları tanımlayanların duygu ve düşüncelerinden farklılık arz ettiğini yaşanan sürecin eleştirel bakışında ortaya çıkmaktadır
.
“Nasuh; “Bizim ilişkimiz güvene dayalı bir birliktelikti, Kaçaroğlu bu güveni yıktı, o nedenle ayrıldım.” dedi.  Bu sırada Mahir Sayın ile Oğuzhan Müftüoğlu “Kesintisizler” eleştirel bakış açısı ile incelemeye devam ediyordu. Sonuçta iki örgütün doğal kurucular olarak kabul edilenler arasında bir “güven” sorunu çıkmış ve ayrılığın temeli belki de daha önce atılmıştı. Yol ayrımı kaçınılmazdı ve o kaçınılmaz gerçekleşmişti.  Bu belki de ilk kırılmaydı, ayrılıklar daha önce de olmuştu ama bu kırılmanın travması örgütler ayakta kaldığı sürece devam etti.”

“O koşullarda devrimin milimetrik çıkarını düşünen insanların ayrılmaması gerekirdi.”

Ankara Şehir Derneği (Şeh-Der) siyasi kopuş ve ayrılığın temellerini atarken başka açıdan da rekabetin ve kim daha fazla THKP-C geleneğine sahip çıkacağı yarışının da fitilini ateşliyordu. Devrimci Yol kurucu kadrosu Mahir Çayan’ın tezlerini “olduğu gibi” savunduğunu iddia ederek kendisini tanımlarken, daha sonra Kurtuluş olarak kendisini ifade edecekler eleştirel olarak yaklaştıklarını ama olduğu gibi geçmişe sahip çıktıklarını iddia edeceklerdi.

Bu toplantıda taraflar birbirlerine bakarak kendilerini tanımlamışlardı ve 12 Eylül yenilgisine kadar olan süreçte çatışmalar, kavgalar, ölümler bu rekabetin birer yansıması olarak sürekli kendisini anımsatacaktır. Aynı çevreye, aynı kitleye, birbirine yakın örgütlenme modeli ile yenilgi kaçınılmaz olarak her iki tarafı farklı tarihi süreçler içinde yakalayacaktı.

“1970’li yıllarda inanılmaz bir cesaret, atılganlık ve enerji ile sürülmüş olduğu çalışmaların yarattığı sonuçtur.”

Devrimci Gençlik dergisi ayrılık sonrası çıkmış ve daha sonra Devrimci Yol’a doğru eğilecekti. Kitleselleşme ve ülke sathında kadroların hareketi Kurtuluş çevresinde bir an önce bizde başlayalım algısını güçlendirmiş ve “Yol Ayrımı” ile örgütlenme yolunda somut ilk adımı atmışlar.

“Politik faaliyet gösteren bir örgüt, kendi varlığını gizlemez, bağlantı ve ilişkilerini gizler.”

Haziran 1976 yılında Kurtuluş Sosyalist Dergi (KSD) yayın hayatına başlamış ve örgütlü çalışmalarına merkezi bir şekil vermişler. Kurtuluş THKP-C mirasına eleştirel sahip çıkan ama aynı zamanda tarihsel olarak sahiplenme olarak kendisini ifade etmiştir. Geçici Merkez Organı Ocak 1977 yılında oluşturarak örgütsel inşasına devam etti, Büyük illerde yerel komiteler kurdu.

Elbette oluşan her yapı gibi topluma müdahil olmak ve kedi gücünü görmek için kampanyalar düzenledi. Kitleselleşen bir hareket elbette devletin de ilgi odağı olması kaçınılmazdır.

29 Ekim 1978 yılında Ankara’da Kurtuluş hareketinin merkezinde yer alan kişilere yönelik “ak operasyon” olmuş. O gün sivil kıyafetler ile bir grup kendisini illegal gören ve ona göre örgütlü gören kişilerin evlerine akşam saatlerinde 19 – 20.00 gibi saatlerde eş zamanlı baskın yapılmış ve hiç konuşmadan ayrılmışlar. Yalnız Mahir Sayın o gün gözaltına alınmış. Ertesi gün öğlen saatlerinde Mahir gelmiş... Olayın aslı ne olduğunun aslında pek bir önemi yok, “bal kabağı gibi hepimiz açıktaymışız, güya biz gizli örgütüz.”

Örgüt o operasyondan sonra kendisince önlem almış ve lider kadrosunun bir bölümünü Ankara’dan İstanbul’a almıştır. Bu arada yayın hayatına yeni çıkardığı dergiler ile devam etmektedir.

“Temelsiz ajitasyon ve propagandanın aşırı kullanımı, giderek, beklenen sonuçların tersini doğurur. Propaganda, ajitasyon çok önemli bir sanattır. Çizgi ötesine geçtin mi tersini üretirsin. Biz de çizgi ötesine geçen şeyler yapmaya başlayınca, sokak çatışmalarının hızla artması ve yaygınlaşmasının da etkisiyle bir süre sonra kitlesel hareketlerde daralmalar görmeye başladık.

“Memleketin en kral devrimcileri ve 1971’in esas mirasçıları biziz! Tabii böyle hissedersen herkesle ilişkine bu durum şekilde yansıyor… Bu his bir kibir gibi geldi oturdu bizim üstümüze ve ondan sonraki bütün hayatımız boyunca bir virüs gibi içimizde durdu.”

Rekabet ve sekterlik…

Sol içi çatışma gündemdedir. O gün kimse çatışmanın sonuçları hakkında uzun vadeli düşünmez, amacına ulaşınca çatışma sonlandırma görüşmeleri başlar ve sonlanır. Kısa vadeli çıkarlar uzun vadeli solun toplumdan kopmasına yol açacaktı. 12 Eylül’e giden süreçte devlet, sol iç çatışmayı sadece izliyor ve olayların arasına girmemeye özen gösteriyordu.

“Kurtuluş Devrimci Yol çatışmasında sanki polis şehri terk etmiş, meydanı çatışanlara bırakmış gibiydi, kısaca “çatış çatışabildiğin kadar” diyordu.”

Sol içi çatışmalar da daha ağırlıkta “bende varım, beni dikkate alın” boyutunda kendisine alan açma mücadelesi şeklinde oluyordu ve genelde bir fraksiyonun hakim olduğu yerde diğer fraksiyonların yaşama ve propaganda hakkı genelde tanınmazdı...

“Kendini orada kanıtlamak isteyen, icabında ‘Biz faşistler karşısında gerilemiyoruz, devlet karşısında gerilemiyoruz da sizin karşınızda mı gerileyeceğiz?’ dilini de kullanan bir örgüttük. Çatışmayı yatıştırıp gündemden çıkarmak yerine, ancak belli bir güç dengesi oluşturup, ondan sonra problemin çözümünü sağlamaya dönük tutum alıyorduk.”

“Gazetelerimizde, dergilerimizde, bunlar yanlış şeyler, bizim temel şiarımız ‘İlkelerde savaş, devrimci kardeşlik’ filan desek de o çatışmalarda, tabiri caizse ‘Biz de sizin kadar delikanlıyız’ tarzı bir duruşumuz vardı.

Çatışmalar biri bitiyor öteki başlıyordu. Sol bir yandan kendi içi ile kavga ederken faşistler ile parçalanmış ülkede kurtarılmış bölgelerin sınırında çatışmaya devam ediyordu. Ülke bir kaosun içindeydi ve toplu katliamların da artık hayatımızın içine girmesi söz konusu olmaya başlamıştı. Maraş, Çorum, Sivas olayları o güne kadar yapılan direniş hattının farklılaşması anlamına geliyordu. Sıkıyönetim altında ülke 12 Eylül’e doğru göz göre göre adımını atıyordu.

“Kibirli insanlar kendi haklılığını kanıtlayabilmek için düşmanlığı beslerler ve uzlaşmaz çatışmaları körüklerler.”

Maraş katliamından sonra…

“Maraş katliamından sonraki süreçte sosyalistler arasındaki dayanışmanın artması gerekirken azalması, birbiriyle daha çok boğuşur hale gelmeleri, toplumsal mücadelenin yeniden yükselmesini, canlanmasını ilerletecek kanalları yapabilmemizi engelledi.”

Sol artık yükseliş döneminde değildi, durağan hatta birçok bölgede gerileme sürecine girmişti, çünkü devrimci devrimciyi öldürmesi toplum içinde hoş karşılanmıyor ve halk o öldürenlerin yanından uzaklaşıyordu.

“Burjuvaziye karşı çok yönlü mücadelede, aynı tarafta olduğumuzu birbirimize anlatamadık.”

12 Eylül darbe marşları okunduğu gün faşistler sokaklardan çekilmeyip devrimcilerin olduğu tarafa doğru saldırılarını devam ettirmiş olsalardı acaba 12 Eylül başarılı olur muydu? Darbenin en büyük başarısı bence faşistlerin sokaktan çekilmiş olması ve sonra darbecilerin oyuna gelmiş olmasıdır... Çünkü devrimciler o zamana kadar antifaşist bir mücadele yapıyordu ve savunmada kendisini öyle konumlandırmıştı. Örgütsel yapıları ve kurumlaşamamış ilişkileri yenilgiye açılan kapının anahtarını darbecilerin eline vermiştir.  

Hırs ve kibir yok edicidir...

Darbeciler solun gücünü test eden birçok olaya imza atmış ve o operasyonlardan elde ettikleri veriler ile kendi stratejilerini çoktan çizmiş olduklarını 12 Eylül sonrası başlayan operasyonlardan anlıyoruz. 

“İçimizde küçük devletçikler ya da küçük diktatörlükler yaratarak sınıflı toplumdan kurtulamayız.”

12 Eylül darbesinin ardından ortalıkta kalmışlık hissi…

“Birçok insan kelle koltukta dolaşıyor ve yaptığı her eylemin örgüt için yaptığını düşünüyor ama o örgüt üyesi bile değil, böyle şey olur mu?”

12 Eylül aslında bizim yüzümüze başka gerçekleri de vuruyordu. Örgütler gelmekte olanı biliyordu ama ona göre kendilerini hazırlamamışlardı. Örgütler arasında yapılan görüşmelerde boşa düşmüştü. Kadrolar o güne kadar “profesyonel” olduklarını düşünüyorlardı ve örgütlerin kendilerine bakacağını içselleştirmişlerdi belki de ama örgütün maddi gücü ve lojistiği bu beklentiye uygun değildi. Çözülmeler hayal kırıkları ile başlamıştı. Bazıları itirafçı olmuş, bazıları direnmişti ama örgütün küçülmesi ve gittikçe yok olmasını engelleyecek yeni bir örgütsel önlemler çare olmamıştı. O güne kadar görünmeyen tüzük ve teknik tartışmalar gündeme gelmişti. Yakalanınca mahkemede örgüt savunulup savunulmayacağı dahi belirsizliğini koruyordu. Kendileri bir dergi çevresi olarak mı tanıtacaklardı kadroları? Direnişte ve mahkemede neyi gündem yapacaktı kadrolar ve kadro gibi görenler… Belirsizliklerin aslında ne kadar çok olduğu gerçeğini ortaya çıkarmıştı darbe… Varmış gibi kabul edilenlerin aslında yok olduğu, gözlerde büyütülen birçok şeyin aslında var olmadığı gerçeği ile karşı karşıya geliniyordu.

“Tezgaha getirilen gençlik, ölümün ucundan dönen ve kendi sesini düne bırakanların hikayesinde bir çok ayrıntı bugün gözükmüyorsa elbette yenilginin üzerimize bıraktığı etkisi olduğunu düşünüyorum…”

Olayların etkisi ile o güne kadar gözükmeyen birçok olgu gözükür ve göze batar olmuştu.

“Sosyalizm ve dünya devrimine ilişkin yazılmış olan şeyleri, tüm detaylarıyla araştıramadık. Pratik faaliyet ve tek yanlı okumalarımızdan bunlara sıra gelmedi. Sanki bir şeyi kaçıracakmışız gibi, dar pratikçiliğe hapsolurken enerjimizi entelektüel derinleşmemize aktaramadık.”

Belki baştan birileri de kendilerini daha alçak gönüllü görmüş olsaydı ve “her şeyi yaparız, bize bir şey olmaz” anlayışı içinde olmadan, geçmiş yenilgilerin tecrübeleri ile örgütlü bir yapı için adım atılmış olsaydı... Günün acil sorunlarına yanıt verelim derken, örgütlü ve kalıcı olmak gözden kaçmış, olaylar öyle bir savurmuş ki, bir çok insan bedelini işkence tezgahlarına son nefesini bırakarak verdi.

Kadrolar eziliyordu. İşkenceler sadece DAL ile sınırlı kalmamış, cezaevleri birer işkence merkezine döndürülmüştür. İnsan onurunu postalların altına alanlar ülkenin yeni rotasını ılımlı İslam’a ve liberal ekonomiye döndürmüştü ve bunun ilk işaretini Maraş katliamı ile açıkça ülkemizde ilan etmişlerdi. Dünya küreselleşme politikalarına doğru adım atarken ülkemizde de yeni rotasını oturtmaya çalışıyorlardı.

“Önder kadrosunda yer alan arkadaşlarında yeterli kadar okumaya vakit ayırmadıklarını düşünüyorum, eğer onlar yeteri kadar okuyabilse ve araştırabilselerdi bizlere sağlıklı yol gösterebilirlerdi.”

“78 kuşağının fedakar ve adanmış insanları, kapalı bütün kapıları açmak üzere, arkasına bile bakmadan ileri atlıyordu. Çok iyi mühendisler, doktorlar, avukatlar, eğitimciler de olabilirlerdi. Herkes eğitimini tamamlayabilirdi. Ama olmadı…”

Vicdan, bir solcunun çantasında, kalbinde, göğsünde taşıması gereken ve hiçbir zaman vazgeçmemesi gereken en önemli unsurdur. Eğer bir başkasının hayatını etkileyecek bir eylemliliğin içerisinde bulunuyorsanız vicdanlı olmak bir zorunluluktur. Sizin onu anlama, değerlendirme, onun koşullarını gözetme zorunluluğunuz vardır. Siz bir insanın hayatına mal olacak bir süreci sadece kararla, kuralla, kaba direktif yansıtarak geçiştiremezsiniz, geçiştirmemelisiniz.”

Hikayeleri aslında hepimizin hikayesidir, şöyle ya da böyle benzer süreçlerden geçtik, ortak bir kavganın ortak yenilgisini farklı farklı yaşadık ve geçmişin bizim üzerimizde bıraktığı etki bugün dostluklar içinde hala varlığını koruyor.

“Hepimiz özür dilemeyiz. Çünkü arkadaşlarımızdan herhangi birinin yapmış olduğu yanlışlık, hepimizi bağlar. Bunlar bize ait yanlışlıklardır, ortak ürünümüzdür.”

Yazıda birçok alıntı yaptım ama isimleri bilerek kullanmadım, geçmişin dergilerine bir çağrışım yaparak… İsimsiz yazılar ile çıkan dergiler ile hayatı anlamaya çalıştık… İsimsiz yazılara bakarak birbirimizi eleştirdik, kavga ettik… Sonuç, yenildik… Bir ders değil binlerce ders çıkarılmalıdır. Tek yönlü okumanın hakim olduğu süreç bizi yenilgilere götürdü, gelmekte olanları daha önceden anlayıp ona göre tedbir alamadık… bugün dahi bir çok anıları okurken “bizden” olan arkadaşlarımızın anılarını okumaya özen gösteriyoruz, diğerleri hala yok… Var olan siyasi partiler, dergi çevreleri sanki hiçbir şey yaşanmamış gibi geçmişin ilişkilerini devam ettiriyor… Bizim dergimiz, gazetemiz, bizim örgütümüz, bizim derken acılar ile yoğrulmuş kuşağın alın terlerini, acı ile işkence duvarlarına bıraktıkları sesleri, vicdanlarında mahkum ettikleri hataları yok saymak yeniden yeniden yanı süreci yaşamak anlamına gelmektedir…

Hepimiz hala geçmişin hatalarını aynen tekrar ediyorsak özür dilemeye bile gerek yok demektir… Geçmişin eleştirisi hatalardan ders çıkarılmışsa olur… bugün aynı geçmişten gelenlerin bir birini ötekileştirdiği ve yok saydığı süreci ne yazık ki yaşıyoruz, ortak ne yaparız yerine hala benim şemsiyemin altında bana uysun beklentisi ile kibir ile hayata bakmaya devam ediyoruz… Kibir ne yazık ki başarı getirmiyor, acıdan başka…

İsmail Cem Özkan

Kurtuluş Kendini Anlatıyor -3
Fırtınalı Bir Denizdir İçimiz
İsmail Metin Ayçiçeği, İzzet Köylüoğlu, Mustafa Öztürk, Saim Koç, Seyfi Öngider, Ziya Sümer
Dipnot yayınları, Ankara 2016
ISBN: 978-605-4878-92-5


Kurtuluş Kendini Anlatıyor -4
Daha Dinmiş Değil Fırtına
Burhan Tanrıverdi, Celal Polat, Doğan Fırtına, Haşim Barış, Süleyman Toklu
Dipnot yayınları, Ankara 2017
ISBN: 978-605-4878-92-5

2 Şubat 2018 Cuma

Karmakarışık

Karmakarışık

Ray Cooney, öyküleri genellikle, yanlış anlamalara ve bunun sonucunda ortaya çıkan, içinden çıkılması güç, karışık durumlara dayanan bu tür. Ray Cooney oyunlarında çağımız İngiliz toplumunun toplumsal ve siyasal düzenine ve yerleşik ahlak anlayışına temelinden sarsıcı olmayan, daha çok iğneleyici ve rahatsız edici bir eleştirel bakışını buluruz. Aslında oyunun geçtiği dönem İngiliz toplumunun alışkanlıklarının yıkıldığı, ulus devletinin değişime uğradığı bir kırılma dönemine işaret etmektedir. Bu dönemde geçmişin eleştirileri bilerek öne çıkarılmıştır. Geçmişin eleştirisi, alışkanlıkların ve o alışkanlıkların yaratmış olduğu yanlış anlamalarında temelidir. Yeni bir topluma ve devlete ihtiyaç vardır ama bu devlet küresel sermayenin ihtiyacını karşılayan ve sermaye önünde olan tüm sınırların kalması gerektiğini belirten bir istem söz konusudur.

Geçmişin eleştirisi mizahın bir parçasıdır, iğneleyici bakış açısını kullanırken, rahatsız toplumu da rahatsız edici bir eleştirisi söz konusudur. Otel odasında iktidarda ki Muhafazakar Partinin bir bakanı ve muhalefette olan İşçi Partisinde çalışan bir sekreterin kaçamağı söz konusudur. İkisi de evlidir. İkisi de yanı şekilde riski göze almıştır. İkisi de dışarıdan bakıldığında İngiliz toplumun örnek kişileridir. İngiliz ahlakı bu kaçamağı hoş görmez, bugün dahi Avrupa’da bu tür ilişkilerde yakalananların istifa kurumu ile karşı karşıya gelir. Gerçi Teacher döneminden sonra bu ahlaki yapıda değişmiştir. Otel odasında önce bahşiş ile başlayan trafik, sonra rüşvete döner. Bir bakan rüşvet vermektedir, bakanın Özel Kalem Müdürü bu rüşvet çarkının içinde oluşan kaos ile birlikte bir parçası olacaktır. Sekreterin kocası ve onun tuttuğu özel dedektif, otel müdürü, Rus bir otel çalışanı, ki burada aslında Avrupa iş dünyasına da bir gönderme yapmaktadır, Özel Kalem Müdürü ve onun annesine bakan sağlık çalışanı… sahne komedisi, tempolu, beklenmeyen tepkiler ve kara mizahı ortaya çıkaran ortamların yaratılması ve söndürülmesi…

80'li yıllarda, Teacher döneminin bir bakanını otele yerleştirmiştir. (İzlediğimiz oyunda zaman ve ülke bilerek yok sayılmış, bu sayede evrensel bir komedi izlenimi veriyor ilk anda) İşçi Partisi'nin sekreterlerinden biriyle bir gecelik bir kaçamak yapmak üzere, bir otel odası tutan bakan, bu odada bir cesetle karşılaşınca içinden çıkılmaz duruma gelecek olay örgüsü de işlemeye başlar. Bakan ve sekreter, kaçamaklarının ortaya çıkmaması için cesedi yetkililere bildirmezler. Bakan, en güvenilir adamı olan, özel kalem müdüründen yardım ister ve ikisi birlikte bu cesedi, kimseye görünmeden ortadan kaldırmaya çalışırlar. Zamanla bu cesedin, sekreterin kocası tarafından tutulmuş bir özel dedektif olduğu ortaya çıkar. Üstelik kadının kocası da otelde, onların peşindedir. Daha sonra bakanın karısının da otele gelmesiyle işler iyice karışır. Dahası ceset aslında ölmemiş, yalnızca bayılmıştır ve bir süre sonra ayılarak, o da oyun içindeki yerini alır.

Bakan ve özel kalem müdürü birdenbire kendilerini ortasında buldukları bu beladan kurtulmaya çalışırken, bir yandan da otelin müdürüne, meraklı bir garsona, sekreterin kocasına, bakanın karısına ve en sonunda da dirilen cesede türlü açıklamalar yapmak zorunda kalırlar ve bu sırada söylenen yalanlar, oyun ilerledikçe karışıklığın dozunu giderek arttırır…

Oyunun sahne düzeni bir odadır ve odaya açılan kapılardan oluşmaktadır. Kapılardan biri dolaba açılır ki, oyunun odak noktası gibidir. Pencere yan odaya geçilen balkondur. Odanın ortasında bir koltuk vardır, koltuk aynı zamanda oyuncuların en çok kullanacağı bir alandır. Yeri geldiğinde bir psikiyatrisin koltuğu, yeri geldiğinde içli koltuk işlevini görür. Oyun boyunca sahne sabittir. Dekor gibi ışık da oyun boyunca sabittir. Oyunun akışı diyaloglardadır, diyaloglar olayın akışını hızlandırmakta ya da yeri geldiğinde sakinleştirmektedir. Oyuncular arasında ses uyumu sahne komedisinde önemlidir, çünkü her oyuncunun sesi karakterini belirleyen konumundadır. Oyuncuların en büyük destekçisi mimiklerdir. Ses, hareket ve mimikler seyirciye bir şeyleri hissettirmektedir, kısaca anlatılmayanı hissedin demektedir.

Haldun Dormen yönetiminde sahnelere tekrar kazandırılan oyunda henüz isimlendiremediğim bir sorunun varlığını hissettim, nedense oyun boyunca oyunun içinde bol bol kahkaha atmam gereken yerde bir şey beni bu isteminden alıkoydu. Bir şeyin eksik olduğunu oyun boyunca hissettim…  

Usta (Haldun Dormen) bugün dahi sahnelere çıkarken, aynı zaman diliminde bir oyunu da yönetmen olarak sahneye taşımıştır. Usta bir tiyatro emekçisinin bu oyununu eğlenmek için izleyin… Eğlenmekten başka biraz İngiliz toplumunun ahlak anlayışına yapılmış eleştiriyi görürsünüz. Bize dair bir şey ararsanız, kendinizi çok zorlamanız gerekmektedir… Belki bazı esprileri bize yontabilirsiniz… Karmakarışık olan toplumumuzun mizaha ihtiyacı vardır ve ne yazık ki bizde mizah, mizah yapanı sadece içeriye göndermek için bir araca döndürüldü. Hoşgörünün sıfırlandığı bir zamanda, zamanın ruhu tarifini yapan ve yapmaya çalışan sanatın dili mutlaka oluşacak ve yeşerecektir. Her kırılmanın ve değişim döneminde toplumun ruhu ve beklentisini mizah dillendirebilir, mizahın olmadığı yerde biat ve güçlü olanın arzusuna boyun eğmek vardır…

Bizim de mizahımız bir gün sahne için oyun üretecek kadar özgür alan bulacaktır… Şimdilik dünya yazarlarının dili ile kendimizin söyleyemediği sorunları duyma umudunu koruyoruz… 

İsmail Cem Özkan



Karmakarışık
Yazar: Ray Cooney
Çevirmen: Haldun Dormen, Kemal Uzun
Yönetmen: Haldun Dormen
Dekor Tasarımı: Savaş Çevirel
Kostüm Tasarımı: Mihriban Oran
Işık Tasarımı: Serhat Akın
Koreografi: Yeşim Alıç
Yönetmen Yardımcısı: Erkan Taşdöğen
Yönetmen Asistanı: Osman Tunca Soysal
Oyuncular: Erkan Taşdöğen, Fatih Kahraman, Rüyam Dirin, Özden Çiftçi, Ali Ersin Yenar, Ebru Demirdöven, Aral Seskir, Sinan Cem Çabuk, Cem Şahin, Suzan Sabancı
Sahne Amiri: Oktay Uçar
Kondüvit: Zeynep Reha Dağarslan
Işık Kumanda: Atakan Talaş
Dekor Sorumlusu: Murat Kubal, Selçuk Oltuözer
Aksesuar Sorumlusu: Barış Akbaş
Erkek Terzi: Ali Egeli
Kadın Terzi: Zeliha Özduran
Perukacı: Ramazan Akbaş

Komik-İ Şehir Naşit Bey

Komik-İ Şehir Naşit Bey


1886'da İstanbul Şehzadebaşı'nda doğdu. Beyazıt Rüştiyesi’nden sonra eğitimini Mızıka-ı Hümayun’da tamamladı. Leman Hanımla evlendi, evli olduğu sırada Kantocu Amelya Hanım'a aşık oldu, bir süre sonra Leman Hanım'dan boşanıp, Emel adını alan Amelya Hanım ile evlenmiştir. Bu evlilikten olan çocukları Adile Naşit ve Selim Naşit Özcan da tiyatrocu olmuşlardır. Sanatçı, büyüdüğü ve tiyatro eğitimini aldığı aynı yerde 26 Nisan 1943'te hayata gözlerini yumdu.

Kısaca hayat hikayesi yukarıda ki gibidir ama o hayatın içinde yaşanmış, komik durumlar, trajediler, dramlar, gözyaşları ve yoksulluk ve yoksulluğun içinde zenginlik! Hayat çizgisini sahnelerin üzerine bırakılan tozların üzerine yazılanlar… Salonlar yıkılır, salonlar ile birlikte şehir değişir, eskiye ait ne varsa yerle bir olur ve yerlerine beton binalar dikerler. Kimse o şehri geçmişi ile birlikte anımsayamaz bile. Bizlerin yaşadığı tüm şehirler, evler anıları ile birlikte yağmalanmıştır, yağmalanan hayatların iz düşümleri, belki bir dönem birilerin hafızasına nakşedilen anılar yazıya dökülür ve gelecek kuşaklara aktarılır… Geçmişin büyük ustaları, büyük olan yanları, onların izinden gidenlerin onların gölgesinde geçmişin güzelliklerini gelecek kuşağa taşıyanlar, bu toprakların, bu şehirlerin mirası olanlar bir gün hayat bulur, yeniden yaratılır gerçekliği, yeniden acılara, mutluluklara, sahnenin tozuna bırakılan ses salonu doldurur… İşte Komik-İ Şehir Naşit Bey oyunu öyle bir şey! Yeniden kurgulanan bir hayatın gerçek yönleri bizi salonunun içinde bulur ve acı ile, hüzün karışık neşe ile izleriz…

Sahne ikiye ayrılmıştır, bir yanda yaşlı Naşit Bey, öte yanda henüz ustasının yanında olan Naşit ve sonra ki süreci. Ustasının öğüdünü hiçbir zaman kulak arkası etmeden sahnede nefes almaya devam eder, zor günler ne yazık ki insan yaşamının ayrılmaz parçasıdır, şaşalı, güzel günler kısa sürede geçer ama insana en çok dersi o zor yıllarda aldıklarıdır. Zor yıllarda bakılır gençliğe, hayata… Zor yılların eksik olan alkışı, aynı zamanda ekonomik dar boğaz demektir. Biriktirilenlerin satılmasıdır. Sahne sanatı ve geleneksel tiyatromuzun en zor yılları yeni gelişen teknoloji ve o teknolojinin ucuz bir şekilde şehirlerde kendisine mekan bulması ile olur. Geleneksel tiyatroyu sinema yok eder, onu da televizyon. Televizyon hala hakimiyetini koruyorsa iktidarın o işten hala nemalandığı ve halkı bir şekilde kategorize etmede aracı olmasıdır. Hakim sınıfların ihtiyacı meslekleri ortaya çıkarır veya yok eder. Hayatın içinde olanlar bu ihtiyaca cevap verecek atılımı ve değişimi zamanında yaratamazsa yok olmaya ve geçmişin anılarında yaşamaya mahkumdur…

İkinci dünya savaşının Avrupayı kasıp savurduğu yıllar, ülkemizde ekmeğin karne ile alındığı dönemdir. Orada ölümler bombalar ile olurken, ülkemizde ölümler ve göçler açlık ile olmaktadır… yakın tarihimizin bu acılı dönemi siyasi iktidarların bakın ha o günlere dönersiniz korkutmasının bir aracı olarak uzun yıllar işlevini gördü. Açlık ile toplumun yeniden biçimlendiği günlerde elbette zamanın ihtiyacına cevap verenler bolluk içinde yaşarken, ihtiyaç veremeyenlerin bir kenara atıldığı dönemdir. Her insan kendi bacağından asıldığı günler… Patron olanlar paranın kokusunu takip eder, onlar için geçmiş, gelenek, yaşanmışlıklar hiç önemli değildir, çünkü zor günlerin içinden birileri zoru para döndürecek, paraya döndüremeyenlerin elinde ise sadece geçmişin alkışlı günleri kalacaktır.

Komik-İ Şehir Naşit Bey oyunu adında geçen komik ibaresine aldanıp her sahnede güleceğiz diye düşünmeyin, her sahnesinde acı bir gülümseme mevcut… Büyük bir sanatçıyı bizler tanımadık, bu oyunlar, romanlar, öyküler ile tanımaya çalışıyoruz. Tarih olayları yazar, kişilerin gerçek hayatını es geçer. Hayat ayrı, olaylar ayrı gibidir. Oyunun sahne düzenlemesi oyunculara büyük imkan tanımaktadır, onları zora sokacak hiç ayrıntı yoktur. Işık oyun içinde çok iyi kurgulanmış, ışığı yönetenin marifetine kalmıştır. Çünkü oyunu çok dikkatli izlediğinde muhteşem bir şölen çıkaracaktır.  Oyun içinde kullanılan ve geçişleri bir birine bağlayan müzik başarılıdır ve o başarısı seyircilerde alkış olarak karşılığını bulmaktadır. Oyuncular kendilerine verilen role iyi çalışmışlar ve kaprisleri yoktur, hangi role uygun görülmüşlerse gönülden oynadıkları sahnedeki performansından görülmektedir. Oyun bir ustaya yakışır, geleneksel tiyatro ile modern tiyatronun bulunmasına şahitlik etmekteyiz.

Fırsatı olanları mutlaka izlemesi ve eğlenmesini istediğim bir sahne şöleni olmuş, gidin, görün ve siz de kendi görüşlerinizi ve bir ustana adanmış tiyatronun dili ile yapılmış şiiri okuyun.

İsmail Cem Özkan



Komik-İ Şehir Naşit Bey
Yazan : Gökhan Erarslan
Yöneten : Ali Yaylı
Dramaturgi : Hilmi Zafer Şahin
Sahne Tasarımı : Mehmet Emin Kaplan
Kostüm Tasarımı : Zuhal Soy
Işık Tasarımı : Cengiz Özdemir
Müzik        : Emrah Can Yaylı
Koreografi  : Özge Midilli
Efekt : Metin Taşkıran
Yönetmen Yardımcısı   : Musa Arslanali – Özgür Dağ – Ada Alize Ertem
Oyuncular:
Ada Alize Ertem, Ayberk Atilla, Bora Seçkin, Can Tarakçı, Emrah Can Yaylı, Erkan Akkoyunlu, Fahri Kıncır, Göksel Arslan, Kutay Kırşehirlioğlu, Mehmet Avdan, Metin Çoban, Naşit Özcan, Özgür Dağ, Rahmi Elhan, Semah Tuğsel, Sinan Bengier, Şeyda Arslan
Süre  : 110 Dakika / 2 Perde

27 Ocak 2018 Cumartesi

Ernani

Ernani

"Ernani ünlü İtalyan besteci Giuseppe Verdi'yi uluslararası sahnelere taşıyan ilk eseri olma özelliğini taşıyor. Kendisi de en çok sevdiği eseri olarak tanımlıyor. Victor Hugo’nun Hernani eserinden uyarlanan opera, Verdi tarafından 1844 yılında bestelendi. O günden bu yana birçok sahnede hayat bulmuştur.

Çok özel bir operanın ülkemizin sahnelerinde hayat bulması heyecan vericidir, çünkü bu “çok özel” olan bir eser ile karşılaşmak bir ayrıcalıktır. Bu ayrıcalığın getirmiş olduğu ön yargılar ile opera binasından adım atarken heyecanlı olmamak elde değildir. Çünkü biraz sonra izleyeceğiniz eser sizin hayatınız için o yaşanan anlık için bir nokta olacaktır. Büyük bir emek, yılların birikimi, bu güne kadar sanattan aldığınız hazzın en üst noktasına taşınması. Opera sizi farklı dünyalara taşıyacaktır, tüm sanat dallarının iç içe geçmiş hali ile… Trajedi, dram, kara mizah… İç içe geçmiş sanat dalları…

Sahne, görsellik, müzik, dans, ses… Hepsi bir bütün ve akıcı olması kaçınılmazdır, sizi salonun karanlık alanından farkı bir evrene taşıyacak, oturduğunuz koltuklar boş kalacaktır, çünkü sizin vicdanınızı ve ruhunuzu dışarıda yaşanan olumsuzlukların ötesinde başka bir dünyaya kısa da olsa alacaktır. Koltuk ısınmadan sizi müziğin notları ile başka dünyalara taşıyacak kanatlar hazırdır. Salona girdiğinizde, orkestranın aletleri ısıtmasının getirmiş olduğu ritmik olmayan notlar ilk merhabayı der. Botların ritmik olmayan havaya savrulması aletlerin ısınması kadar salonun da ısınmasına neden olur. Solan girdiğinizde sahne, kırımızı bir perde ile kapalıdır. Klasik bir görselin sürprizi perdenin arkasında. Dong sesinin duyulması ve ışığın kapanmasını oturduğunuz koltuktan sabırsızca beklemektesiniz…

''Aşk ve Haysiyet...''

Kastilya Kralı Don Carlos tarafından haksız yere suçlandırıldığı için yasadışı hayat süren, aslında bir Aragon dukasının oğlu olan Ernani çevresine adamlar toplayarak soygunlar yapmakta, İspanyol kişizadesi Don Ruy Gomez de Silvanın yeğeni Donna Elvira’yı sevmektedir. Don Ruy Gomez ise yeğeniyle evlenmeyi düşünmekte, kız sevmediği bu adamla evlenmek korkusu içinde öteden beri gönül verdiği Ernani’yi yardıma çağırmaktadır. Şatodaki odasının kapısı açılır içeri kızda gözü olan Don Carlos girer. Kral Elvira’ya aşkını açıklamaya koyulurken Ernani gözükmüş, iki adam birbirlerini tanımışlardır. Aralarındaki tartışma sürerken onlara Don Ruy Gomez de katılır. Kral sözde Don Ruy Gomez’e bazı devlet işlerini danışmak amacıyla gelmiş, bu arada Ernani kaçmıştır. Don Ruy Gomez’in Elvira ile düğün töreni sırasında Ernani keşiş kılığında görünür, amacı kızı kaçırmaktır. Fakat, Kral Ernani’nin izindedir, yakalanması için emir verir. Don Ruy Gomez kendi şatosunda böyle bir tutuklamaya razı değildir. Kralın adamları Ernani’ye karşılık olarak Elvira’yı alıp götürürler. Don Ruy Gomez, Ernani’yi düelloya çağırır, delikanlı hayatını kurtaran adamla dövüşmeyi kabul etmez. Üstelik Elvira’yı kurtarabilmek için onunla Krala karşı savaşacaktır. Ayrıca Don Ruy Gomez’e güven sağlaması için bir boru verir, çaldığı anda intihar edecektir. Don Carlos “Beşinci Carlos” adıyla imparator olmuş, Ernani ve Don Ruy Gomez’in yakalanmalarını emretmiştir. Elvira’nın yakarmalarıyla fikrini değiştirir, her iki soyluyu bağışlar, Elvira’nın Ernani ile evlenmesini onaylar. Bu karar Don Gomez için ağır bir sonuç olmuştur. İki mutlu gencin düğün töreninde Ernani’nin verdiği boruyu çalar, Ernani Elvira’ya veda ederek hançeri kalbine saplar, sözü hayatından daha kutsaldır.

Perde açılır ve yukarıda ki öykü sahnede hayat bulur. Metin; büyük ihtiraslar, birbirinden kesin çizgilerle ayrı zıt karakterler, dramatik durumları içermektedir. Karakterlere hayat verenler bu zıtlıkları ellerinden geldiğince bana göre abartarak vermeliydi, sanırım hem sesi kontrol etmek hem de hareketleri doğalmış gibi yapmak bazı oyuncular için zor gelmiş gibi geldi, hareketler çok ağır ve daha çok sese önem verilmiş gibi geldi bana… İhtiras, kavgayı doğurmaktadır, fakat bu doğuma sözler ile şahit olduğumuz kadar hareketler ile şahitlik ettiğimi söylemek biraz abartı olsa gerek… Oyunculara belki de yönetmen ağır davranın demiş de olabilir, o yönetmenin metni okumasına bağlı olarak yorumu olarak da düşünülebilinir… Müzik her anı yakalıyor ve elinden geldiğince yönlendiriyor… Gözlerinizi kapatın ve müziği dinleyin, çünkü sahnede hareket çoğu zaman durağan gibidir, müzik sizi koltuğunuzdan alıp götürecektir… Sahnede ışık gölgeler yaratırken, dekor derinliğini içinde verirken, oyuncular bu dekorun içinden dönemin ihtirasını bugüne taşımaktadır… Tenor, bariton, bas sesleri sizi zıt karakterlerin iç dünyasına davet etmektedir.

“Operada önce söz, sözün üstüne de müzik yazılır. Vurgular, sesler ona göre ayarlanır.” Verdi, eline aldığında metni hangi rolü nasıl bir ses tarafından seslendirileceğini de kafasında oturtmuştur. Çünkü o sesler metnin içinde olan ama yazılmayanı öne çıkaran özelliği de taşır. orkestra seslere uygun olarak notalarını sahnede ki oyuncuların üzerine bırakır… Seyirciye doğu kanatlanır ve seyirciyi olayın örgüsü içinde başka dünyalara taşır.

Sahne düzeni, sahneler arasında kullanılan geçişler. Perdenin kapanın sahnenin yeniden düzenlemesi oyunun akıcılığına bir soğuk duş etkisi yapmıştır. Her bölüm bir sahnede küçük değişimleri de beraberinde getirmektedir, dekor komşu ülkeden gelmiştir ve komşu ülkeden taşınan dekor ve dekorun sahneye uyumu elbette evde hesaplandığı gibi olmuyor. Duyduğuma göre seyrettiğimiz operanın gözle görünmeyen tarafında geniş bir sahne düzenlemesinden daha dar bir sahneye uzanan bir yolculuğun hikayesi de varmış. Dekorun sahneye taşınması ve değiştirilmesi daha önceki Bulgaristan’da olduğu gibi seri olmamaktadır. Onların olanakları ile bizim olanaklarımızı karşılaştırmak bir ayıptır ve elimizde olan ile en iyisini yapanların olduğu yerde sahnede bölümler arasından biraz uzun olması sanırım anlayış ile karşılanır.

Ülkemizde böyle bir eserin sahnelenmesi çok önemlidir, geçişlerde ki perdenin kapanıp açılması süresi biraz daha kısa tutularak beklentilere keşke yanıt verecek düzeyde olmuş olsaydı… Her şeye rağmen izlenilmesi gereken bir operadır… Emeği geçen tüm emekçilere teşekkür ederim..


İsmail Cem Özkan

Ernani
Giuseppe Verdi
Opera, 4 Perde
Libretto: F.Marıa Piave
Orkestra Şefi: Zdravko Lazarov
Sahneye Koyan, Dekor ve Işık: Kuzman Popov
Kostüm: Marıa Trerdafilova, Lora Marinova
Koro Şefi: Paolo Villa
Koreografi: Rumjana Popova
Ernani: M.Efe Noyan Kışlalı, Bülent Külekçi
Don Carlo: M.Murat Güney, Cengiz Sayın
Don Ruy G. De Sılva: Zafer Erdaş, Gökhan Ürben
Elvıra P.Diana: Nayır Artan, Evren Ekşioğlu, Deniz Yetim
Gıovanna: M.Banu Ergün, P.Tuğba Koç
Don Rıccardo: O.Serkan Bodur, Engin Yavuz
Jago: Cengiz Arslan

23 Ocak 2018 Salı

Kanlı Komedya ‘Caligula’

Kanlı Komedya ‘Caligula’

M.S. 37-41 yılları arasında hüküm süren Caligula bugüne dair söyleyeceklerini belki o zamandan söylemiş ve biz ancak bugün aynı sorunları farklı boyutlarda yaşayınca anlıyoruz ya da başka söylem ile idrak ediyoruz. İnsanlık tarihten aldığı dersler ve gözlerini açan olaylar ile doludur. Siz hangi baskı döneminde olursanız olun gündeme uygun sözleri tarih içinde bulursunuz. Çünkü binlerce yılda söylenmemiş söz, duyulmamış duygu yoktur, mutlaka biri söylemiştir ve siz ilk ben söylemdim diyerek övünebilirsiniz, aslında söz farklı kelimeler ile söylenmiş olsa da aynı acı ve sevinci bulabilirsiniz, çünkü zaman eskiyen kelimeler yerine yenilerini gelişen teknoloji ve hayat koşullarlı ile ekler…

Bugün yaşadığımız karanlık çağda sansürden korken, başıma kötü bir şey diyerek kendisine otosansür uygulayanlar, sürekli iç konuşmalarda gördüğü gerçeği paylaşanlar elbette toplumun çoğunluğunu oluşturmaktadır, aydınlar ise onlar adına onların vicdan seslerine ses olurlar ve seslendirirler gerçekleri. Yaratılmış gerçeklik yani iktidarın dili ile konuşmak yerine vidanın sesi ile konuşmayı aydın olmanın bilinci ile davranır çağdaş insan… Baskının çok yoğunlaştığı zamanlarda ise metaforlar konuşmanın görünen kısmını oluşturur ve çağrışımları gerçeklerin dillendirilmesidir. Korkunun hakim olması orada siyasi iradenin dudaklarının arasından çıkan sözün kanun olması anlamına gelir. Korku baskıyı besler, baskı da korkuyu. Halk baskı karşısında başlarda karşı geliyormuş gibi homurdansa da aslında sessizce baskı yapanın bu dünyadan göçmesini ya da koltuğunu Roma Sezar’ın koltuğundan ve canından eden Marcus Junius Brutus’un vücut bulmasını bekler… Halk, kendisini aptal görenleri, kendisinin zihni ile dalga geçeni bilir ama ses çıkarmaz, çünkü bilir ki baskı görecektir. Sessizce, vicdanını iç konuşmaya döndürmüş ve baskı koşullarına alışmış, sıcak saç üzerinde ağır ağır pişen kurbağın refleksi içindedir. İsterse bir sıçrama ile ateşe dönüşen saçtan atlayıp canını kurtarabilir ama sabırlıdır. Sabrın sonu ne olacağını yaşayarak görür ve bilir ki insanlık birikimi bir gün mutlaka gidecektir. Süleyman bile kalmamıştır bu ülkenin topraklarında…

Zorla iktidarda duranı zor ile indiren, zor ile iktidarda durmaya devam eder…

Caligula şöyle seslenir; "Roma Cumhuriyeti’ni hatırlayanlar çoktandır toprak oldu; sonradan doğanlar cumhuriyetin, demokrasi denilen şu şeyin ne olduğunu bile bilmiyorlar, çünkü bütün tarihler çarpıtıldı, bütün kitaplar sansürlendi; demokrasi ve cumhuriyet kelimelerinin üstü çizildi, silindi; bu iki kelime artık dilimizde yer almıyor; halk, zorbalıktan başka bir şey bilmiyor; zorbalıkla emzirildiğinden, zorbalığa anası gibi alışmış ve o yüzden bütün bunları çekiyor; hayır, hayır, çekmiyor, normal hayatını yaşıyor, bunu normal kabul ediyor, hatta hoşuna gidiyor, çünkü başka bir hayat bilmiyor..." Ve sonraki 1412 yıl boyunca, yani Roma İmparatorluğu'nun son gününe kadar da, bir daha hiç kimse cumhuriyeti ve demokrasiyi geri getirmeyi denememiş...

Kız kardeşini metres tutan bir hükümdarın neler yapabileceğini, hangi çılgınlıklar yapacağını kimse tatmin edememektedir. Sokrates’in bir öğretisini anlatabilmek için Roma’nın en zenginlerini altınlar ile dolu yemek masasına davet etmiş ve “yiyin yoksa tüm mal varlığınıza el koyacağım” diye buyurmuş. Elbette altın yenilebilinir mi, elbette yenilmeyeceğini zaten emir veren de bilmektedir, emrin ne kadar akılsız olduğunu bile bile izlemiş, zengin ve toplum liderlerinin davranışına bakmış, acaba tepki verecekler mi? Sonunda dayanamamış dişleri kırılan zenginlere durun demiş ve “Sokrates altın yenilmez” demiştir diyerek kahkahalar içinde konuklarını aşağılamış ama ona rağmen kimsenin aklına Sezar'ı öldürmeyi getirmemiş…

Toplum içinde her türlü çılgınlığı yapmış olmasına rağmen sessiz çoğunluk sadece izlemekteymiş… Sessiz bir toplum! Korkan bir toplum! En sonunda senato’da atına o güne kadar olmamış bir değer vermiş ve atı İnsitatus’u konsül ilan etmiştir, senatörler onun önünde diz çökmüştür… At bir insandan daha değerlidir. Roma halkı özgürlüğünü istemiyor, çılgın bir Sezar’ın çılgınlıklarını da kanıksamış gibi izletmedir. Özgürlük, demokrasi bir Sezar’ın hakkıdır…

Caligula imkansız olanı ister. Bu uğurda acımasız bir diktatöre, kan emici bir canavara dönüşür. Onun tek kurtuluşu vardır, ölüm! Çektiği acıdan kurtaracak olan tek şeydir… Kız kardeşini kışkırtır… Artık onun ölümü kız kardeşinin elinde tuttuğu kılıçtır. Amcası yeğenin zekasını sinsice kontrol etmektedir. Caligula zekasının trajedisini yaşamaktadır. Eşlerini kendisine hediye edenlerin gözü önünde eşlerine tecavüz etmekte ve hiçbir ahlak ve yasayı tanımaktadır. Yasa ve ahlak onun dudaklarının arasından çıkan her hangi bir istemdir…

Ezilen sessiz kaldıkça ezenin acımasızlığı artar.

Halkın suskunluğu karşısında zorba, giderek zorbalığını arttırır. Caligula’nın vahşeti bir anlamda insanları başkaldırmaya yönlendirmektir. Bu şekilde kendi katlini örgütler bir anlamda… her diktatör kendi sonunu kendi oluşturmuş olduğu ortam ile hazırlar, bir anlamda intihar etmektedir.

Ragıp Yavuz, sahneyi öyle bir kullanmaktadır ki, uzun replikleri, uzun uzun anlatımların içine seyirciyi çekmiştir. Oyunun sahne düzenlemesi, sahneye yansıyan video görüntü, ışığın oyuncunun üzerine düşerken oluşturmuş olduğu gölge, her repliğin ayrı ayrı seyircinin üzerine boca edildiğine şahitlik ettim. Sessiz çoğunluk izlemektedir. Her birimiz birer Romalıydık. Her birimiz M.Ö zamanı değil de şimdi ki zamanın kara mizahının içinde yaşıyorduk…

Ahmet Saraçoğlu “Caligula”ya öyle bir hayat vermiş ki, abartının artık doğal olduğu, doğalın abartı olduğu ve ince ince işleyen bir acının trajedisi içinde ölümü çağıran Sezar’a ses, nefes, vücut olmuştur. O kadar yoğun diyalogları ve sahnenin her bir parçasını öyle bir şekilde kullanmaktadır ki, sanki doğalmış gibi ama çok iyi çalışılmış olduğunu seyircinin benliğine işlemiştir. Levent Öktem, amcası, zekası ile hayatta kalan ve Caligula öldükten sonra Sezar olmaya aday birinin, düşmanı ve Sezar’ı olan yeğenin çılgınlıklarına öyle bir ince ince dokunuşlar yapar ki, ölüm ile iktidar sınırında o ince ipin üzerinde olduğunu seyirciye hissettirir. Claudius, sinirlenince kekeme olan, sakin ve soğuk kanlı olduğunda ise beyninin gri hücreleri arasında parıldayan bir çoban yıldızıdır. Onu öyle bir yönlendirir ki, ölümün kurtuluş olduğunu yeğenine kabul ettirir ve onun intiharını hızlandırır…
Pınar Coşkun, at kuyruğu ile sahnededir. Sessizdir. O İnsitatus’dur. Koreografisi ve sahnede konumu, olayları izleyişi çok başarılıdır. Vücudu esnek yapısı ile olayların anlatımına destek vermiş, bölümler arasında kıvrak dansı onu sahnede görünür kılmıştır ve gölgede kalmadan oyunun ve sahnenin ayrılmaz bir parçası olduğunu hissettirmektedir. Makyajı ve kostümü bu başarının anahtarı gibidir.
Ecem Üstündağ, halkın suskunluğunu, tepkisizliğini, biat edişini, boyun eğişini, zaman içinde durumuna alışıp kabullenmesini simgeleyen kız kardeşi, metresini canlandırırken oyunda ki seyirciye de ulaşmaktadır. Seyircinin gözünün içine bakarken sessizliğin neden sessizlik olduğunu sessizce sormaktadır. Neden sessizsiniz, ölümün kılıcı elindedir ama son kışkırtmaya kadar sessizce biat etmiştir. Zaman zaman İnsitatus ile rekabet etmiş olsa da o İnsitatus gibi toplum içinde değerli ilan edilmemiştir. Aksine dedikoduların ve ahlaksızlığın pençesinde gösterilmektedir…

Sahnenin dekoru bir fırtına sonrası karaya vurmuş büyük yelkenlinin artı kalanlarıdır. Arka fonda, seyirciye ulaşan kırmızı perde bile fırtınanın izini taşımaktadır. Zaman karanlığın, zorbanın yaratmış olduğu bir girdabı ve onun ortasında geçen bir krizi anlatmaktadır. Fırtına karaya sadece Sezar’ı atmamıştır, bizler de o fırtınadan yaralı, birçok şeyini kaybetmiş gibi ortada durmaktayız…

Tiyatronun görevi insana ve insanlığa ayna tutmaktır. Bu görevi karanlık zamanlarda daha bir önemli olur… Tiyatroların sesinin kesildiği, yasaklandığı, ödenekli tiyatroların çalışanları işinden olmamak için tiyatronun sadece eğlenceli tarafını alıp işlediği zamanda böyle bir oyunu sahneye koymak, işte tiyatro insanın aydın kimliği ile yapacağı iştir. Baba Tiyatro babalar gibi bir oyunu sahnelerinde her türlü riski göze alarak koymuştur, seyircisi bol olsun!

İsmail Cem Özkan

Kanlı Komedya ‘Caligula’
Yazan: Stefan Tsanev
Çeviren: Hüseyin Mevsim
Yöneten: Ragıp Yavuz
Sahne ve Kostüm Tasarımı: Barış Dinçel
Işık Tasarımı: Yüksel Aymaz
Müzik: Can Şengün
Koreografi: Yasemin Gezgin
Görsel Efekt Tasarımı: Berkay Yiğitaslan
Yönetmen Yardımcıları: İdil Trabzonlu, Ali Osman Böcekçioğlu, Nesrin Kahveci
Oyuncular: Levend Öktem, Ahmet Saraçoğlu, Ecem Üstündağ, Pınar Coşkun

21 Ocak 2018 Pazar

Devr-i Mahzuni

Devr-i Mahzuni

Mahzuni çocukluk günlerinde susuz kalmış köyde yaşayanlara su taşımak ile geçirmiştir, ilk dersi de böyle almıştır. Mazlumdan yana olacaktır, yardıma muhtaca koşacaktır. İlk ders onun hayatının çizgisini de ortaya koyacak.

Bir halk ozanı yaşamını dizelere aktarmış, sazının sesinde ses vermiştir. Yaşadıklarını, hissettiklerini, hayal ettiklerini sazının teli aracılığı ile dinleyicisi ile paylaşmış. Toplumsal olaylara karşı duyarlı, halkın içinde hakın sıkıntısını dillendirendir. Sadık yarı emekçilerdir. Onların dertlerini sesi ile kitlelere ulaştırandır…

Mahzuni Şerif Maraşlıdır. Maraş’ın birikimini kendi birikimine temel yapandır. Çocukluktan elde ettiği saz çalma yeteneğini besteleri ile taçlandırır… Yolu bellidir. Alevi inancına uygun deyişler, cem’lerde dönülen semah, Pir Sultan’ın inatçılığı, Hacıbektaş’ın hoşgörüsü bir vücut bulmasıdır…  Mahzuni ilk evliliğini babasının zorlaması ile yapar, ondan bir çocuğu olur. Bir mektup ile noktalar evliliğini ve ikincisi bir İtalyan olacaktır. Ondan da çocukları olur… Ve Antep’te bir güzele tutulur ve ondan da çocukları olur… Kısaca besteleri gibi çocuk konusundan da zengindir… Üçüncü eşi ile tanıştığı yıl darbe olur ve darbe lideri hakkında bir türkü yapar.  'Erim Erim Eriyesin' adlı eseri yüzünden cezaevi ile tanışır. Oyun bu cezaevi zamanını ele alır.

Cezaevinde Yılmaz Güney vardır. Oyunun konusuna uygun olarak gençlik liderlerinin ikisi de o koğuşta yerini almıştır. Aynı zamanda bir tiyatro yazarı ve oyuncusu, müzisyen.. Kısaca Türk aydınları bir koğuşta darbenin ağız koşulları altında kendilerine yarattıkları özgür alanda kendi tecrübelerini bir birine aktarmaktalar.

Bulaşıkları yıkamaktalar. Aynı zamanda sohbetin de en derin yerini orada geçirirler. Orada Süleyman Demirel’in başbakanlık dönemi, darbe ile gidişi ve gelişi ve son olarak cumhurbaşkanı Fikret Kızılok'un "Demirbaş" şarkısının sözlerinde hayat bulmuştur. Oyunun siyasi kronolojisi bu şarkının eşliğinde verilirken, aynı dönemde Mahzuni Şerif tarafından bestelenen türkülerde sahnede yerini bulmuştur. Her sahne değişimi Mahzuni’nin bir türküsünü Ekrem Ataer yorumunda buluruz.

70’li yılların Türkiye’si koğuş aydınların ağzı ile yorumlanırken, 12 Eylül sonrası özetlenerek verilmiştir. Aslında Maraş katliamı, Sivas aynı zamanın kronolojisi içinde algı oluşacak gibidir. Maraş katliamının katili ile Mahzuni içsel söyleşisi oyunda önemli bir yer tutmaktadır. Sivas Katliamı olduğunda da orada değildir ama acısını içinden yaşamıştır.

Oyun, bir ozanın bir dönemi ile Türkiye tarihinin eleştirel göz ile yorumlanmasıdır. Oyuncular oyun içinde kendilerine verilen rolü iyi şekilde yerine getirdiklerini gördüm. Oyun, doğal olarak türküler ve onun sözleri ile anlatım dilinde kullanılmıştır. Her sahne değişimi Ekrem Ataer’in yorumu ile sahneler arasında bağ kurulmuştur. Müzik oyunun omurgasıdır. Ekrem Ataer bu oyun için yapmış olduğu bestesi oyunun daha rahat izleyiciye ulaşmasını sağlamıştır. Oyun yönetmeninin işini de büyük ölçüde kolaylaştırmıştır. Bölümler arasında ki konular bir biri ile kronolojik sıra izlemesi ya da izlememesi hiç önemli değildir, çünkü müzik geçişleri o tarih çizgisini ortadan kaldırarak yönetmene istediği geniş bir alanı açmıştır. Oyunun metni, oyuncuların rahatlıkla davranmasına da olanak tanır. Oyun için kullanılan ışık ve tasarım, metne ve müzik ile çok uyumludur. Sahne düzenlemesi oyunun tercih edilen mekanına uygundur ve arka fonda kullanılan video görüntüleri içinde bir bütünlük sağlamaktadır. Video görüntüleri oyunun ışık ile birlikte daha vurucu olmasını sağlamış. Çok ince düşünülmüş ve hesaplanmış sahnelerin video ile koordineli olarak akması yönetmenin bir başarısıdır…

Seyircileri oyuna katan, davet eden ve zamanın akışını sahnede olaylara bağlayan bir tiyatro şöleni olmuş… Baskının hakim olduğu, 70’li, 80’li yılları aratacak kadar ve hatta fazla olan baskılarına karşı hala sahnede umudunu koruyan, haykıran, oyuncular ve tiyatroya gönül vermişler gösteriyor ki, hala Aşık Mahzuni Şerif aramızda yaşıyor ve hala  'Erim Erim Eriyesin' sözlerinde Erim yerine başka isim koyarak söylemeye devam ediyorlar…

Fırsatı olanların bu tiyatro şölenini görmesini arzularım… Tiyatroyu tiyatro yapan ne varsa bu oyunda da göreceğinizi şimdiden söyleyebilirim. Gidin; ışık, müzik, dekor, oyuncu, yönetmen, seyirci… Her birinin ahengini yaşayın…  

İsmail Cem Özkan

Devr-i Mahzuni
Yazan: Hakan Güneri
Yöneten : Murat Sarı
Oyuncular:
Ferit Hantal
İbrahim Emin Ege ( Muhlis Akarsu)
Mehmet Güler ( Mahzuni)
Merve Köse ( Fatoş)
Hale Üstün ( Zalhey Ana)
Hakan Güneri ( Yılmaz Güney)
Mehmet Esatoğlu ( Aşık Veysel)
Fahri Bozbaş
Kostüm: Hale Üstün
Yönetmen Yardımcısı: Merve Köse
Işık-efekt: Burak Yalçınyiğit
Müzik direktörü: Ekrem Ataer
Afiş: Özhan Koca

12 Ocak 2018 Cuma

Kafaların içine formalar diktiler...

Kafaların içine formalar diktiler...

Pandora'nın kutusu bir kere açıldı mı kapanması imkansız gibidir ama içinde kalan umut bir gün kapanacağını bize fısıldar... Bütün kötülükler bir kutuya konup ve bir daha ortaya çıkmayacak şekilde yerin yedi kat altına bırakılacaktır. Dünyamızda en son açılan kutu ‘liberalizm' adı verilen ulus devletinin çökertilmesi ve yok edilmesi sürecidir. Bu sürecin liderleri konumunda olan iki lider aynı akıbeti paylaştı, Alzheimer olarak hayata gözlerini yumdular ve nasıl bir kötülüğü dünyaya yaydıklarını ve sonucunu göremeden öldüler...

Şimdi yayılan bu kötülüğün sonucu dünyaya yayılan İslami cihat hareketleri ve canlı bombalardır. Hassan Sabah birden keşfedildi ve cihat için canlı bomba olacaklara bu kitap olarak sunuldu. Bakın dediler böyle bir korku imparatorluğu dünyada yaşadı ama onlara sonlarını kimse anlatmadı. Alamut Kalesi'nden bugün elimizde sadece temelleri kalmıştır. Yok edilmiş liderler ve kendisini feda etmiş insanlar… Sonuç, tarih kendi akış yolunu buldu ve aktı.

Bu dünyadan İskender geçti, Süleyman geçti, Napolyon geçti, Hitler geçti... Daha da geçecekler var ama geçmişte yaşayanların her birinin Pandora'sının kutusu kapandı...

Bugünlerde yayılan korku ve bu işten nemalananların da kutusu mutlaka bir gün kapanacak… Umarım bu sefer kutu kapatmak ile kalınmaz hesap da sorulur, çünkü hesap sorulmadığı sürece sürekli gelen ve yayılan korku bu dünyada varlığını koruyacak...

Pandora’nın kutusu kapandığında o Pandora içinde kalan kötülükler için kutunun içinde umut kalmasın.

Kötülük taşıyanların üstlerinde ve yakınında olanlarda giyilmekte olan bir forma vardır. Forma, disiplin demektir, “benim gibi düşün ve yaşa… “

Üzerinde forma olanlar bugün ne giyineceğim diye düşünmez... Ülkemizde kadınların çoğunluğu artık bugün ne giyineceğim telaşı yaşamıyor çünkü ne giyinecekleri ve nasıl davranacaklarını cemaatler dışında okullarda da öğretmeye başladılar... Okullardan formalar kalktı ama kafaların içine formalar diktiler...

Ulus devletlerinde bugüne kadar çoğunluk azınlıkların haklarını ya yok saydı ya da kendisinin işine gelecek şekilde düzenledi. Azınlıklar çoğunluk için çalışmaya zorlandı, onların hakları karşısında kendi haklarından feragat etmeleri istenmedi, aksine zorlandılar.

Azınlıklar; demokrasi, özgürlük adına örgütlendikleri yapılarda ise devletin kendilerine yaptıklarını kendi içinde azınlık olarak gördükleri ötekilere karşı aynı şekilde baskı kurmaya kalkmaları ve her şeyi kendi merkezleri etrafında görmeleri de şaşırtıcı değildir. Model olarak gördükleri örgütlenmiş devlet yapısı gözlerinin önlerindedir ve istedikleri ulus devleti de içinde yaşadıkları devletten farklı olmayacaktır, çünkü “Önce bizim hakkımız, sonra…” diye başlayan cümleler kendi içlerinde çok duyulur. Öncelik ellerinden alınmış veya yok sayılmış hakların alınmasıdır. Onlara göre dünyanın en çok ezilenlerdir, dünyada bir eşi dahi görülmemiş şekilde parçalandıklarını anlatırlar ama dünyada diğer halkların yaşadıklarına bir baksalar yalnız olmadıklarını görecekler.  “Dünya benim merkezimize dönmektedir ve her yaptığı aslında tüm dünyada ilgilendirmektedir.” giye düşünen, inanan bu azınlık mensupları kendilerinin anlaşılmadığını ve sürekli birileri tarafından aldatıldıklarına inanırlar. Aldatıldıkları ve küçük görüldükleri için bugün ezildiklerini vurgularlar ve onlar ile dayanışma içinde olanlara güvenmezler…

Kendi örgütsel yapıları içinde kurdukları sosyal ilişkiler geleceğin iz düşümüdür…

Azınlıkların çoğunluk olduğu yerde azınlığın hakkını yiyorsa veya yok sayıyorsa onlardan demokrat, özgürlükçü, devrimci olmaz, çünkü hayal ettiği devlet, içinde yaşadığı devletten farklı olmaz...

Söz ile demokrat, özgürlükçü, nefret söylemine karşı olanların eline geçirdiği erki nasıl kullandığı ortadadır...

Azınlık haklarını savunan bir parti de azınlık hakkı güvenceye alınsın...

Yarınımızın ilişkilerini bugün yaşadığımız ilişkiler içinde tohumunu atamadan, filizlenmesine olanak sunmadan yarını kucaklama şansımızın olmadığına inanıyorum… Yarın daha güzel olacak diye umut ediyorsak, o güzelliği bugünden içimizde ve çevremizde büyütmek ile yükümlüyüz…


İsmail Cem Özkan

6 Ocak 2018 Cumartesi

Değişim…

Değişim…

Değişim eskiye ait olanı yeniden kurgulamak değil midir? Geçmişten kopuş ve yeniden yaratılan odak noktası ise devrimdir ve bir sıçramayı işaret eder… Reform hareketleri var olan düzenin devamı anlamına gelir, küçük küçük değişimler ile zaman içinde toplumun içinde devrimin koşullarını yaratır. Reformist hareketler var olanın korunmasını amaçlar ve devrim gibi hedefleri hiç biz zaman olmaz… Onlar için devrim korkunç yıkım demektir ve büyük değişimler yani mülke sahiplerin değişimi var olan tüm alışkanlıkların değişimi anlamına gelir ki, kurmuş oldukları oligarşik hiyerarşinin yeniden kurgulanmasında kendilerine rol verilmeyeceğinden korkarlar. 

Korku, var olanı korumaktır, çünkü çıkarlar bunu getirmektedir.

Roma devletinin resmi dini Hristiyanlık olduğunda eskinin pagan inancında ne varsa Hristiyan bayramı olarak devam etti, çünkü Hristiyanlık devlet dini olduğunda bir şeyin farkına erken varmıştı, ret ederek değil, Hristiyanlaştırılarak yol alacaktı... Gelenek ve göreneklerini de yeniden oluşturdu, çünkü İsa’nın yazmadığı ama İsa ve tanrı adına yazılan kitap da Hristiyanlaşmanın nasıl olması gerektiğini satır arasında yuvarlak cümleler ile peşinen vermişti... Gerçi Hristiyanlaşmak adı verilen kavram Yahudi geleneğinde de vardı, çünkü onlar da gelen her peygamber ile yeni gelenek yaratmış ve o kadar çok gelenek ve görenek yaratılmış ki, artık demişler çok fazla ayıklayalım, çünkü gelenek ve görenekleri yerine getirelim derken üretici olmaktan çıktıklarını farkına varmışlar...

Sadeleşmek...

Başlangıçta olan ile sonra yaratılan arasında zamanla büyük fark ortaya çıkmış.

Tüm dinler böyle değil mi, çünkü zaman her zaman kendisine ihtiyaç duyduğu dini yaratmış ama isim vermemiştir...

Çok tanrılıdan tek tanrılıya dönüşte zorunlu kalmışlar dinin adını vermeye…

Bugün ülkemiz de içinde bulunduğu din diğerlerin takibi olduğu gerçeğini bilen yeni olana karşı direnç yerine sanki binlerce yıldır kutlanıyormuş gibi sorgulamadan kabul ediyor... Başlangıçta kabul olunmayacak ve ret edilen ne kadar çok değişik şeyler bugün var ve sanki başlangıçtan beri varmış gibi sorgulanmadan kabul ediliyor...

Marksizm bugün içine düştüğü durum bana Hristiyanlaşmak kavramını çağrıştırıyor, çünkü emek teorisinden sanayinin ihtiyaç duyduğu yan değnek konumuna dönüşmüş gibi, sendikalizm çarkı içinde işçi sınıfı köleye dönüştürülmüş, siyasi mücadele yerine sadece ekonomik mücadele kutsanmış gibidir... İktidar hedefinden uzak, “devrimler çağı bitti” diyerek örgütmüş gibi örgüt olmayı seçenler Marksizm adına da bir şeyler söylemeye devam ediyor...

Dinler, kapitalizm öncesi küreselleşmedir. Sanayi devrimi ve ulus devleti ile kapitalizm ulus devletini çatırdatmaya başladığında küreselleşme adı konmadan emperyalizm içinde gelişmiştir. Ulus devleti küresel sermaye önünde engeller çıkarmaya başladığında, devletin yıkılacağını ve yeniden küresel sermayeye hizmet eden yapılanmaya gidileceği bilgisi zaten öngörülürdü. Çünkü tekelleşme ve onun sonucunu zaten kapitalizm devlet olmadan önce sömürge döneminde yaşamıştı. Tekelleşme ve tröstleşme büyük tehlikeleri içinde yaşatırken küreselleşme öyle bir şekilde pazarlamışlardı ki, sanki ulus devleti yok olunca kapitalizm tüm krizlerinden ve girdabından çıkacağı ve ulus devleti çatışı altında yaşayan halklar özgürleşeceği konusunda parıltılı cümleler ile halklara sunulmuştu. İşçi sınıfı kazanmış olduğu tüm hakları bu hayal dünyasının (toplum mühendislerinin propagandası) cümleleri arasında kazanımlarını örgütsüz bir şekilde ve örgütlerinin işbirliği ile kaybetmiştir. Küresel kapitalizm ulus devletini çıkarına uygun şekilde yıktı ama yerine yeni bir sistem (hukuk düzeni) ve devlet kuramadılar, devletmiş gibi davranan ve sorunlara radikal çözüm bulamayan ve sürekli sorunlar içinde yaşayan yeni bir yapıya kavuştu. Küreselleşme çok kısa zamanda gerçek yüzünü ortaya koymuştur… Toplum içinde küreselleşme karşıtı duygusal tepkiler artmış ama ona karşı örgütlü bir mücadele henüz küresel çapta kendisini örgütleyememiştir.

Küreselleşme; verimli toprakların öldürülüp, sonra tek tip topraksız üretim amaçlı uluslararası firmaya ya kiralanması ya da tahsil edilmesidir. Üretim yapılan yerlerde kimyasal madde kullanımı fazla olduğu için yer atı ve üstü toprak ve su kirliği yanında hava da kirlenmektedir. O bölgede yaşayan ücretli işçiye dönderilmiş eskinin köylüleri genç yaşlarında bilinmeyen hastalıktan toprak ile buluşmasıdır...

Küreselleşme; Amerikan esprisine gülmemizdir. Bizden olan mizahın unutulması ya da küçümsenmesidir. Son dönemde üretilen tüm mizah adı verilen eserler ve sahnelerde ki oyunlara bakın hepsi ya uyarlamadır ya da direkt Amerika’dan ithal edilmiş onların mizahi algılarıdır.

Küreselleşme; verimli topraklarımızın zehirlenmesi ve unutulmasıdır...

Küreselleşme; bizim neyi ekeceğimize ve neyi tüketeceğimize küresel firmaların karar vermesidir...

Küreselleşme o kadar büyük girdaplar yaratmış ve zararlar vermiştir ki, reformlar ile bu girdaplar ve kaos ortamından çıkma olanağı yoktur. Ulus devletin yerini kapitalist küreselleşme girdaptan çıkmak için çözüm ortaya koyamamıştır. Kapitalizm içinde ki sınıfsal düşman, ancak kapitalistlerin isteyip ama başaramadığı devleti kuracak güce ve birikime sahip olmasına rağmen henüz bu arzuyu hayata geçirecek boyutta örgütlenememiş konumdadır.

“Proleterlerin, zincirlerinden başka kaybedecek şeyleri yok. Bir dünya var kazanacakları.

Bütün ülkelerin proleterleri, birleşin!”

Ocak 1848'de ilan edilen çağrı bugünde geçerlidir ve işçi sınıfı geçmişe göre daha çok deneyim içinde tarihin ona yüklediği sorumluluğu yerine getirecek güçtedir.

Toplumların Hristiyanlaşmaya ihtiyacı yoktur, devrim hemen şimdi!

İsmail Cem Özkan

29 Aralık 2017 Cuma

Gülmek devrimcidir…

Gülmek devrimcidir…

Gülmek mutlu olmak ve kendine güvenen anlamına gelir. Gülen insan yaşayandır, umudu var olan demektir. Gülmek her canlıyı daha güzel yapar, her birini ayrı ayrı sevimi gösterir. Gülen insan “Merhaba” diyendir, kısaca benden sana zarar gelmez!

Yaşadığımız zaman diliminde birbirine benzer psikolojik rahatsızlıkları duymaya başladım. Aslında rahatsızlık kavramını kullanmak istemem ama psikiyatristler rahatsızlık olarak algılıyor ve tedavisi için sizden yüklüce para talep ediyorlar. Bir konuda yardım almak için gitmişseniz bir kliniğe hasta olmanızdan önce siz müşteri olarak gören bir sağlık anlayışının parçası ve soyulanı oluyorsunuz. Liberal ekonomi hastaları, öğrenciler gibi müşteri konumuna getirdi. Müşteri her zaman iyi para bırakan birer tüketicidir ve onun iliğinden, kılından para çıkarmak ve kazanmak işletmenin yeteneğine bağlıdır…

“Biri gizli mesaj gönderiyor, biri izliyor, biri sürekli beni arıyor, neredesin diye soruyor, biri biri...” Bir değil, iki değil, on değil... Birbirine benzer davranışlar ve sorunlar yumağı...

Benzer sorunlar yumağının kaynağı nasıl şey olabilir diye düşünmeye başladım. Çünkü birbirine benzer psikolojik davranış tetikleyen bir şey olması gerekli, çünkü psikolojik davranış salgın hastalık olamaz, adı üzerinde bireysel. Toplum dışına düşmüş ama toplum ile ilgili bireysel davranış ve algı sorunu... Peki, neden bu sıralarda çok yaygınlaştı, neden moda gibi rahatsızlıklar biden ortaya çıkıyor popüler oluyor ve sonra sönüyor?

TV dizileri hiç masum değil...

TV'de yayınlanan dizilerin insanın davranışına etkisi, biçimlendirmesi, bilinçaltına söylenen sözler. Sürekli sinirli, kavgaya hazır suratlar... Sesini kısın dizilere bakın, nasıl bir davranış olduğunu izleyin. Tüm oyuncular agresif, göz bebeklerini büyüterek ve öfke ile konuştuklarını göreceksiniz... Vahşet, nefret, ölüm... İtibarsızlaştırılmış birey, çaresiz... Kindar... Arkasından sürekli oyun oynayan ama yüze gülen bireyler... Güvensizlik... En yakınına güvenme telkini... Çünkü sana en çok zararı en yakının verir imgesi...

Birbirini izleyen ve taklit eden diziler...

Hangi kanalı açarsanız açın isimleri değişiyor, oyuncuları değişiyor ama davranış ve imgeleri ile hepsi aynı olan diziler... Bir stratejinin parçası olarak yazılan veya yazdırılan senaryolar.

Piyasada tutmuş diziler...

Para getiren diziler riske girmeden istenileni veren yapım evleri...

Amerika'da üretilen ama sonra uyarlanan senaryolar...

Her biri her biri toplum bilimcilerin ve yönlendiricilerin moda değimi ile toplum mühendislerin işi...

Toplum içinde bireyler birbiri ile uğraşırken sistem çökmüş, devlet yokmuş gibi her şeyi belirleyen konularda kimse kafa yormaz... Kafa yoran ve yazanları da okumaz... Çünkü o kendisine karşı yapılacak kötülüğü önleme derdinde...

Fesat duygular, fesat davranışlar, fesatça çıkarmalar hepsi hepsi bilerek ve istenerek şimdiki zaman uyarlanarak uygulanıyor...

Biraz kendisine dışarında bakabilse birey kimin piyonu olduğu görecek ama göremez, çünkü onun odak noktası ve duruş noktası artık istenilen yere gelmiştir. Mutlu olma, her daim trajedi içinde yaşa, çünkü mutlu olmak, neşeli bakmak olaya onları oyunu bozan temel şeylerdir...

O yüzden gülen insana saldırıyorlar...

O yüzden gülmek devrimcidir...

İsmail Cem Özkan

24 Aralık 2017 Pazar

Fındıkıran Balesi

Fındıkıran Balesi

Geçmiş dönemlerin başarılı bir bale sanatçısı olarak ünlenmiş, ama artık sahnelere veda etmiş olan bir kadın, yalnızdır. Yalnızlığını ve geçmişe ait özlemlerini albüme bakarak gidermektedir.

Yılbaşı gecesi daha bir hüzün kaplamıştır, yılların birikimi özlem duyulan geçmiş ve geçmişin yeniden yaratılması. Elinde tuttuğu albüme baktıkça geçmiş yeniden yaratılır. Yaratılan geçmiş bir anlamda masal dünyası içinde değişik maceralara kapı aralayacaktır.  Tek başına koltuğunda oturmuş, koltuğun arkasında paketler vardır, sanki bugün taşınacak gibi büyük paketler ama her biri başka bir öyküyü içinde saklayan sanki sihirli birer sandıktır. Her kutunun içinden bir çocuk çıkacaktır, onu masal dünyasına davet edecek ve o davete her birimiz katılacağız.

Hayat çocukluk ile başlar, onların neşesi hayatın devam ettiğini gösterir. Onların neşesi yalnızlıkları ortadan kaldırır, neşe tüm evreni kaplar. Çocukluk ile başlar anılar, sonra anılar ile zaman geçerken büyürüz. Büyüdükçe hayal dünyamız daralır ve gittikçe yok olmaya tutar, ancak onları zihnimizde tutan belki de direncimizdir. Yaşamın tüm acımasızlığı altında neşeli tarafını anımsamamız dirençli olduğumuzu gösterir. En büyük direnç yeni masalları yaratabilecek kadar açık zihinli olmaktan geçer. 

Yılbaşı partisinde çocuklara hediyeler verilir, gelenektir. Çocuklukta alınan hediyeler ayrı bir yeri vardır. İnsan zihni açık olduğu süre anımsar ve ona göre her anımsamasında yeniden yeniden yaratır. Çünkü verilen oyuncaktır ve o oyuncağın etrafında yeni bir dünya kurulur çocuk için. Yaşlı ve emekli olmuş balerin geçmişin albümüne bakarken verilmiş bir hediyenin ve onun etrafında oluşan dünyaya bizi davet etmesi kadar mantıklı bir şey olamaz. Verilen bir hediye, kırıldığı zaman çok değerli olur. O artık unutulmayacak ve olmazsa olmazımızdır. O yılbaşında hediye olarak verilen fındıkkıran kırılmıştır. Hemen tamir edilmiş olsa da uykuya dalan çocuğun hayal dünyasında o kırılan oyuncağın etrafında macera, korku, kavga, sevgi, tutku kısaca çocuğun hayal dünyasının izin verdiği tüm olaylar yerini alır.

Bu masal ve destansı bale gösterisi, klasik balenin tüm zorunlu hareketlerinin hayata geçirilmesi bir anlamda sahnede yer alanlara bale eğitimi verirken izleyiciye de balenin nasıl olması gerektiği bir masal-düş eşliğinde verilir. Burada sahneye koyanın yorumu çok önem kazanır, çünkü eseri öyle bir yorumlar ki sizi yönetmenin gör dediğini gösterir, görme dediğinin üstünü sis kaplayabilir. İzlediğim bu yorumda ise sabit bir sahnede değişim; ışıkların sahneye neresinde vurduğu ve açılan pencerelerden arka fonda yağan kardır. Sahne çok sadedir. Koltuk sahneye göre yer değiştirir. Işık her bölüm için ayrı ayrı hesaplanmış ve sahneyi sabit aydınlatmaktadır. Oyuncuyu ve sahneyi takip etmez, baştan nasıl planlandıysa o bölüm bitene kadar ışık sabittir. Balet ve balerinin hareketi gölgede kalmış, ışık altında kalmış ayrımı yoktur. Müzik sahnede yaşanan olaylara yön vermektedir.  Olayların kurgusu müzik ile kulaklara fısıldanırken, koreografi öykünün içi doldurulur ve somutlaştırılır.

Koreografinin daha görünür ve seyirci ile kucaklaşmasını sağlayan bana göre ışıktır. Işık zamanı, coğrafyayı, sahnede yer alan dekora verdiği derinlik ile sahnede yer alan tüm ayrıntının seyirciye ulaşmasını sağlar. Her balerin ve baletin hareketi ışığın verdiği canlılık ile seyircinin ilgisini sahnede yaşanan öykünün kurgusu içinde olmasını sağlar. Özellikle anlatılan bir masalsa, gerçeküstü bir öykü varsa, örneğin farelerin Clara ile mücadelesi ve mimiklerin ve onlara derinlik veren makyajın görünür kılınmasını sağlar. Fareler Kralı sahnedeki makyajı ile dikkati çekmektedir, özellikle Egemen Kement mimikleri ile olayın içine bizi davet ederken kayıtsız kalamadık. Işık her sahnede olduğu gibi sabittir. Yumuşak geçişler ile ışık görmemiz gereken yeri aydınlatmış olsaydı diye içimden geçirdim. Çünkü ortada yer alan aydınlık alandan çıkınca daha karanlık bir alanda yapılan mücadele ve o anda dansçıların yüzünde oluşan öyküye ait değişimler gölgede kaldığını hissettim.

Görebildiğim kadarı ile yönetmenin yorumuna uygun olarak sahne düzenlemesi, ışık ve koreografi yapılmış. Müzik bu yoruma çok şey kattığını düşünüyorum… İzlenmesi gereken ve izlerken balenin ne olduğunu öğreten bir okul olduğunu salondan ayrılırken düşündüm…

İstanbul Devlet Opera ve Balesi (İDOB), sosyal sorumluluk projesi olarak bu yıl Down Sendromu Derneğini ağırladığı gün oradaydım. Gösteri sonunda alkış bölümünde Down Sendromu olan çocuklar balerin ve baletler ile sahnede yerini alarak seyirciyi selamladı. Onlar için yapılan bu gösterim çocukların mutluluğu ve orada olmanın getirmiş olduğu heyecanı gözlerinden okuduğumu düşünüyorum. İzin alarak fotoğraflarını çektim. Bir arada olmak ve onlar için ayrılan zamanın ne kadar değerli olduğunu gösteri öncesi yapılan konuşmadan anladım. Belediye başkanın da bu anlamlı günde onlar ile birlikte olması sanata ve sanatçıya değer vermenin dışında desteklediği her sosyal projede yer alması ve açıkça yanınızdayım demesi ayrı bir anlam barındırdığını düşündüm…

Verilen her emeğin bir karşılığı vardır, sahne sanatlarında ise alkıştır. Hak ettikleri alkış aldılar. Emeği geçenlere teşekkür ederim…

İsmail Cem Özkan

Fındıkıran Balesi
Libretto: Uğur Seyrek, Işık Noyan
Koreografi ve Reji: Uğur Seyrek
Orkestra Yönetmeni: Roberto Gianola
Dekoratör: İsmail Dede
Kostüm Kreatörü: İ.Serdar Başbuğ
Işık Tasarım: Uğur Seyrek
Işık Uzmanı: Taner Aydın
Clara: İlke Kodal
Prens: Batur Büklü
Drosselmeyer: M.Nuri Arkan
Fareler Kralı: Egemen Kement
Clara'nın Annesi: Pınar Müldür
Clara'nın Babası: M.Kemal Onur Tunay
Büyükanne: Büşra Yıldırım
Büyükbaba: Alper Akalın
Konuklar: D. Fatma Sabaz, S.Burcu Borak, Zeynep Alev İşçimenler, Gamze Hopanoğlu, Hüma Ersel, Buket Polat, Deniz Polat, Sinan Kaymak,  M.Gazi Öztekin, C.Cüneyt Çelik, Çağatay Özmen, Can Bezirganoğlu
Kurşun Askerler: Berfu Elmas, A.Eda Yeker, Melis Kalfagil, Buket Polat, Elifsu Pamukçu, Ayşe Aras
Bebek:  ÇiftHüma Ersel, C.Cüneyt Çelik
Fareler: Can Bezirganoğlu, Deniz Polat, Alican Güçoğlu, Çağatay Özmen, Sinan Kaymak, M.Gazi Öztekin
1.Kar Tanesi: J.Nıcole Hartmann
2.Kar Tanesi: Büşra Ay
3.Kar Tanesi: Asena Ökte
Kar Taneleri: Çağrı Çekiç Hazan, Berfu Elmas, Ayşe Aras, Asena Ökte, A.Eda Yeker, Melis Kalfagil, Buket Polat, S.Hazal Çoruk
Vals Solist 1.Çift: P.Gizem Tuncay, A.İbrahim Türkkan
Vals Solist 2. Çift: Çağrı Çekiç Hazan, C.Cüneyt Çelik
Vals Solist 3.Çift: Büşra Ay, Çağatay Özmen
Vals Grup: Eymen Arıslı, Buket Polat, Çağrı Çekiç Hazan, Berfu Elmas, Melis Kalfagil, Ayşe Aras, Maia Ito, D. Fatma Sabaz
İspanyol Dansı: Hüma Ersel, Çağrı Çekiç Hazan, A.Eda Yeker, Asena Ökte, Ömer Erenler, Sinan Kaymak, Alican Güçoğlu, C.Cüneyt Çelik
Hint Dansı: Ebru Cansız, J.Nıcole Hartmann, Eymen Arıslı, Berfu Elmas, Büşra Ay
Çin Dansı: Can Bezirganoğlu
Rus Dansı: Maia Ito
Fransız Dansı: Zuhal Karaca, M.Oliver Spence
Çocuklar: Asya Yüksel, B.Deniz Atalay, Defne Bezzaz, Melissa Turan, Mercan Çelik, Naz Ardal, Sude Ardal, Yasemin Kayabay, Mert Ak, H.Tuna Ergün


22 Aralık 2017 Cuma

Romeo ve Juliet

Romeo ve Juliet

“Şiddetle başlayan hazlar, şiddetle son bulurlar. Ölümleri olur zaferleri, öpüşürken yok olan ateşle barut gibi...”

Monteguelerve Capuletler iki ayrı aile, düşman. Belki de neden düşman olduklarını unutmuşlardır, günlerden bir gün bir eğlence olur. Maskeli balo. Düşman ailenin çocukları bu maskeli baloda buluşurlar, kalpler konuşur. İki düşman ailenin çocukları olan Romeo ve Juliet ilk görüşte aşık olurlar. Aşklarından o kadar emindirler ki, araya giren süt annenin de istemi doğrultusunda Romeo aşkını kilise nikahı ile taçlandırır. Konu basittir, yazanın muhteşem dil oyunlarını aynı güzellikte tercüme eden Özdemir Nutku dizeleri ile bizden ve içimizde bir şeyler uyandıran cümlelere dönüşür. Onların aşkları ve kurdukları cümleler bizdendir. Bizim için herhangi bir yerde geçen aşk hikayesidir. Tanıdıktır, kavuşamayan, kavuştukları anda ölümdür buluşturan…

Binlerce senedir sahnelenen, sürekli yeni şeylerin denendiği bir oyundur aynı zamanda. Zaman ile oynanır, kahramanların aileleri daha fazla karışır, daha az öne çıkar, yönetmenlerin ve senaryoyu sahneye ya da beyaz perdeye uyarlayanın tercihi geniş bir yorum dokusu ortaya çıkarır. Her yönetmen kendisinden yeni bir şeyler ekler, yorum olarak eklenenler seyirciyi rahatsız etmemesi önemli olan. Zaman ile çok oynanmıştır, zamanın yanında mekan. Mekan dışında öne çıkarılması gereken ya da olayların örgüsü de yönetmenin tercihi ve oyuncuların verilen rolü ne kadar yerine getirmesi ile orantılı olarak seyirci ya alkışlamıştır ya da sessizce izlemiş ve kısa sürede unutmuştur.

Oyunu, Makedonyalı yönetmen Dejan Projkovski sahneye koyuyor. Bugüne kadar izlediğim yorumlar içinde zeminin su olarak kullanıldığını ilk defa görmekteyim. Oyunun sahnesi sudur, dekor su ile bağlantılı arka tarafta yer alan bir yatay akvaryum. Seyirci ile havuzun ayrıldığı noktada bir alan daha vardır ki, oyunun su içinde olmayan sahneleri bu alanda geçmektedir. Su sarnıcında yer alan Medusa başı da sahnenin en üst tarafında yer almaktadır. Onu aydınlatan ışık rengi olayın nasıl sonuçlandığını anlatmaktadır. Sahne sadedir. Oyuncular yanlardan girip çıkmakta ve su içinde hareket etmeye çalışmaktalar. Genel olarak oyuncular kendilerine verilen rolü hareket anlamında olduğu gibi yerine getirdiğini düşünüyorum. Yönetmen kafasında ki tasarladığı yorumu sahneye koyarken her türlü olanağı değerlendirir. Kendisine verilen olanak içinde sanırım istediği oyuncuyu yönettiği oyunda oynatma hakkına sahiptir diye düşünürüm. Bir oyunda yönetmen oyuncusunu seçer. Yabancı bir yönetmen de olsa oyuncu seçimini kağıt üzerinde değil sahnede değerlendirerek yapar. Benim bugüne kadar izlediğim oyunlarda ses ahengine önem verildiğini düşünmüşümdür. Çünkü birbirinden ayrı ses tonunda olan oyuncuların aynı sahnede aynı volümde ses çıkaramaz, biri yüksek ses ile diğeri düşük ses ile konuşursa oyunun içeriğine göre elbette yönetmen tercih eder ama seyirci olarak beni ses arasında uyumsuzluk beni rahatsız eder. Bir anda yüksek ses, baskın bir ton diğer yanda düşük ve baskın olmayan bir ses… Opera için geçerli kural tiyatro içinde geçerlidir. Bu oyunda beni en çok rahatsız eden su içinde oyuncuların mücadelesinden öncelikle sesler arasında dengesizlikti. Baş rolde yani Romeo canlandıran oyuncunun sesi, juliet’i canlandıran oyuncu ile ahenkli ve dengeli olması önemlidir ama onları öne çıkaran diğer oyuncuların da sesleridir.

Oyunun zamanı ile de oynanmıştır. Bugün ve geçmiş aynı zemindedir. Oyuncuların kıyafetlerine bakınca kafamın bir köşesinde nedense Tophane yalanı geldi. “Yarı çıplak adamlar geldi…” diye başlayan cümlede geçen kahramanlar sahnedeydi! Rock konserinde sahne alan sanatçıların havası vardı. Elbette yönetmen müzik seçimini sahnenin mekanı gibi oynayabilir. O tercihi elbette oyuna yüklediği anlam ve seyirciye iletmek istediği mesaj ile ilgilidir. Yorum farkı ve algı farkı bu oyunu hem sevdirebilir hem de üzerinde konuşmaya değmez, ama bol bol taciz ve oyunculara çektirilen işkence olarak algı da seyircide oluşabilir… Yönetmen sadece sahnenin su olan alanını değil, yukarıyı da sahne olarak düşünmektedir. İdareci ve Juliet yukarından konuşur ve hareketli alan seyircinin üstünden sahnenin üstüne doğru hareket eder.

Ses konusuna gelince, zaman zaman mikrofon kullanılmıştır. Normal ses yerine dijitalleşen bir ses yüksek volümü ile oyunun bazı sahnelerde öne çıkıyor. Neden mikrofon kullanıldığını gerçekten anlayamadım, çünkü oyuncuların sesi salonun en arkasında yer alan seyirciye rahatlıkla üstelik o kadar su dalgası ve suyun ortaya çıkardığı görsellik içinde olmaktadır. Sahnede kullanılan mikrofon yabancılaştırma efekti olarak düşünebilirim ama zaman ve zaten yüksek sesli oyuncunun sesinin daha yüksek çıkmasından başka işlevi olduğunu düşünmedim…

Müzik ile de zaman ile oynanır, oyun hem orta çağ hem de bugüne dairdir. Seçilen kıyafetler de buna uygundur. Yönetmen deneysel olarak bu oyunu yeniden yorumlamıştır. Elbette onun tercihi bize özelikle bana sıcak gelmedi, belki bu klasik oyunun benim üzerimde bıraktığı ön yargıdır diyebiliriz. Ne yazık ki ön yargımı bu oyunu izledikten sonra da yenemedim.

Oyuncular üzerine bir iki cümle de yazayım, her biri ağır sahne koşullarında muhteşem bir performans sarf ediyorlar. Su salonda ılık olduğunu öğrendim ama ıslak kıyafetler ile sahne arkasına gittiklerinde ne yapıyorlar bilemiyorum, umarım orasında sıcaktır, çünkü seyircinin içinden girip ve çıkma olduğunu gördüğümden dışarısının o kadar sıcak olmadığını salona girerken yaşamıştım. Bu oyun yüzünden umarım hiçbir sanatçı hastalanmaz… Kılıç ile dövüş sahneleri bana göre daha fazla dikkat gerektiren sahne olarak görmekteyim, en ufak bir ayak kayması beklenmeyen sonuç ortaya çıkarabilir. Benim içimde ki duygu yönetmen kendi egosunu tatmin etmiş gibi geldi, elbette bu benim kişisel duygum…

Farklı bir reji görmek içinde olsa oyuna gidip izlenmelidir. Elbette yanınızda su olmasına dikkat edin, çünkü çok uzun bir oyunda su içinde oyunculara bakarken salonun ısındığını unutmayın.  Sigara dumanı sizi rahatsız ettiğinde şansınız yok o dumanın altında oyunu izlemek zorundasınız… peki bu kadar olumsuz şey yazmış gibi olsam da aslında oyunu o kadar olumsuz görmedim. Elbette kafamızda ki kalıpları yıkan, yeni bir bakış açısı olarak deneysel tiyatro için çok güzel bir örnek. Farklı oyunlar ve konular için buna benzer sahneler düşünülebilinir. Bende bıraktığı izlenim; başlangıçta her şey temizdi, sonra kan oldu…

“Gözyaşları ile yıkadılar yaralarını…” yaşadıkları göl göz yaşları ile oluşmuş, acının hakim olduğu yerde sevgilerde acılar ve yaralar ile büyümüş. Açılan bir yara ancak gözyaşı ile yıkanır… Romeo ve Juliet ilk anda aşık olmuş ve kısa sürede evlenmiştir ama onların sevgilerini de acılar yıkamıştır, su içinde acının rengi kırmızıya dönmüştür. Medusa yüzü kızıldır, ölümü taşır…

İsmail Cem Özkan



Romeo ve Juliet
Yazan: William SHAKESPEARE
Çeviren: Özdemir NUTKU
Yöneten: Dejan PROJKOVSKİ
Dekor Tasarımı: M. Nurullah TUNCER
Kostüm Tasarımı: Medina YAVUZ ALMAÇ
Işık Tasarımı: Serhat AKIN
Müzik: Goran TRAJKOSKİ
Koreografi: Olga PANGO
Yönetmen Yardımcısı: Seda YILDIZ
Mihmandar / Reji Asistanı: Atilla KLİNÇE
Proje Asistanı: Pınar ALEV 
Sahne Dövüşü ve Kılıç Eğitimi: Murat TURHAN
Oyuncular:
ROMEO: Atakan AKARSU
JULIET: Damla Ece DERELİ
RAHİP LAWRENCE: Seda YILDIZ
LORD CAPULET: Ahmet DİZDAROĞLU
DADI: Zeliha GÜNEY
MERCUTİO: Murat TURHAN
TYBALT: Yunus Emre TERZİOĞLU
BENVOLİO: Kerim ALTINBAŞAK
PRENS: Muhammed ÇAKAY
LADY CAPULET: Nuray DURMUŞ
PARİS: Bilal ERCAN
CAPULETLER: Ozan ERDÖNMEZ, Burak Pamuk, Can Deniz ERZAİM 
MONTAGUELER: Cem BAYURGİL
Şarkı: O ego stultus ex fortuna sum
Gitar: Yunus Emre TERZİOĞLU
Vokal: Burak PAMUK
Geri Vokal: Murat TURHAN
Sahne Amiri: Zülfinaz DOĞAN EŞİTMEZ
Suflöz: Şeyda PEKTOK
Kondüvit: Taner TURAN
Işık Kumanda: Korhan BODUROĞLU
Dekor Sorumluları: Hakan ERASLAN, Taner TAN
Aksesuar Sorumlusu: Hüseyin BAŞ
Kadın Terzi: Fatma CAN  
Erkek Terzi: Abdullah EROL
Perukacı: Hayati TURAN
Mekanik: Ali YILMAZ, Okan KARAAL


20 Aralık 2017 Çarşamba

Hatırlayın, hatırlayın, hatırlayın!

Hatırlayın, hatırlayın, hatırlayın!

Yaşadığımız süreci daha iyi anlayabilmek için geçmişin bıraktığı izleri takip etmek zorundayız, çünkü hiçbir şey birden olmaz, bir anlık değişmelerin bile geçmişi vardır. Bugün dünyayı tehdit eden küreselleşme ve onun meydana getirmiş olduğu tekelleşme. Tekelleşmiş firmaların dünya üzerinde hakimiyeti, elbette bir çok ulus devletin çökmesine ve yerine yeni bir şeyin de konulamamasını getirmiştir. Çürümüşlük, dağılma, bireyin yaşanan kaosta uçtan uça savrulması ve bu savrulmanın getirmiş olduğu çaresizlik…

Hindistan, orta çağ ve daha önceki çağlarda ticaretin başlangıç ve zenginliğini batıya doğru akıttığı yerdir. Dünya henüz bu kadar ufak değilken deve sırtlarında baharatın, tekstilin macerasının bıraktığı izler bugün turistlik uğrak noktaları olmuştur. Baharat ve tekstil dünyamızı değiştiren en önemli madde olduğunu ve bugün ki sanayi devrimin temellerini batıda attığına bu konuda yapılmış araştırma kitaplarından öğreniyoruz.

Aydınlanma, sanayileşme doğuda olan zenginliğin batıya getirilmesi ve batının yeniden yapılandırması sürecini iyi anlayabilmek için baharatın ve tekstilin ana vatanı olan Hindistan ve Çin’in tarihsel sürecine, en azından bir dönemini iyi incelememiz gereklidir. Batıdan giden Hollandalı, Fransız ve en son olarak oralara maceracı ruhları ile serüven arayan İngiliz yatırımcıların kurmuş olduğu şirketin geriye bıraktığı yıkımı görmek zorundayız… Onları görmeden bugün yaşanan küreselleşme ve onun sonucunda oluşan yağma, talan, rüşvet, savaş, komplo, siyasetçinin satın alınmasını kısaca söylemek gerekirse liberal ekonomi olarak bize dayatılan küreselleşme ve sonucunu tam anlayamayız, çünkü küreselleşme içinde bazı sorunları çözerken daha büyük sorunlarında kapısını aralamaktadır.

Bizim elimizde yaşanmış olaylar ve olaylar sonucunda alınmış kararlar var. Geçmişte batı parlamentolarında alınan birçok karar, aslında kontrol dışı yaşanmış tecrübelerin toplum üzerinde bıraktığı olumsuz sonuçlarının bir daha yaşanmaması içindir ama batı parlamentosu sermaye ve güçlünün yanından kısaca kendi çıkarından olaya yaklaştığı için gerçek anlamda önlem alma yerine sorunu ya erteleme ya da çözümü zamana yayarak görmezden gelmiştir. Sorunun kaynağı olan yerlerde sorun ile muhatap ve mağdur olan hakların yaşadıkları ise batı dünyası içinde ya yok sayılmış ya da Hristiyan olmadıkları için hak ettikleri düşünülmüştür.

1600’lü yıllar, İngiltere batının en ücra yerindedir, ana kara Avrupa devletlerinden daha geri bir yaşama sahiptir. Fransa ve İngiltere krallıkları arasında rekabet vardır ve batı İngilizlere göre daha refahtır. İngiliz tacı arayış içindedir, bu arayış zamanında bir grup insan Hollanda’da kurulan devlet destekli Kumpanya’dan esinlenerek ama devlet desteği yerine tamamı ile üyelerinin maddi desteği ile kurulmuştur. Devlet desteği olmayan anonim şirketlerin ilk oluşumunu da temsil etmektedir.  Kar hırsı, ayrıcalık elde etmek ve daha rahat yaşamak için İngiltere’den uzakta zenginliğin kaynağı olarak görülen Asya topraklarında maceraperest olarak adlandırılacak bir girişimdir. Doğunun zenginliği batının rüyasıdır. Roma devleti henüz varlığını korurken Roma devletinin pazarlarını belirleyen baharat ve tekstil yolları batının fetih etmek için seferler düzenlediği ve kontrol etmek için binlerce askerini feda ettiği savaşların da kaynağıdır. Roma devlet yapısının en zayıf noktasıdır üretim ve ticaret. Onu yıkan da bu zayıf noktasıdır, çünkü onun kontrol ettiği ipek ve baharat yolları elinden çıktığında zayıflamış ve sonunda dünyaya hükmeden bir imparatorluk ve onun yönetici sınıfı yok olmuştur. Roma'nın bıraktığı boşluk kısa sürede dolmuştur. Batıyı belirleyen Hristiyan düşüncesi ve onun örgütlü yapısı Roma devletinden aldığı zaaflar ile kendisini yeniden oluşturmuştur. Baharat arayışı yeni kıtanın bulunmasına sebep olmuştur. İspanya krallığı Roma'daki Papadan aldığı güç ile yola çıkardığı maceraperest deniz adamları sayesinde fakirlik kıskacından kurtulup yeni sömürge dönemini yaratmıştır. Güçlenen krallık ve taç daha fazla yere hükmetmek ve hükmettikleri yerlerde ki zenginliği kıta Avrupa’ya taşımaya özen göstermiştir. Elde ettikleri güç ile Avrupa’ya hükmetmek için fırsatlar kollanmış ve fırsat olduğunda ise komşuları ile savaşmışlardır.

İngiltere komşularına göre Avrupa’nın dışındadır ve daha fakirdir. Bereketli topraklar yönünden Avrupa’ya göre daha negatif durum söz konusudur. Tacın sahipleri kendilerinden imtiyaz isteyenlere imtiyaz vererek kaybetmeyecekleri yeni kapıları aralanmasına sebep olmuştur. Birçok imtiyaz alan maceraperestler dünyanın değişik yerlerinde krallık için keşifler yapmış, savaşmış ve yeni sömürge bölgeleri oluşturmuştur. 1600 yılının son günü olan 31 Aralık günü ilk defa bir grup insan paraları ile devletten bağımsız bir oluşuma imza atmıştır. İngiliz Doğu Hindistan Kumpanyası (EIC) resmi olarak kurulmuş ve kısa sürede yola çıkmışlardır.

1618 yılında ilk resmi görüşmesini Babür İmparatorluğu ile yaparken rakipleri olan Hollanda Doğu Hindistan Kumpanyası (VOC) Hollanda devletinden aldığı güç ile askeri bir çıkarma ile Endonezya’da toprak işgal etmiştir. O tarihlerde batıda olmayan kalitede tekstil ürünleri dokunmakta ve batıya gemiler aracılığı ile taşınmaktadır. Batıdan gelen bu tüccarlar her türlü misafirperverlik ile karşılanmış ve her türlü olanak onlara sunulmuştur. Bereketli topraklarda üretim yapan köylüler, bireysel dokuma işi yapanlar bu yeni gelen tüccarlara mallarını satmaktadır. Kervan yolu artık değişmiştir. Baharat ve ipek yolu denizdendir. Bu ise yeni ilişkilerin oluşmasına yol açmış batıdan gelen gümüşler karşılığında baharat ve tekstil daha ucuz ve daha hızlı batıya doğru gitmesine sebep olmuş, Londra şehri doğudan gelen mallar için yeni limanlar ve yeni depoların inşaat alanı olmasına sebep olmuştur. Daha büyük gemiler için yeni kanallar açılmış ve Londra piyasası bundan nemalanmıştır… Londra kabuk değiştirmektedir, aynı şekilde zenginliğini bonkörce sunan Hindistan’da başka ilişkiler oluşmaya başlamıştır. Kumpanya yöneticileri zenginlikten pay alırken üyelerine de pay dağıtmakta ve zenginliklerine zenginlik, refah düzeylerinin yükselmesine sebep olmuştur. Londra o tarihlerde görülmemiş hızda daha refah ve yaşanır bir şehir olmaya başlamıştır. Gemilerde çalışan işçiler için yeni alanlar oluşturulurken, Londra kendi kültürünü de oluşturmaktadır. Açık artırmada satılan bir birinden kaliteli ürünler açık artırmada iş yapan yeni tüccarların oluşmasına sebep olmuştur. Çin’den alınan çay ise yeni ürün olarak piyasaya sürülmüş ve yeni depoların da oluşmasına sebep olmuştur. Londra zenginleşirken Hindistan fakirleşmeye başlamıştır. Roma döneminden beri işleyen bir düzen artık tersine dönmüştür. Kumpanya üreticileri kendisine bağlarken onlar ile yaptığı anlaşmalar ile köylüleri topraklarından çıkarmış ve kendilerine bağımlı işçi yapmıştır. Kalküta yeni bir şehir olarak Kumpanya tarafından oluşturularak yeni merkezini buraya almıştır. Kalküta hızla nüfusu artarken çevresinde yer alan köyler kasabalar boşalmaya Kumpanya için çalışan vasıfsız işçilere dönüşmekteler. O güne kadar ataları gibi yaşayanlar artık ataları gibi yaşayamamakta ve iş aramak için ve ürettiklerini satamadıkları köylerinden göç etmek zorunda kalmışlardır. Bu duruma itiraz eden imparatorluk ise Kumpanya ile yapmış olduğu anlaşmalar ve imparatorluk içinde Kumpanya tarafından satın alınan bürokratlar eli ile devlet parçalanmaktadır. Sonuçta tarihin ilk şirket devleti bu çürümenin sonucunda ortaya çıkmıştır. Kumpanya kendi özel güvenlik birimini oluşturmuş, kendisine direnenleri yok etmiş ya da baskı altına alarak köle haline dönüştürmüştür. Bu arada İngiltere’de kumpanyanın yöneticileri kendi kişisel servetlerini artırırken kumpanyanın işlevi üzerinde de tahribata yol açmışlardır. O güne kadar demokratik seçimi ve oy kullanma biçimini değiştirmişler, güçlü olanların yönetici olduğu değişim geçirmiştir. Londra hükumeti ve tacı bu işten nemalandıkça görmezden gelmiş ve imtiyazını sürekli uzatmıştır. Çünkü üzümü ye bağını sorma konumunda kalmıştır. Üzüm geldiği sürece nasıl elde edildiği ile ilgilenmemiştir. Kumpanya kurduğu şirket devlet ile komşu Çin ile ticaretini geliştirirken önceleri adil olan anlaşma el altından karaborsa ve kaçak yollardan Çin'e aldığı çay karşılığında Afyon satarak Çin’de Afyon kullanımını yaygınlaştırmıştır. Çay balyaları gelirken Çin'e karşılığında balyalar ve kaçak yollardan Afyon gönderilmiştir. Çin imparatoru Afyon ticaretini tamamı ile yasaklayamamıştır, çünkü Afyon aynı zamanda sağlık alanında kullanılmakta ve tedavi edici özelliği ile yasal bir ihtiyaçtır. Bu ihtiyacın dışında afyon tüttürülerek içimi de yaygınlaşmaktadır. İngilizler ile iş birliği içinde olan kısa yoldan para kazanma peşinde koşan Çinli tüccarlar bu kolay yoldan para kazanmayı canları pahasına kullanmaktan çekinmemiştir. Çin önleyemediği bu yolu birçok karar ile sınırlamaya çalışmış olsa da bunda da başarılı olamamıştır. İngiliz ve batılı diğer tüccarlara ticaret yapmaları için değişik limanlar ve bölgeler göstermiş olsa da (bugün ki free zona yani serbest bölge) el altından ticaret hileleri ve yeni yöntemler ile geliştirilmiştir. Çin ile bu afyon karaborsası için iki defa resmi olarak savaşa girilmiş ve her savaş sonunda yeni imtiyazlar elde etmişlerdir. Hindistan'ın bereketli toprakları tek yönlü ekim yüzünden ölmektedir, bereketli topraklar çölleşmekte halkı da fakirleşmektedir. Tekelleşen bir şirket, içine girdiği toplumu öldürürken coğrafyasını, doğasını da yok etmektedir. Kendisine bağımlı, askeri başarısı ile hepsini ses çıkaramaz hale getirmiştir.

Hindistan ve Çin’de yaşanan bu olumsuzluklar batıda yani Londra’da başka türlü etki etmiştir. Önceleri Londra’ya gelen tekstilin yerini Londra’da üretilen tekstil almıştır. Devlet koruması ve gümrük duvarı ile kollanan bu yeni ürün kısa zamanda makineleşmeye gitmiş ve Londra’da ve çevresinde Kumaş üreten ama Hindistan kalitesinden düşük ürünler üretmeye başlamıştır. Bu üretilen ürünler Hindistan’a geri pazarlanmaktadır. Hindistan’da üretim yapanlar kendi ürettiklerini kullanamaz hale gelmiş, Londra’dan gelen bu kalitesi ürünleri kullanmaya zorlanmıştır. Hindistan İngiltere’nin yeni pazarıdır. Çin’den çalışan çay fideleri Hindistan’ın yeni ürünü olarak ortaya çıkarken bereketli olan arazı çay bahçelerine dönüştürülmüştür. Çay yeni ihraç ürünü olmuştur. Londra depoları tekstil yerine Çay ile dolmaya başlamıştır. Çay o kadar fazladır ki, depolar almaz olmuştur. Amerika’da İngiliz ürünlerine boykot yapmaya başlamış ve yeni devrimin ilk işaretlerini vermiştir. Çay gemilere yüklenip Amerika’ya gitmiştir ama ayrılıkçılar o çayları taşıyan ve limanlara bağlı olan gemileri batırarak devrimin ilk ayaklanmasını başlatmıştır. İngiltere Amerika’da ki hakimiyeti kaybetmiştir. Şirketin imtiyazı ve yaptığı ticaret İngiltere için toprak kaybı olarak sonucunu göstermiştir. Artık sorgulanmayan, denetim yapılmayan Kumpanya parlamento gündemine gelmiştir. Serbest Ticaret ve rekabet kavramının altı Adam Smith tarafından Kumpanya örneğine bakarak yeniden formüle edilmiştir. Londra Hindistan’da işlenen insanlık suçunu mahkum etmemiştir, suçluyu aklarken aynı zamanda olayın kendisini de kınamıştır. Bu sayede vicdani olarak sorumluluğu üstünden attığına kendisini ikna etmiştir.

Sömürgeden emperyalizme dönüşen politik tarih süreç, Anonim şirket oluşumu ve onun idaresi dersler ile yüklüdür. Ulus devletinin oluşumu ve onun yasaları oluşurken bu dersten yararlanılmış ama kendi çıkarlarını gözeterek karar alınmıştır. Çin ve Hindistan bereketli olmaktan çıkmış, emperyalizm altında yok olmaya yüz tutmuş, içten içe isyanların oluşmasına sebep olan yeni politik direniş merkezleri olmuştur.

Bugün Londra şehrinin zenginliği olarak karşımıza çıkan binalar, heykeller tarihin sadece sessiz haykırışı ve kimlerin kanı üzerine inşaat edildiğini fısıldamaktadır. Fakat bu fısıltıyı bugün dahi Londra’da yaşayanlar gerçek anlamda duymaz, duyamaz, çünkü onların refahı, zenginliği Kumpanya’nın hiçbir kural tanımadan uyguladığı emperyalist barbarlığıdır. Kumpanya etkin olduğunda girdiği sıkıntılar Londra’nın sıkıntıya girmesi anlamına gelmekteydi, zenginliği Londra’yı yeniden yaratmıştır. Londra hükümeti her koşulda şirketi desteklemiş ve kollamıştır, sonuç olarak onu devletleştirerek Kumpanyanın yaratmış olduğu fırtınayı dindirmiştir.

Küresel dünyamızda şirketler hesap verecek makamdan yoksundur, o yüzden her eylemleri kontrol dışıdır ve geçmişte Hindistan'ı çöle çeviren Kumpanya gibidir. Küreselleşme liberallerin övdüğü gibi zenginlik ve ticarette sadeleşme değil, daha karmaşık sorunların oluşmasına da ortam hazırlamaktadır. Ulusların zenginliği şirketlerin çıkarı gereği yok edilip yağmaya açıktır. Şirketler daha fazla kar hırsı yüzünden doğayı ve coğrafyayı yok ederken hiçbir sorumluluk duymaz. Savaşlar şirketlerin girdiği dar boğazdan çıkmak için kullandıkları yöntemlerden biridir. Daha fazla imtiyaz ve daha fazla tüketim şirketleri daha da büyütmekte ve kontrol dışına çıkarmaktadır. Şirketler kendi özel güvenlik birimlerini kurarak kendisine karşı direnen her türlü direnişi zor ile yok etme eğilimindedir. Kara para ve kontrol dışı yapılan her iş var olan düzenin parçalanması anlamına gelir… Ulus devletlerde emperyal ulus devlet yerini emperyal şirketler almaktadır ve üstelik hiçbir kural ve hukuk düzeni olmadan…

Tarihten ders almadığımız sürece yeni felaketlere açığız, bu gelmekte olan tehlikeye karşı bir şey yapamazsak bizlerin sonu afyon kullanan Çinli ya da tekstil atölyesinde alın terinin karşılığını almayan bir hinli gibi olmaktır…

Tarihin bu derslerini hatırlayın, hatırlayın, hatırlayın!

İsmail Cem Özkan

Dünyayı Değiştiren Şirket
Doğu Hindistan Kumpanyası’nın Modern Çokulusluluğu Şekillendirmesi
Nick Robins
Çeviren: İnanç Özekmekçi
H2O yayınevi, İstanbul
ISBN: 978-605-4906-36-9


13 Aralık 2017 Çarşamba

İstanbul sırrını içinde saklar…

İstanbul sırrını içinde saklar…

İstanbul sokaklarında yürüyorum, geçmişin izlerini geleceğe taşıyan birikimleri sokakların kuytu noktalarına saklanmış duvarların üzerinde. Kaldırmalar sürekli yukarıya doğru yükselirken, çeşmeler kaldırımların gücü karşısında ihtişamını ve işlevini kaybetmiş şekilde sokakların bilinmeyen karanlık noktasına doğru unutulmaya yüz tutmuş. Musluklarından su akmayalı olmuş belki yüz yıl kadar, belki daha az, ama kaldırımın altında kalmış musluklar ki hırsızlardan kalan varsa eğer sessizce geçmişin seslerini üzerinde taşımaktadır.

Acılar, sevinç çığlıklarına karışmış, kim anımsar gözlerde ki gülümsemeyi, kalp çırpıntılarını. Bir zamanlar bu sokaklarda insanlar yaşamış mıydı hayalleri kuytularında saklanan…

İstanbul’un sokakları kendi gizemini korurken sanki korkuyu da bugüne taşır gibidirler.

Sokaklar korkunun, öfkenin, linçin sesi yanında yangının alevlerinden geri kalan sisleri de taşımaktadır. Devlet olmuş bir leş, kokusu sarmış sokakları, rüşvetsiz selam alınmaz ve verilmez olmuş, dirheme muhtaç insanların gözünde akmış umutsuzluk. Umudun yok sayıldığı büyük yangınlarda kaybedilen geçmişin arasından ağlayan insanların kalmış sessizce duvarla sinen sislerin arasında. Çığlıklar, öfkeler bırakılamayan acılar…

İstanbul içinde aklar binlerce yıllık sesleri…

Binlerce yıl öncesi acının çığlığı saray duvarından kulağıma geldi, taşlar saklamış çığlığı.

Taşlar ile örülmüş şehir, büyük depremde taş altına kalanları görenler taş yerine ahşaptan ev yapmışlar bu seferde yangın almış götürmüş şehrin tüm birikimlerini. Deprem ve yangın saklamış binlerce yıllık acıları, öfkeleri, sevinçleri, yağmaları, dillerini bilmediği yabancı bir erin yağmasına bakan gözler.

Liderinin gözünde kendi cenaze törenini görenlerin ülkesi, ne büyük acıdır.

Büyük acılar toplu yaşananlardır…

Kutsal şehri ve altın elma olduğuna inanılan yerleri fethetmeye gelenler batıdan şehri kuşatmışlar ve top ateş altında Rum ateşinin kıvılcımları ile direnmişler. Direnenler yenilmişler, çünkü açlık bütün kapıların açılmasına sebep olmuş. Açlıktan ölmek mi daha öncelikli yoksa düşmanın insafına kalmış ölüm mü? Açlık ile boğuşanlar düşmanın insafına ve vicdanına bırakmış geleceklerini…

Biat etmişler, itaat etmişler, yeri gelmiş kazan kaldırmışlar…

Ölüm fermanlarının havada uçtuğu, Çingene cellatların can aldığı sarayların duvarları geçmişin seslerini saklar…

Devlet-i Aliye içinde dönen fesatlıklar, rüşvetler, adam kayırmacalar kurulurken düşünülmeyen şeyler hep yaşanmış, hep yaşanmaya da devam etmiş, öncesinden alınan töreler, yaşanan törenleri biçimlendirmiş, geleceğe bırakmış iyi gibi gözüken ama gittikçe gerileşen, iki dudak arasına sıkışmış fermanlar ve can almalar…

Her şeyin başı devlet demişler, devlet için kul olunmuş, devletin sahibi bir dudak demişler. Bir dudak arasına bırakılmış insanların gelecekleri, hayalleri.

Devlet adına yağmalanmış, kutsal törenler düzenlenmiş, kutsanmış ölümler. Ölüm kutsal sayılınca kimse sormamış kim için, ne için, neden ve nerede öldüğünü… Kader demiş, devlet için, dini için öldü denmiş, ölenin hiç katil olduğu düşünülmemiş. Kaderinde yazan alnına vurmuş demişler, alnında açılan yarayı kimse görmemiş…

İstanbul sokakları her dili kucaklamış, her kültürden insanı bir birine el etmemiş, el açmasına sebep olmuş. Kaçanlara liman, girenlere ise zindan kapısı olmuş…

Biat etmiş gibi yapan kendi çıkarı için arkadaşını satmaktan geri kalmayanlar devletin en üst noktasına kadar çıkmış, inmiş bir mezarlığın çukuruna… İtaat edenler güçlü olan olmuş komutan, adını sanını, köyünü değiştirmiş, yaratmış bir geçmiş devletin kasasında olmuş bir delik… Devlet-i Aliye ne yapsın açılan deliği kapatmak için sefer olmuş, sefer olduğunda ise gariban köylünün çocuğunu almış götürmüş bilinmeyen topraklara ve çöllere. Susuzluktan mı ölmüş, bitler pireler mi yemiş kimse sormamış…

İstanbul’un sokakları öksüz çocukların yalvaran sesini de saklamış…

Sokaklar geçmişin sesini saklamış büyük bir kayıt defteri gibi, bugünde sesleri üzerine kayıt etmeden yeni kayıtlar olarak saklamaya devam etmekte…

İstanbul’un sesini dinleyin, gözünüzü kapatın geçtiğiniz sokağı düşünün, ne zaman yapıldı, nasıl bir süreçten geçti, yıkılan ve yok edildiği düşünülen duvarları düşünün, bakarsınız bir binanın bir yerinde orada yıkılan binanın taşı olarak durmakta… o duran taşta geçmiş, gelecek ve bugün saklı olduğunu duyacaksınız… Eğer sesleri dinlemek isterseniz size ulaşacaktır geçmişin sesi ve bugün kayıt sesleri…

İstanbul sırrını içinde saklar, sokakları gün be gün büyürken kayıt için yeni duvarlar örmeye devam eder…

İsmail Cem Özkan